Türkiye'nin en iyi haber sitesi

MEHMET SALAH DEVRİM

Avrupa’nın Bölünmüş Güvenlik Aklı – Ortak Düşman, Farklı Cepheler

Soğuk Savaş bitikten sonra uzun süre boyunca Avrupa, güvenliği zaten var olan, garanti bir zemin olarak gördü. Kıta; Amerikan güvenlik şemsiyesi, NATO'nun caydırıcılığı ve Avrupa bütünleşmesinin getirdiği siyasi konfor sayesinde savaş ihtimalini artık tarihte kalmış bir mesele olarak değerlendirmeye alışmıştı. Ancak 2022'de geniş çaplı bir savaşın Avrupa topraklarına geri dönmesi, güvenliğin artık ertelenemeyecek bir gündem olduğunu kanıtladı.

Savaş tehdidi karşısında Avrupa'nın verdiği ilk tepki, kenetlenmiş bir kıta izlenimi yaratmıştı. Ne var ki, zaman geçtikçe bu birlik tablosunun göründüğü kadar tek parça olmadığı anlaşıldı. Çünkü Avrupa'nın güvenlik anlayışı tek bir merkezden şekillenmiyor; aksine coğrafyanın, tarihsel hafızanın, iç siyasetin ve ittifak ilişkilerinin yarattığı farklı bakış açılarından besleniyor.

Bugün, kıtanın hemen her yerinde devletler benzer endişeleri taşıyor. Ancak bu endişenin tonu, aciliyeti ve siyasete yansıması ülkeden ülkeye değişiyor. Bir devletin varoluşsal bir tehlike olarak gördüğü mesele, bir diğeri için uzak ve sıradan bir istikrarsızlık kaynağı olabiliyor. Avrupa güvenliğinin temel çelişkisi de tam bu noktada çıkıyor. Ortak bir tehdidin varlığı, kendiliğinden ortak bir strateji ya da birleşik bir cephe yaratmıyor. Bu yüzden Avrupa'nın asıl sorunu tehdidi tanımlamak değil, bu farklı tehdit algılarını ortak bir güvenlik mimarisi içinde nasıl yöneteceğidir.

Örneğin Doğu kanadındaki güvenlik refleksi sadece coğrafi yakınlıkla açıklanamaz, burada tarihsel hafıza da belirleyici bir rol oynamaktadır. 20. Yüzyılda yaşanan işgal, egemenlik kaybı ve dış baskı deneyimleri bugünkü tehlikeyi teorik bir senaryo olmaktan çıkarıp yakın geçmişin tekrarlanma ihtimaline dönüştürmektedir. Bu yüzden caydırıcılık, Avrupa'nın Doğu Kanadı için sıradan bir savunma tercihi olmaktan öte devletin varlığını sürdürebilmesi için temel şarttır. Bu ülkeler için savunma kapasitesi askeri bir nitelik taşıdığı kadar egemenliği korumanın stratejik bir zorunluluğunu da içeriyor.

Kıtanın orta ve batı kesimlerine doğru ilerledikçe tehdidin hissedilen yoğunluğu değişiyor. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler de Rusya'yı Avrupa düzeni için ciddi bir tehdit olarak görüyor. Ancak bu tehdidi yakın bir saldırı ihtimalinden ziyade kıtanın genel istikrarını bozabilecek uzun vadeli bir meydan okuma olarak değerlendiriyorlar. Üstelik Orta ve Batı Avrupa'daki tartışmalar sadece Rusya'yı caydırmakla ilişkilendirilmeyecek boyutlara sahip. Konuyla bağlantılı olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) güvenilirliği, savunma sanayisinin kapasitesi ve Avrupa'nın kriz anlarında kendi ayakları üzerinde durup duramayacağı sorusu da giderek daha çok tartışılıyor.

ABD'nin, Avrupa güvenliğine olan bağlılığının zayıflama ihtimali, özellikle Paris'te "stratejik özerklik" fikrini yeniden canlandırıyor denebilir. Almanya tarafında ise mesele, savunma kapasitesinin ekonomik ve kurumsal sınırlar içinde nasıl artırılacağı sorusuna kilitlenmiş durumda. Bu tablo, Avrupa güvenliğinde çözüm üretme biçimleri kadar tehdit algılarının da ayrıştığını gösteriyor. Doğu kanadı daha hızlı ve sert bir caydırıcılık isterken, Orta ve Batı Avrupa güvenlik yükünü ekonomik sürdürülebilirlik, ittifak dengeleri ve iç siyasi meşruiyetle birlikte tartışıyor.

Güney Avrupa'da ise tamamen farklı bir tehdit sıralaması var. İspanya, İtalya ve Akdeniz havzasındaki devletlerin güvenlik öncelikleri Rusya odaklı kaygılardan büyük ölçüde ayrışıyor. Bu ülkelerin gündeminde düzensiz göç, Sahel ve Kuzey Afrika'daki istikrarsızlık, enerji güvenliği ve Akdeniz'deki kırılganlıklar çok daha yakıcı bir yer tutuyor. Akdeniz grubu için tehdidin yönü kuzeydoğudan değil, güneyden geliyor. Akdeniz ise krizlerin Avrupa'ya doğrudan temas ettiği ilk hat olarak görülüyor.

Özetle, doğu kanadında Rusya merkezli caydırıcılık öne çıkarken, güneyde sınır yönetimi ve göç baskısı belirleyici oluyor. Aynı ittifak içinde yer alan ülkeler, coğrafi konumlarına göre farklı yönlerden gelen baskılara öncelik veriyor. Bu coğrafi ayrışmaya rağmen siber saldırılar, dezenformasyon, kritik altyapılara yönelik sabotajlar ve göçün bir silah gibi kullanılması gibi hibrit tehditler, Avrupa'yı boydan boya kesen ortak bir baskı yaratıyor. Sınır tanımayan bu yapısı nedeniyle hibrit tehditler Tallin ile Madrid'i aynı güvenlik düzleminde buluşturuyor. Ayrıca iklim değişikliği, örgütlü suçlar ve salgınlar gibi riskler de gündemi askeri sınırların ötesine taşıyarak güvenlik algısını genişletiyor.

Bu ayrışma kıta sınırlarının hemen ötesinde de sürüyor. Ukrayna ve Moldova'nın geleceği, Batı Balkanlar'ın hassas dengesi ve buralardaki nüfuz mücadeleleri Avrupa için artık sıradan birer dış politika başlığı sayılamaz. Bu unsurlar, Avrupa güvenlik mimarisinin doğrudan birer parçası. Bu bölgelerde yürütülen örtülü faaliyetler, tehdidin cephede olduğu kadar kıtanın siyasi dokusunun derinliklerinde de işlediğini gösteriyor. Ancak yine de bazı devletler bu komşu bölgeleri geleceğin güvenlik sınırı olarak görürken, bazıları uzak ve ikincil meseleler olarak değerlendirmeye devam ediyor.

Sonuç olarak karşımızdaki tablo, Avrupa güvenliğinin temel paradoksunu gösteriyor. Avrupa benzer bir söylem kullansa da her devlet tehdidi kendi coğrafyası, iç siyaseti ve ittifak ilişkilerine göre farklı bir aciliyetle algılıyor. Paylaşılan korkunun kendiliğinden ortak bir stratejiye dönüşeceğini sanmak ise yanıltıcı olacaktır. Çünkü Avrupa gibi bir iş birliği modelinde kaynaklar sınırlı olduğunda, her devlet bütçesini kendi önceliğine yönlendiriyor. Doğunun istediği ağır askeri caydırıcılık ile güneyin ihtiyaç duyduğu göç ve istikrar yönetimi, günün sonunda aynı bütçe için birbiriyle rekabet ediyor. Bu durum, savunma yükünün nasıl paylaşılacağı tartışmasını da derinleştiriyor. Doğrudan tehdit hisseden ülkeler askeri harcamaların hızla artmasını zorunlu görürken, tehdidi uzak bulan bazı güney ve batı ülkeleri bu hedefleri ekonomik ve toplumsal açıdan sürdürülemez buluyor. Böylece savunma bütçeleri, teknik bir konu olmaktan çıkıp ülkelerin tehdidi ne kadar ciddiye aldığını gösteren siyasi bir turnusol kağıdına dönüşüyor.

Avrupa'nın önündeki asıl sınav, bu iç ayrışmayı yönetip yönetemeyeceğidir. Tehdidin ne olduğu konusundaki kabataslak uzlaşı, ona nasıl yanıt verileceği konusunda ortak bir irade üretmiyor. Niyet ile yetenek, teşhis ile tedavi arasındaki bu boşluk, kıtanın stratejik geleceğini belirleyecek ana kırılma noktasıdır. Eğer Avrupa, farklı cephelerdeki öncelikleri tutarlı bir çatı altında uzlaştıramazsa ortaya birleşik bir güvenlik düzeni değil, her bir parçası kendi ufkuna bakan, dağınık ve çok direksiyonlu bir Avrupa çıkacaktır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA