Modern dünya düzeni, her geçen gün bireyin önüne şu sarsıcı soruyu daha net bırakıyor: Bir insanın bu hayatta var olabilmesinin, kendi yaşam ritmine uygun bir ömür sürebilmesinin pahası nedir? Bugün "yaşam" dediğimiz, sanki işin ve piyasanın küçük bir uzantısıymış gibi kurgulanmaktadır. İnsan, sosyal dokusuyla, ailesiyle ve toplumsal sorumluluklarıyla kurması gereken o dengeli nizamdan uzaklaştıkça, ödediği varoluş pahası da ağırlaşmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) yayımladığı "İş ve Aile Yaşamının Uyumu, 2025" başlıklı araştırma, ilk bakışta çalışma hayatı ile hane içi sorumluluklar arasında teknik bir denge arayışı gibi görünse de aslında modern iktisadi sistemin yapısal krizini gözler önüne seren sosyolojik bir vesikadır.
Veriler, toplumun çok büyük bir kesiminin omuzlarında ağır bir yük taşıdığını somut olarak ortaya koymaktadır: Ülkemizde 18-74 yaş grubundaki nüfusun yüzde 43,1'i düzenli olarak bir çocuğun, hastanın ya da yaşlının bakım sorumluluğunu üstlenmektedir. Bu muazzam bakım yükü ise neredeyse tamamen kurumsal destekten yoksun şekilde göğüslenmektedir. Nitekim bakım sorumluluğu olan ebeveynlerin yüzde 83,2'si süreçte hiçbir profesyonel hizmetten faydalanmadığını beyan etmektedir. Araştırmada denge kurulamamasının en büyük gerekçesi olarak "uzun çalışma saatleri"ne (yüzde 39,4) işaret edilmektedir. Bu veri, salt bir zaman darlığı şikayeti değil; piyasanın sınır tanımayan hırsının, hayatın asıl taşıyıcı omurgası olan aileyi nasıl kuşattığının açık bir kanıtıdır.
Bu yüzdelik dilimlerin ardındaki toplumsal maliyeti görmek için sayıların sadece soğuk birer istatistik olmadığı atlanmamalıdır. O verilerin arkasında aileler, çocuklar, yaşlılar, bakım ihtiyacı olan kesimler bulunmaktadır. Buna karşın, modern yaşam performans, verimlilik gibi kavramlarla ailenin bireylerine yaklaşmaktadır. Piyasa mantığı, insanın varoluşunun en doğal parçası olan aile bağlarını rasyonel üretkenliğin önünde birer "hata payı" veya "verimsizlik" olarak kodlamaktadır.
Sosyal politika perspektifinden bakıldığında, literatüre "iş ve aile yaşamının uyumu" olarak geçen kavramsallaştırmanın kendisi bile yapısal bir illüzyon barındırmaktadır. Burada örtük olarak yürütülen mantık, işin doğal yaşam ritmine uyum sağlaması değil, ailenin, çocukların ve insani sorumlulukların modern üretim çarklarına göre hizalanması, yani "ailenin işe uyumlandırılması" çabasıdır.
Çünkü modern sistem, doğası gereği yalnızca piyasada doğrudan kâr getiren emeğe bir karşılık biçer. Kadının hane içinde toplumu yeniden üreten, nesil yetiştiren ve hayatı var eden o hayati "bakım emeği", piyasa mantığına göre doğrudan bir kâr üretmediği için değersiz ve görünmez kılınır. Bu noktada kadın, modern iktisadi ilişkilerin en büyük yanılsamalarından biriyle karşı karşıya kalmaktadır. Mevcut sistem, kadını ekonomik olarak kocasının eline bakmaktan kurtarıp özgürleştirme iddiasıyla yola çıkmış, ancak günün sonunda onu piyasa koşullarına terk etmiştir.
Oysa kadının ekonomik hayata katılımının, modern zamanların iktisadi bir "kariyer putuna" dönüştürülerek sınırsızca kutsanması yapısal sorunları çözmemiş, aksine derinleştirmiştir. Sınırsız üretim mantığı, kadını özgürleştirmek bir yana, onu hem iş yerinde mesai tüketen bir iş gücü nesnesine hem de eve döndüğünde hane içi bakım yükünü sırtlayan bir özneye dönüştürmüştür. Dolayısıyla kadınların üretimde yer alırken aynı zamanda anneliklerini ve insani yaşam sorumluluklarını feda etmek zorunda kalmadıkları bir düzenin kökten sorgulanmasını gerekir. Aileyi koruyacak, modern kavramlara aile bağlarını feda etmeyecek, kadını iş ve aile arasında sıkışmışlıktan kurtaracak sistemler öncelikli olmalıdır.
Çözüm; kadını modern bir üretim faktörü olarak görmek ile onu sosyal hayattan tamamen yalıtmak arasında bir seçim yapmak zorunda bırakmamaktır. İhtiyacımız olan şey, insanı iktisadi aklın insafına terk etmeyen; esnek çalışma modellerini, adil zaman paylaşımlarını ve bakım emeğinin hakkını teslim eden fıtri ve adil bir "orta yol" düzenidir. Nesil yetiştirmenin değeri, piyasanın kısa vadeli kâr hırsına kurban edilemeyecek kadar hayati bir toplumsal beka meselesidir.
Çünkü bir toplumun geleceği; evlerinde şefkatle büyütülen, zihni ve ruhu parçalanmamış nesillerin varlığıyla, hayatın asıl taşıyıcı merkezi olan aileyi koruyan insani bir düzenle ilişkilidir. Vaktinde bu "adil orta yolu" inşa edilmesi öncelikli hedef olmalıdır. Ailemizi, çocuklarımızı, anneleri, babaları koruyacak, zenginleşen ama sosyal dokusunu modern üretim sistematiğine kurban etmeyen bir düzen ana hedef olmalıdır. Bu anlamda son yıllarda atılan adımlar, yürütülen kampanyalar kıymetlidir. Yarı zamanlı çalışma düzenlemeleri, annelik destekleri, aile destekleri değerlidir. Ancak nesilleri korumak ve aileyi geleceğe taşımak için atacak çok adım vardır. Nihai olarak varmak istediğimiz yer piyasanın sınır tanımayan hırsları yerine kendi evlatlarımızı, geleceğimizi ve ailelerimizi tercih etmek olmalıdır.