Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bir şeyi açıkça ifade ederek başlamalıyız: üzerinde anlaşılamayan konu, operasyonel kabiliyeti tartışılan ve içinde çürük cevizler barındıran MİT'in "demokratikleştirilmesi" çabaları değildir. MİT'in yeniden yapılandırılmasına duyulan ihtiyaç, bu kurumun başına Ankara'nın en güvenilir ve yenilikçi bürokratlarından birisinin getirilmesi ile vurgulanmıştı zaten. Bugün konuştuğumuz, göreve gelmesiyle birlikte bölgenin statükocu güçlerinin ismen hedef haline getirdiği ve bölgenin siyasi- askeri- istihbari statükosuna tehdit olarak gördüğü MİT Müsteşarı üzerinden siyasi otoritenin dizginlenmesi girişiminin yurt içi ve uluslararası boyutudur.
Bu girişimin uluslararası bağlamda da ele alınması meşru bir çabadır. Çünkü Türkiye'nin aktif dış politikası, iç politika gelişmelerini sadece iç dinamiklerle sınırlayan analizleri yetersiz kılmıştır. Örneğin Mavi Marmara'nın sadece bir dış politika konusu olmaması gibi, PKK da sadece iç politikaya münhasır bir mesele değildir. Benzer şekilde Türk istihbaratının başına gelen kişi hakkında bir bölge ülkesinin savunma bakanı teamüllere aykırı olarak, alenen aleyhte açıklama yapabiliyorsa, bu durum MİT çerçevesinde bundan sonra gelişecek hadiselerin de sadece iç dinamiklerle açıklanmasını sorunlu kılar.
Türk dış politikası son on sene içinde önemli kırılma noktaları yaşadı ve bunların önemli bir kısmı Ortadoğu coğrafyasına ilişkin gelişmelerdi. Irak tezkeresinin reddinden, BM'deki İran oylamasına, Davos'tan Mavi Marmara'ya, bölgesel hatta global statükoyu sarsan hadiseler, Türkiye'yi ve dış politika yapıcılarını statükocu aktörlerin hedefi haline getirdi. Türkiye'nin demokratikleşmesi, belki de statükonun en rahatsız olduğu konuydu. Çünkü sadece demokratikleşen Türkiye, yukarıda bahsedilen ve bölgede ezber bozan adımları atabilirdi. Türkiye'nin statüko karşıtı attığı her adım, uluslararası maliyeti ile birlikte geldi.

İsrail neden rahatsız?
Türkiye'nin bu gidişatından en fazla rahatsızlık duyan ülkenin İsrail olduğunu iddia etmek malumun ilanından ibaret. Zira Türkiye'nin demokratikleşmesinin ve statükodan bağımsız icraatlar yapabilmesinin en büyük maliyeti İsrail'e çıktı.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasının İsrail için askeri ve istihbari maliyeti yüksek oldu. İsrail Türkiye'nin boşluğunu, askeri alanda Güney Kıbrıs- Yunanistan ve istihbari alanda Azerbaycan ile kapatabileceğini düşünecek kadar çaresizleşti. Davos ve Mavi Marmara hadiseleri, İsrail'de milli gurur meselesi haline dönüştü. Obsesyon haline getirdikleri İran için Türkiye'nin attığı her müzakereci adım, Türkiye'yi İsrail nezdinde "şer eksenine" soktu. Türkiye'nin İsrail'i füze kalkanı, tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı gibi konularda NATO çerçevesinin dışında tutması İsrail'in daha da bilenmesine sebep oldu. Türkiye'nin İsrail'in "bildiği şeytan" olan Esed'e karşı attığı her adım, Arap Baharı'nda daha da yalnızlaşan, Mısır'ı kaybedişini henüz sindiremeyen İsrail'i biraz daha öfkelendirdi. Üstelik Türkiye, İsrail'in Doğu Akdeniz'de bulduğu muazzam miktardaki doğal gazın etrafında dolanan bir "baş ağrısı" haline gelirken; ilişkilerin seyri, doğal gazın pazarlanması için en elverişli transit noktası olan Türkiye seçeneğini de imkânsız kıldı.

Stratejik sessizlik

Bu sebeplerdendir ki İsrail, Türkiye politikasını kendisine bu maliyeti çıkaran siyasi otoritenin bir şekilde gitmesi üzerine kurdu. Erdoğan İsrail tarafından "sorunların kaynağı" olarak gösterilirken, Davutoğlu "sorunların fikir babası", Fidan ise "sorunların kara kutusu" olarak hedef seçildi. İsrail, Fidan'ı göreve gelir gelmez İran yanlısı olmakla itham etti. PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinin basına sızdırılmasından, Uludere olayındaki İsrail yapımı Heron'lar "marifeti" ile yaşanan facianın maliyetinin MİT nezdinde Fidan'a çıkarılmasına kadar bir dizi alaşağı etme kampanyasında haklı olarak İsrail izi sürüldü.
Türkiye'deki gelişmeleri yakından takip eden ve bazen en alakasız haberlere bile yer ayıran İsrail medyasının 7 Şubat girişimine ilişkin "stratejik sessizliği" de ilgi çekicidir. Girişime ilişkin İsrail'in İbranice basınında bir habere, İngilizce basınında da bir analize bile yer verilmemesi, sadece Jerusalem Post'ta Reuters kaynaklı kısa bir haberin geçilmesi, tabi ki İsrail basınının bu gelişmeyi önemli bulmadığını göstermez. "Girişimin arkasında MOSSAD'ın parmağı olabilir" iddiasının bile medyada es geçilmesi, bu sessizlik ile alakalı soru işaretlerini artırdı.
Benzer bir şekilde, Suriye dosyasının kilit kurumu olan MİT üzerinden Türkiye'nin Suriye politikası da hedef alındı. Türkiye'nin Suriye politikası, statükocu iki düşman kardeşi, İsrail ve Esed rejimini, aynı düzleme çekti. Suriyeli Albay Harmuş olayı bir yandan MİT'in yeniden yapılandırılmasının ne kadar elzem olduğunu, diğer yandan ise Harmuş'un teslim edilmesi haberinin 7 Şubat bağlamında servis edilmesi, asıl meselenin MİT üzerinden yürüyen uluslararası hesaplaşmalar olduğunu ortaya koydu.
7 Şubat girişiminin uluslararası bağlamda okunması, bir yorum zorlaması değil, yeni Türkiye'nin bir gerçekliğidir. Girişimin başarıya uğraması halinde yerinden oynayacak taşlara hangi aktörlerin "sessiz alkış" tutacağını ortaya koymak, sadece noktaları birleştirmektir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN