Türkiye'nin en iyi haber sitesi

YÜCEL ACER

ABD ve İsrail’in İran’a Saldırısı ve Bazı Hukuki Değerlendirmeler

Modern hukuk düzenlerinin en temel amacı toplumda şiddetin önlenmesini sağlamaktır. Yaklaşık dört yüz yıl önce bazı Avrupalı devletler arasında kurulmaya başlanan uluslararası hukukun temel prensipleri de devletlerin oluşturduğu uluslararası toplumda şiddetin önlenmesi amaçlamıştır. Bu maksatla birbirlerinin sınırlarına saygılı olmayı, birbirlerini egemen eşit birimler olarak tanıyarak egemenliklerine saygılı olmayı ve nihayetinde sorunlarını barışçıl yöntemlerle çözmeyi kabullenmişlerdir.

Yüzyıllardır devam eden "barışçıl ilişkiler" ve "şiddet kullanma" yaklaşımları arasındaki mücadelede, ne zaman şiddet kullanma yoğunluk kazansa, şiddete dayalı ilişkilerin yaşattığı tecrübeler, uluslararası hukukun bu temel prensiplerinin hatırlanmasına ve daha da güçlendirilmesine sebep olmuştur. Bu gelgitler arasında oldukça yavaş bir gelişme şansı bulabilen uluslararası hukuk, İkinci Dünya Savaşı'nın ağır tecrübeleri sonrasında hızlı bir gelişme göstermiştir. Devletlerarası ilişkilerin temel ilkelerini sıralayan BM Antlaşması'nın 2. maddesi "tüm üyelerinin egemen eşitliği", "uluslararası nitelikteki uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi", "devletlerin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına yönelik kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurulamayacağı" ve "herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale edilmemesi" prensiplerini sıralamaktadır.

Ancak uluslararası hukuk ve şiddet kullanma arasındaki mücadele bitmiş hatta büyük oranda hafiflemiş de değildir. İsrail'in özellikle son yıllarda Gazze ve komşu ülkelere yönelik saldırıları ve ABD ve İsrail'in İran'a müşterek saldırısı ile bu temel hukuki meseleler tekrar gündeme oturmuş durumda. 2025'te başlayan bir dizi tırmanışın ardından, ABD ve İsrail, 28 Şubat 2026 tarihinde başlattıkları doğrudan ve yüksek yoğunluklu bir saldırı ile İran'ın altyapısını, liderlerini, askeri unsurlarını hatta sivilleri hedef almaktalar. Öncesinde 13 Haziran 2025'te İsrail, İran topraklarına saldırılar düzenlemiş ve arkasından ABD, 22 Haziran 2025'te İran'daki üç nükleer tesise saldırı gerçekleştirmiştir. Bu arada İsrail, Lübnan'a da yoğunlukla havadan ve karadan saldırılar düzenlemektedir.

Saldırılar karşılığında İran, ABD askeri üstlerinin bulunduğu komşu ülkeleri ve İsrail'i hedef alan füze ve dron saldırıları gerçekleştirmektedir. İran'ın dikkat çeken önemli bir eylemi de Dünya toplam petrol ve doğalgaz tüketiminin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapatmış olması olmuştur.

ABD-İsrail müşterek saldırısının özellikle Başkan Trump'ın açıklamalarında ortaya konan gerekçeleri büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Saldırının gerekçesi olarak rejim değişikliğinden nükleer silah geliştirilmesinin önlenmesine, füze programından bazı örgütlere desteğin kesilmesine kadar gerekçeler öne sürülüyor. Hatta İran'a karşı savaş başlatılmasaydı İran'ın ABD'ye ve İsrail'e saldıracağı gibi gerekçeler ifade ediliyor.

Mevcut uluslararası hukuk prensiplerine göre, barışçıl, yani nükleer silah yapımına yönelik olmayan ulusal nükleer program yürütmek devletlerin haklarındandır. Bu konu bir nevi, diğer devletlerin karışmaması gereken bir ulusal yetki alanıdır. İran nükleer programının barışçıl olmadığına dair görüşler sadece ABD ve İsrail tarafından dile getirilmekte ama somut bir kanıt ise paylaşılmamaktadır. Kaldı ki barışçıl olup olmadığı ve barışçıl değilse bunun karşısında BM Güvenlik Konseyi'nin tespit ve tedbirlerinin ön planda olması gerekir. Oysa ABD ve İsrail, uluslararası hukukun bu temel prensibini ihlal ederek, İran'ın ulusal yetkisi içerisindeki bir faaliyeti bir saldırı gerekçesi olarak sunmaktadırlar.

ABD ve İsrail'in dile getirdiği bir başka saldırı gerekçesi rejim değişikliği olarak sunulmaktadır. Bu da tam olarak bir devletin bırakalım silahlı saldırıya gerekçe olmayı, siyaseten de karıştırılmaması gereken bir ulusal yetki alanıdır. Sömürgeciliğe karşı gelişmiş olan self determinasyon hakkı bağlamında, her toplum kendi yönetim biçimini belirleme hakkına sahiptir.

Belirttiğimiz temel prensiplere göre, meşru müdafaa hakkı ve Birleşmiş Miller Güvenlik Konseyi'nin yetkilendirici bir kararı olmadıktan sonra silahlı güç kullanılması açık bir biçimde yasaklanmıştır. Ortada yetkilendirici bir Güvenlik Konseyi kararı olmadığı gibi İran'a karşı bu ülkelerin meşru müdafaa hakkının doğduğuna dair şartlarda gerçekleşmiş değildir. Başkan Trump, Amerikan halkını bir tehlikeden korumak için savaş başlattığını ifade ederken İsrail önleyici saldırı kavramından bahsetmektedir. Bu gerekçelerin hiçbirisi meşru müdafaa hakkı için meşru gerekçeler değildir. Öyle olsaydı özellikle güçlü devlet bir başkasına saldırmak için hukuki gerekçe üretmekte zorlanmazdı. Oysa meşru müdafaa için başlamış bir saldırının olması gerekir. Ayrıca sivil yerleşim yerlerinin, sivillerin de kullandığı altyapı ve devlet yönetimindekilerin şahsen hedef alınması meşru müdafaanın orantılılık unsuru ile de örtüşmemektedir.

Hürmüz Boğazı Beklentisi

Bütün bu hukuksuzluklar içerisinde İran'dan beklentilerin ön plana çıkarılması şaşırtıcıdır. Bu durum özellikle Hürmüz Boğazı'nın İran tarafından fiilen kapatılması bağlamında gündeme gelmektedir. 2024 ve 2025'in ilk çeyreğinde Hürmüz Boğazı'ndan geçen sevkiyatlar, toplam küresel deniz yoluyla petrol ticaretinin dörtte birinden fazlasını ve küresel petrol ve petrol ürünleri tüketiminin yaklaşık beşte birini oluşturmuştur. Buna ek olarak, 2024 yılında küresel sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yaklaşık beşte biri de ağırlıklı olarak Katar'dan olmak üzere, Hürmüz Boğazı'ndan geçmiştir.

Trafik ayrım düzeni dışında Hürmüz Boğazı'ndan geçecek sivil ya da askeri gemilerin geçişini düzenleyen özel bir uluslararası sözleşme bulunmamaktadır. Ancak uluslararası boğazlardan geçişlere dair uluslararası hukukun temel kuralı ulaşım serbestliğidir. Bu hak temelinde, herhangi bir devlete kayıtlı, yani herhangi bir devletin bayrağını taşıyan gemiler, uluslararası boğazlardan ve bir uluslararası boğaz olan Hürmüz Boğazı'ndan "zararsız geçiş hakkı"na sahiptirler. Bu bağlamda yalnızca savaş gemilerine önceden bildirimde bulunma zorunluluğu getirilebilir. Nitekim İran yabancı savaş gemilerinden bu bildirimi ötenden beri talep etmektedir.

Zararsız geçiş hakkı, geçişin ya da geçişlerin zararlı hale gelmesi durumunda kıyı devletince durdurulabilir anlamına gelmektedir. Hürmüz Boğazı'nda bütün kıyılar İran'a ait olmadığından, İran sivil gemilerin geçişini İran'ın barışına ve düzenine "zararlı oldukları" gerekçesi ile yalnızca kendi karasuları kısmında durdurabilir.

Bir savaş veya silahlı çatışma durumunda "uluslararası boğazlardan serbest geçiş" ilkesinin sınırları ve şartları ayrıca değerlendirilmelidir. Kural olarak savaş zamanında da uluslararası boğazlardan sivil ticaret gemilerinin geçişinin serbest tutulması bir zorunluluktur. Savaşta olan kıyı devleti kendisine zararlı olduğunu değerlendirdiği yük taşıyan gemilerin geçişine müsaade etmeme hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. İran bu durumda Hürmüz Boğazı'nda yalnızca kendi karasularını oluşturan kısmında bu tür gemileri engelleme yetkisi kullanabilir.

Boğaz'ın bu şekilde tehdit ya da fiili saldırılarla kapatılması durumunda dahi, askeri müdahaleye izin veren BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın silahlı müdahalede bulunulması hukuki olmayacaktır. Şayet ticaret gemilerine silahlı saldırı var ise bu saldırının önlenmesi için, saldırıya uğrayan gemi ya da gemilerin bayrak devletinin ya da devletlerin meşru müdafaa hakkı temelinde orantılı bir silahlı savunma hakları bulunmaktadır.

Sabah.com.tr Uygulamamızı İndirin

Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.