Yolsuzluk ve yozlaşma nedeniyle görevden uzaklaştırılan ve tutuklanan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının davası başladı. Fakat çok olaylı başladı. Neredeyse her duruşma öncesi yeni bir vaka ortaya çıkıyor. İmamoğlu kendisi için "sanık" dışında bir statü talep ediyor, mahkeme heyetini tehdit etmeye kadar varan taşkınlıklar sergiliyor. İmamoğlu'nun sergilediği tutum ve davranışlar yargılama sürecinin sağlıklı ilerlemesini engellemeye, görülmekte olan yolsuzluk ve yozlaşma davasının ise "siyasi" bir muhteva taşıyormuş havasına büründürmeye matuf. Elbette olan mahkemenin mehabetine, hukuk devletine, hukukun üstünlüğüne ve hukuk önünde eşitlik ilkesine oluyor…
Oysaki, hukuk devletinin en temel ve vazgeçilmez unsurlarından biri hukukun üstünlüğü ilkesidir. Bu ilke devletin tüm organlarının ve kamu gücünü kullanan tüm aktörlerin hukuk kurallarıyla bağlı olduğu, hiçbir kişi ya da kurumun hukuk düzeninin üzerinde konumlandırılamadığı bir sistemi öngörür. Bu çerçevede yargı faaliyetinin tarafsızlığı, öngörülebilirliği ve eşitliği, hukuk devletinin teoride de pratikte de var olup olmadığını gösteren en önemli göstergelerden biridir.
Modern hukuk düzenlerinde yargı organlarının temel işlevi, uyuşmazlıkları hukukun genel ve soyut kuralları çerçevesinde çözmek ve bu süreçte bireylerin haklarını güvence altına almaktır. Bu işlevin yerine getirilebilmesi ise ancak yargılama süreçlerinin kişilerden, statülerden ve toplumsal konumlardan bağımsız biçimde yürütülmesiyle mümkündür. Hukuk, belirli kişiler için değil, belirli davranış tipleri için kurallar koyar. Bu nedenle de hukuk düzeni içinde bireylerin kim oldukları, hangi görevleri yürüttükleri ya da geçmişte hangi makamları işgal ettikleri, yargılama süreçlerinin niteliğini değiştiren unsurlar olarak kabul edilemez. Yargılamanın konusu kişinin statüsü değil, hukuki açıdan değerlendirilen davranıştır.
Kamusal statüye, siyasi güce, bürokratik konuma veya geçmişte üstlenilmiş görevlere dayanarak yargılama süreçlerinde farklı bir muamele talep edildiği vakalar çok değil, ama İmamoğlu davası ile gördük ki yok da değil. Açık biçimde dile getirilmese bile şu ana kadar sergilenen davranışlar, yargılama usul ve esaslarının esnetilmesini ima eden söylemler aracılığıyla dolaylı biçimde ifade edilmektedir. Oysa yargılamanın kişisel statülere göre farklılaştırılması ya da yargılama kurallarının belirli kişiler bakımından değiştirilebileceği yönünde bir beklentinin ortaya çıkması, hukuk devletinin temel mantığıyla bağdaşmaz. Zira hukuk düzeni içinde ayrıcalıkların kaynağı kişisel konumlar değil, önceden belirlenmiş ve normatif çerçevede düzenlenmiş hukuki kurallardır.
Hukukun üstünlüğü ilkesinin en önemli tamamlayıcı unsurlarından biri hukuk önünde eşitliktir. Bu eşitlik normların herkes için geçerli olması ve yargılama süreçlerinin de taraflar bakımından eşit koşullar altında yürütülmesini gerektirir. Bu bağlamda usul eşitliği, adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Tarafların mahkeme önünde aynı usul kurallarına tabi olması, savunma haklarını aynı ölçüde kullanabilmesi ve yargılama sürecinin hiçbir taraf lehine ayrıcalıklı biçimde düzenlenmemesi, adil yargılanmanın temel koşullarını oluşturur. Bu ilkenin zedelenmesi yalnızca belirli bir davanın adilliğini değil, yargı sisteminin bütününe duyulan güveni de sarsar.
Usul adaletine ilişkin modern hukuk kuramları, bireylerin mahkeme kararlarının sonucundan ziyade yargılama sürecinin nasıl yürütüldüğüne büyük önem verdiklerini ortaya koymaktadır. İnsanlar, aleyhlerine sonuçlanan bir kararı dahi, eğer yargılama sürecinin adil ve tarafsız yürütüldüğüne inanıyorlarsa kabul etmeye daha yatkın olurlar. Buna karşılık, bazı kişilerin statüleri nedeniyle farklı muamele gördüğü yönünde bir kanaatin oluşması, verilen kararın doğruluğundan bağımsız olarak yargı sisteminin meşruiyetini tartışmalı hale getirebilir. Bu nedenle modern yargı sistemleri adil kararlar üretmekle yetinemez; yargılamanın herkes bakımından eşit ve tarafsız yürütüldüğünü açık biçimde göstermek zorundadır da.
Yargılama süreçlerinde statü temelli ayrıcalık beklentileri, hukukun genelliği ilkesini doğrudan zedeler. Hukuk normlarının belirli kişiler için esnetilmesi ya da kişisel konumlara göre farklılaştırılması, hukuk düzeninin temel karakterini değiştiren bir sonuç doğurur. Hukukun genelliği ilkesi, normların kişisel özelliklere göre değil, soyut davranış kategorilerine göre uygulanmasını gerektirir. Eğer bir kişi sahip olduğu makam, unvan veya geçmişte üstlendiği görevler nedeniyle farklı bir yargılama usulü talep ediyorsa, bu talep hukuki bir gerekçeden ziyade statü temelli bir ayrıcalık beklentisini ifade eder.
Elbette bazı hukuk sistemlerinde belirli kamu görevleri bakımından özel yargılama usullerinin öngörüldüğü durumlar bulunabilir. Ancak bu tür düzenlemeler kişisel taleplerden değil, anayasal veya yasal düzenlemelerden kaynaklanır ve önceden belirlenmiş kurumsal mekanizmalar şeklinde ortaya çıkar.
Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi, kişinin yargılama süreçlerinde farklı bir muamele talep etmesi ise hukuki değil, keyfi bir ayrıcalık anlayışının tezahürü olarak değerlendirilir. Hukuk devletinde ayrıcalıkların kaynağı kişiler değil, hukuk kurallarıdır. Seçilmiş kişi olmak, hukuk önünde konumu değiştirmeyeceği gibi, burada zaten yargılama konusu seçilerek gelinen yerde yolsuzluk yapıldığı iddiasıdır. Dolayısıyla seçilerek gelinen konumun suiistimalidir.
Statü temelli ayrıcalık taleplerinin bir diğer önemli sonucu, yargı bağımsızlığı üzerinde dolaylı bir baskı oluşturma potansiyelidir. Yargı bağımsızlığı yürütme ve yasama organlarının müdahalesine karşı korunması gereken bir ilke olduğu kadar, sosyal, siyasal ve kurumsal baskılardan da bağımsız bir karar verme sürecini ifade eder. Kamuoyuna yönelik söylemler aracılığıyla belirli kişilerin farklı bir muamele görmesi gerektiği yönünde bir beklenti oluşturulması, yargı organları üzerinde doğrudan olmasa da dolaylı bir etki amaçlıdır. Bu tür etkiler, yargılamanın tarafsızlığına ilişkin algıyı zedeleme riski taşır.
Yargı sisteminin en önemli kurumsal sermayesi toplumsal güvendir. Bu güven doğru kararların verilmesiyle sınırlı değildir; kararların hangi koşullar altında verildiğine ilişkin algıya da bağlıdır. Eğer kamuoyunda bazı kişilerin statüleri nedeniyle farklı bir yargılama sürecine tabi tutulduğu düşüncesi yaygınlaşırsa, bu durum belirli davalar bakımından değil, hukuk sisteminin bütünü bakımından güven erozyonuna yol açabilir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, tam da bu nedenle, hiçbir kişinin hukukun üzerinde olmadığı ve hiçbir statünün hukuk kurallarını askıya alamadığı bir düzeni ifade eder.
Modern anayasal devletlerde kamusal görevler belirli yetkiler sağlamakla birlikte, bu görevler hukuki sorumluluğu ortadan kaldıran bir statü doğurmaz. Aksine, kamu gücünü kullanan kişilerin hukuki sorumluluğu çoğu zaman daha ağırdır. Kamu gücü kullananların hesap verebilirliği, demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinden biridir. Bu nedenle kamusal makamlar, kişilere yargı önünde ayrıcalık tanıyan bir konum değil, hukuki denetime daha açık bir sorumluluk alanı olarak değerlendirilir.
Bu bağlamda halde veya geçmişte üstlenilmiş görevler, elde edilmiş unvanlar veya sahip olunan sosyal statüler, yargılama süreçlerinin niteliğini değiştiren unsurlar olarak kabul edilemez. Hukuki sorumluluk kişiseldir ve bu sorumluluğun değerlendirilmesi yargı organlarının görev alanına girer. Yargılama sürecinin kişisel statülerden bağımsız biçimde yürütülmesi, yalnızca hukuki bir gereklilik değil, aynı zamanda demokratik düzenin sürdürülebilirliği bakımından da zorunludur.
Yargı kurumlarının tarafsızlığı yalnızca hâkimlerin bireysel tutumlarına bağlı değildir, aynı zamanda kurumsal işleyişin öngörülebilirliği ve standartlaşmış olmasıyla da yakından ilişkilidir. Usul kurallarının istisnasız biçimde uygulanması, yargılama süreçlerinin kişilere göre değişmemesi ve tüm taraflar bakımından aynı hukuki çerçevenin geçerli olması, kurumsal tarafsızlığın en önemli güvencelerinden biridir. Yargılama kurallarının kişisel statülere göre esnetilmesi ise bu kurumsal güvenceyi zayıflatır ve hukuk düzeninin keyfiliğe açık hale gelmesine yol açabilir.
Sonuç olarak hukuk devleti, hukuki normların varlığıyla ve bu normların herkes için eşit biçimde uygulanmasıyla anlam kazanır. Kamusal statüler, siyasi konumlar veya geçmişte üstlenilmiş görevler, bireylerin hukuki sorumluluklarını ortadan kaldırmadığı gibi yargılama süreçlerinde ayrıcalık talep edilmesini de meşru kılmaz. Yargılama usul ve esaslarının kişilere göre değiştirilmesi ya da esnetilmesi, bireysel davaların da, hukuk devletinin bütününün de meşruiyetini tartışmalı hale getirir.
Bu nedenle hukuk düzeninin en temel gereği, yargılama süreçlerinin kişilerden bağımsız biçimde yürütülmesi ve kuralların herkes için aynı şekilde uygulanmasıdır. Hukukun üstünlüğü ancak bu ilkenin istisnasız biçimde hayata geçirilmesiyle varlığını sürdürebilir. Çünkü hukuk devleti, nihayetinde, hiçbir statünün ve hiçbir gücün hukukun üzerinde konumlandırılamadığı bir düzenin adıdır.