Türkiye'nin en iyi haber sitesi
ERDAL ŞAFAK

A'ların trajedisi

SABAH'TAN MEKTUP

Onca gittim-geldim; ama ne algım değişti, ne (ön)yargım, ne çağrışımlarım. İtalya deyince, belleğim beni hep iki büyük harf "A"ya yönlendiriyor. 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında beni günlerce, gecelerce ağlatan iki "A"ya. Bugün bile çığlıklarını duyduğum, düşlerimde hıçkırıklarını paylaştığım iki "A"ya.
İlki, kolayca tahmin edebileceğiniz ve hatırlayabileceğiniz gibi, Aldo Moro. 16 Mart 1978'de Roma'da "Kızıl Tugaylar"ın kaçırdığı ve 54 gün sonra, 9 Mayıs 1978'de cesedini bir otomobilin bagajında Roma'nın en işlek caddesine bıraktıkları İtalya eski Başbakanı ve büyük devlet adamı Aldo Moro.
Ama ikincisini her bin Türk'ten biri ya hatırlar, ya hatırla(ya)maz. Onun adı Alfredo'ydu. 11-12 yaşlarında bir çocuk. Birgün evinin yakınlarındaki boş arazide koşarken bir kör kuyuya düşmüştü. Onun da çilesi -yaşına göre- Aldo Moro'yu aratmamıştı. Neredeyse iki hafta boyunca kör ve karanlık kuyunun dibinden "Çok korkuyorum, kurtar beni babacığım" çığlıkları yükselmişti.
Ama kurtarılamamıştı Alfredo. O zamanın teknolojisi sadece paralel bir kuyu açıp, sonra bir tünelle iki kuyuyu birbirine bağlamaya, böylece o tünelden Alfredo'nun sıkıştığı yere ulaşıp kurtarmaya elveriyordu. Kâğıt üzerinde. İkinci kuyu açıldığında çoktan iş işten geçmişti. Alfredo'cuk, "Çok korkuyorum babacığım. Çok susadım babacığım" iniltileriyle can vermişti.
Ben o zamanlar Yeni Asır'ın Dış Haberler Müdürü'ydüm. Aldo Moro'nun da, Alfredo'nun da feci ölümle sonlanan çilelerini her gün ama hergün Egeli okurlara duyurmuştum. O dönemin iletişim imkânlarını zorlayarak.
Ve her gün iki trajediyi de sicim gibi gözyaşlarımla sulayarak.
İki trajedide de "Mühür" yaptırmıştım. "Aldo Moro'nun tutsaklığının .... günü" ve "Alfredo'nun yaşam savaşının ... günü" gibi.
Yüreğimde ve belleğimde bugün bile kor ateşle yanan bu iki acıyı, günümüzdeki iki acı çağrıştırdı: Pakistan'daki yüzyılın sel faciası ve Şili'de yerin 702 metre altındaki madencilerin yaşam savaşı.
Aldo Moro ve Alfredo trajedilerinden beslenen refleksle iki olayda da her gün gelişmeleri yansıtmaya özen, hayır önem veriyorum. İki olayda da, o insanların takvimini paylaşmak niyetine "Şu kadar gün oldu..." diye mühür koyuyorum.
En azından düşüncelerimin, duygularımın ve dualarımın onlarla olduğunu ifade etmek için.
En azından Türkiye'de birilerinin -haydi Pakistan'ı anladık da- Şili'dekileri de unutmadığı, unutmayacağı mesajını göndermek için. Onlara; dilerim-ulaşır, -dilememulaşılmaz... Önemli olan küreselleştiği, büyük bir köye dönüştüğü iddia edilen dünyamızda, hiç değilse acıların da paylaşılmasına katkıda bulunmak.
Madem acıdan, trajediden söz açtık; devam edelim. SABAH bu hafta "Söylenmedik, yazılmadık ne kaldı" denilen bir dosyayı bir kez daha açıyor: 27 Mayıs 1960, Yassıada, idamlar...
Ama -çok önemli- bir farkla veya ayrıntıyla: Bu kez ABD belgelerinden Yassıada duruşmalarını ve Adnan Menderes (Alın size bir trajik "A" daha), Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamlarını, idamları önlemek için saate karşı yapılan yarışları aktaracağız. Büyük konuşmayayım ama sanırım o dönemin ABD arşivlerini konu alan bir çalışma ilk kez bu kadar derli toplu önünüze gelecek. Tabii birçoğunuzu ağlatacak da. Ne diyeyim ki...
Her şeye rağmen sağlıklı ve mutlu bir hafta dileğimle...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA