Türkiye zaman zaman Beşar Esad'a bayrak açmakta çok "Acul" davranmakla ve Baas rejimini devirmeye çalışan muhalefet cephesine hem gereğinden çok, hem de diplomasiyle bağdaşmayacak açıklıkta destek vermekle eleştiriliyor.
Ankara'nın bu eleştirilere yanıtını şöyle özetleyebilirim:
Suriye ile aramızda 911 kilometre ortak sınır var. Bu, kara sınırlarımızın en uzunu anlamına geliyor. Ayrıca sınırın iki tarafında yaşayanlar arasında akrabalık bağları bulunuyor.
Tüm bu faktörler nedeniyle Suriye'nin istikrarı ile Türkiye'nin güvenliği arasında doğru orantılı ilişki var. Yani, Suriye'de istikrar hüküm sürerse Türkiye güvenliği açısından rahatlar; yok Suriye istikrarsızlığa sürüklenirse Türkiye'nin güvenliği ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalır.
İşte bu hayati ilişkiden ötürü Suriye'deki gelişmelerle ilgilenmemizden daha doğal bir şey olamaz. Çünkü komşudaki istikrarsızlığın nereye gittiğini izlemek ve önlemlerimizi almak zorundayız.
Baas rejimi başlangıçta Arap milliyetçiliğine dayalı bir ideolojiye sahipti. Daha kapsayıcıydı. Ama son yıllarda aile diktatörlüğüne dönüştü. Son dönemde de mezhep dayanışmasına.
Diktatörlüğe ve mezhebi dayanışmaya dayalı rejim komşuları için de risktir. Özellikle de Türkiye için.
O nedenle Esad'a açıkça cephe alan ilk ülkelerden biriyiz. Bunu hem ulusal güvenlik kaygılarıyla yaptık, hem doğal refleks sonucu, hem de moral ve vicdani yükümlülüğün gereği olarak.
Beşar Esad'ın yanında olsaydık veya kalsaydık, Suriye'nin yarınında olamazdık. Çünkü Esad, Suriye'nin dününü temsil ediyor.
Suriye'deki kaostan mutlaka yeni bir düzen doğacak. (Not: Aman ha... Eski Başkan George W. Bush döneminde ABD'nin küresel politikalarına damgalarını vuran "Neo-Con"ların, yani "Amerikan Yeni Sağı" kadrolarının ortaya attıkları "Yaratıcı kaos" kavramıyla karıştırmayın.)
Kaostan doğacak o yeni düzenin istikrar üretmesi gerekiyor.
Bu da ancak anayasal bir çerçeve ile sağlanabilir.