Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bu yazıyı pazartesi sabahı yazmadım. Bekledim ki, bakalım sen neler diyeceksin, öbür gazeteler ve yazarlar maçı ve seni nasıl yorumlayacaklar göreyim, okuyayım..
Pazartesi öğleden sonramı bu işe ayırdım. Ve gördüm ki, ya sen büyük yanılgı içindesin, ya da ortamı yanıltma peşindesin.. Amacın ikinciyse, ulaşmışsın..
Sen "Çok iyi oynadık. Galibiyeti kaçırdık" diyorsun. Medya da aynen onaylıyor.
Bir tane doğru ve ciddi "Fatih Terim ve maç analizi ve eleştirisi" yok!.

*

Maç günü, bu köşenin tamamını altında imzası olan bir yazıya ayırmıştım.
Kopenhag 2000'in 20'nci yılında, bugünün Fatih Terim'i, 17 Mayıs'ta Arsenal ile final oynayacak Fatih Terim'e, 16 Mayıs gecesi odasına kapanmış maçı düşünen ve planlayan o son dört yılın "Muhteşem" hocasına bir mektup yazıyordu.
dergisinin mayıs ayında çıkan bu yazıyı, Galatasaray'ın şampiyonluk umutlarını son maça kadar taşıyacak maçını oynayacağı güne koydum.. Senin Başak maçını oynayacağın akşamın sabahına..
"Aslında Fatih Terim imzalı bu mektup, 2000 Yılı Fatih Terimi'ne değil, bugünkü Fatih Terim'e yazıldı. İyi oku" demek istedim..
Kendine yazdığın bu çok önemli mektubu, kendin bile okumadın Hocam, ne yazık ki..

*

Şampiyonluk umutlarının devam etmesi, Başakşehir maçını kazanmanla mümkündü. Yedi eksiğin vardı. Savunma ve hücumun en önemli adamları dahil.. Bugüne dek hiç oynatmadıklarını sahaya çıkarmak sezon boyu tavrın ve davranışlarınla suratlarına adeta "Size mecbur kalmadıkça görev vermem" dediklerini sahaya çıkarmak zorundaydın. Ama bunlar mazeret değildi.
Çünkü kazanman şarttı. Hele bir gün evvel Trabzon 2 puan kaybedince, 3 puan sana kapıyı bayağı aralayacaktı.
Beraberliğin fazla anlamı yoktu.
Peki nasıl kazanacaktın?.
Bu kadar eksik ve bu kadar kendine ve sana güvenini yitirmiş oyuncu ile nasıl kazanacaktın?.
Cevap açık..
Maçı önce kafanda oynayıp kazanman gerekiyordu. 2000 yılında 'e Almanya'da 4 atan, İstanbul'da Milan'ı son dakikada yenip eleyen Terim'in kazandığı gibi..
Başakşehir'in zaafları neydi?. Bu zaaflara karşı nasıl hücum edecek, gol kovalayacaktın?.
İlk soru bu değil mi?.
Ama maçın 90 dakikası, bu soruyu aklına bile getirmediğini gösterdi. Hiçbir şey düşünmemiş, bir haftayı boş geçirmiştin. Hadi haftayı ziyan ettin diyelim.
Önündeki maçı da okuyamadın.
Galatasaray'ın ne kadar yanlış, ne kadar faydasız, anlamsız hücum ettiğini göremedin. Takımın iyi oynadığını sanacak kadar gaflet uykusundaydın.
Maçtan sonra "İyi oynadı, takımım. Onlardan memnunum" dedin hatta..
İstatistikleri kullandın.. "Top rakibin iki misli bizdeydi. 36 orta yaptık. 9 korner, 21 şut attık" dedin. 0,21 şutun nerdeyse 20'si Mert'i çalıştırmadı bile.
Ortalara gelince..
Başak kalesinde, senin hele yan toplarda durmadan gol yiyen Muslera'n değil, hava toplarına hakim bir milli kaleci Mert var. İki stoperde de, gene hava toplarında fevkalade iyi ve uzun adam ikilli, Epureanu ve Ponck.. Bu müthiş hava hakimiyetine, 9'u kornerden tam 45 top yollarken, sende kim kafa vuracaktı peki Hocam!.
Kimse.. Çünkü senin hücumunda kafa vuracak adamların hiçbiri oynamıyordu.
Takıma koyduklarının hepsi kısa adamlardı..
O zaman golü topu rakibe teslim edip geri gelmekten başka işe yaramayan ortalar yerine, başka oyun taktiği araman gerekiyordu.. Maçı önce kafanda oynayacak ve hava toplarının palavra olduğunu görüp, golü yerden arayacaktın.
Nasıl?.
O hava toplarını armut gibi toplayan stoperleri yerden hataya zorlayarak.
Bire bir teknikleri kuvvetli adamlarını, mesela işte tam zamanı Belhanda ve Feghouli'yi kullanarak..
Senin takımın durmadan hava toplarını Başakşehir'e teslim ederken benim ekran önünde öfkeli "Yerden oynayın.. Yerden oynayın" bağrışlarım, maçı birlikte izlediğim arkadaşların kafalarını şişirdi Hocam.. Ama sen bir türlü, orta yapmanın topu rakibe vermek olduğunu göremedin, anlayamadın.
Çünkü maçı kenardan da okuyamadın.
Tek golün, topun yere indiği tek akında ve yerden geldiği halde, yani sahada "Bu Galatasaray, bu Başakşehir'e nasıl gol atar" konulu adeta bir kostümlü prova yapıldığı halde anlayamadın.
Rakip 10 kişi kaldığı halde, o çok kıymetli dakikalarda, bu eksiği değerlendirecek, "Yerden ve ayağa ve de hızlı" oyunla gol arayacağına, "Doldur, boşalt"a devam ettin ve maçı adeta sana vermek için her türlü hatayı yapan Okan Hoca'nın, galibiyeti arayıp Şampiyonluk'ta en büyük adımı atacakken, beraberliğe razı Okan Hoca'nın tuzağına düştün. Sen de beraberliğe razı oldun.
89. dakikada 2-1 mağlup durumdayken, maçı 3-2 kazanan Fenerbahçe'nin son 5 dakikasını izle hocam.. Fener kazanacağını adeta ilan ederek gidiyordu rakibinin üstüne.. Senin takımın ise, on para etmez beraberliğe "Ben de razıyım" diyordu.
Fener bunu kaçıncı defa yapıyor?. Son dakika gollerini hep atıyor. Neden?. Tüm yönetim hatalarına rağmen takımda "Fenerbahçe/ Büyük Takım" ruhu var..
Sende ne var?. Teslim olan, kabullenen, boyun eğen sıradanlık!.
Bak Hocam?.
Tam 25 duran top kullandın.. 9'u korner..
Hiçbirinde bir "Duran top" oyunu gördük mü?.
Rakibe havadan bu kadar teslim takım için "Duran top oyun taktikleri" hayati önem taşır.. Bir duran top, bir kornerde tehlike yaratabildin mi?.
Çünkü "Bu takım, bu rakibe karşı, bunca eksikle nasıl maç kazanır" diye hiç düşünmedin, Hocam!.
"Saldım çayıra, Mevlam kayıra" diye oynadın..
Bilir misin Hocam, 30 yıl sonra şampiyon olan Liverpool'un "Taç antrenörü" var. Çünkü taçta ofsayt yok. Bunu değerlendirmek başta, taç atışı ile yapılacak tonla oyun var.
Oysa senin takımın taç acizi.. Beş yıldır beşyüz defa yazdım. Başakşehir maçında zavallı Saracchi, taç çizgisi üzerinde kaç defa şaşkın bekledi ve etrafa umutsuz baktı "Kime atayım ulan" dercesine..
Farkına bile varmadın Hocam..
Duran topu bırak, eliyle bile topu atamayan bir takım çıkardın sahaya..
Dahası hocam..
Golün çok zor olduğu açıkça görülür ve senin bire birde yetenekli ayakların, 18 civarında frikik alma kozun olarak ortaya çıkarken, "Gol yapacak" frikikçi buldun ve çalıştırdın mı?.
Seri mi atar, o gollük frikikleri.. Atarsa, barajın göbeğine atar işte..
Oralardan gol atan tek "Usta" var, elinde..
Selçuk!.
Onu fiziksel ve ruhsal olarak maça hazırlasan, takım sahaya sadece frikikçi değil, bir kaptan ve bir liderle çıkar, rakibin 10 kişi kaldığı o son 15 dakika, öyle pısırık futbolla değil, kaptan ve liderin sürüklemesi ve coşturması ile Fenerbahçe benzeri "Son düdük çalmadan bitmez" inanç ve coşkusu ile oynanırdı.
Fatih Hocam, Ne Başakşehir'i okuyabildin, ne takımını bu maça özel hazırlayabildin. Sezon başından beri yaptığın "İnadım inat" hataların yüzünden şampiyonluktan uzaklaşmışken, rakiplerin kaybettikleri aptal puanlarla sana bir şans daha verdiler. Onu da kullanamadın.
Bu sene "Avcuna konan" şampiyonluğu sen kaybettin Hocam!.
2000 yılının "Muhteşem Fatih Terimi" nin gölgesi olamayan sen!.

***


Dizideki Prens Eşi!..

Karantina günlerinde bol bol bollaşan (Bol lafı bile bollaştı, ya..) boş vakitlerimiz için bilader Kemal'le karşılıklı bol bol film ve dizi tavsiye ediyoruz.
Suit adlı Netflix dizisini, benim özellikle, jüri usullü mahkeme filmlerini pek sevdiğimi bilen kardeşim Kemal tavsiye etti.
İlkini izledim, bayıldım.. Bein bir ay gecikme ile yayına koyup, aktüalitesini sıfıra indirince ve piç edince, Jimmy Fallon'u bırakınca, yerine Friends'i koymuştum. 10 sezon devam eden harika bir komedi dizisiydi. 20 şer dakikalık iki bölüm, Fallon'un yerini tutuyordu.
Tam da 25 yıl sonra Friends gene gündem olur, altı yıldızı ve yapımları yeniden günden olurken, o tekrarlar da yok olunca, Suits'i denedim ve..
Ba- yıl- dım!..
Çok çağdaş kafa ile çekilmiş, hızlı, tempolu bir dizi. Her bölümde bir hikaye başlıyor ve bitiyor. Bizim gibi 180 dakika süren bölümlerle, senelerce bitmez tükenmez tek hikayeyi anlatan felaketlerden değil yani..
"Dizide tanıdığım değil, duyduğum tek kişi yok" demeye hazırlanıyordum size..
Çünkü anlatmaya ve tavsiye etmeye karar vermiştim size, "Bakın karantina benim gibi bir ekran düşmanını ne hale getirdi" diye lafa girerek..
Amma velakin, tanıdığım bir isim varmış meğer..
Netflix bir uygulama yapmış.. Dizi bir sahne ile açılıyor.
Sonra jenerik başlarken bir yazı düşüyor.. "Jeneriği atla" diye.. Ben de atlıyorum..
Pazar gecesi, "Yahu kimler bunlar" diyeceğim tuttu..
Atlamadım..
Yatak odamın sessizliğinde bir "Aaaaa" sesi patladı..
Benden..
O yahu.. Kahramanları iki erkek olan dizideki ikinci sıra rollerde bir esmer kız var.. Hoş bi kız.. İyi de oynuyor. Bir yerlerden de gözüm ısırıyor da üzerinde durmuyorum..
Jenerikte adını okumam mı?.
"Aaaaaaa!. O tabii" demem ondan..
İngiltere tahtının 5 numaralı varisi 'nin, bütün Kraliyet geleneklerini yıkarak evlendiği Amerikalı, yarım kan zenci (Zenci lafı bizde aşağılama için kullanılmaz. Çünkü Afrika kökenli siyahlar, ülkemizde, Osmanlı'dan beri hep aile içinde ve iş hayatında, sevilen, sempati ile anılan ve "Arap" diye anılan kişilerdir. Geleneksel tiyatromuzda erkekler tarafından oynanan Arap Bacıları hatırlayın.) ve de Hollywood oyuncusu Meghan Markle, Susex Düşesi Lady Meghan yani, dizideki Avukat bürosunda çalışan kızlardan birini oynayan..
İyi de oynuyor üstelik. Çok da şirin.. Prens Harry ile bu dizide oynarken tanışmış.
Nişanlanmışlar, diziye devam etmiş..
Sonunda da evlenmiş..
Benim, adının farkına vardığım gece, dizinin genç erkek kahramanıyla bir ateşli öpüşme sahnesi vardı ki?. O sahne önemli üstelik. O bölümün öyküsü o seksi öpüşme üzerine kurulu.. Anlayın sahneyi..
Kraliçe çıldırmasın da ne yapsın?.
Eee!.. Çıldırma sırası onda.. 71 yaşına gelip hala tahta oturamayan, hala Kral olamayan hala "Prens" Charles'ın çıldırdığı yetmiyor mu?.

***


İşte Hülya!..

Gençlik yıllarımda, ayni gurupta çok oldum, Hülya ile.. Avşar tabii.. Gurubun yıldızı, lideri olurdu hep. Öyle zekiydi. Her defasında bir sürprizle gelir, bizi etrafına toplardı. Anlattığı oyunları oynardık mesela..
Hep gündemdeydi. Hep de gündemde kaldı, o kıvrak zekasıyla..
Son günlerde, bazıları "Kıskananlar çatlasın" şarkısını okutturuyorlar bana gene, Hülya'yı dillerine dolamış..
O da kıs kıs gülüyordur. Bu saldırılar, medyada "Hülya'dan bahsetme sayısı"nı durmadan katlıyor çünkü..
Pazar günü, hemen her gazetede Bodrum'daki konserinden çekilmiş resimleri vardı. Yani bir yığın değişik foto muhabiri, neyse onu çekmiş..
Yani fotoşop, falan filan yok..
Hülya'da bir endam.. 18 yaşındaki güzellik kraliçesini kıskandırır. Hülya'da bir yüz..
Botoksla yüzlerini dondurup, ifadesizleştiren ve hepsi ayni tornadan çıkmış suratlar takınanları deli eder.. Belki onda da bir şeyler var, ama kararınca..
İpin ucunu kaçıranlardan değil..
Yaşa Hülya!..
Bence bir seminer aç.. Hem bu şaşkın botoks, silikon ve ameliyat delisi arkadaşlarına, hem de gençlere.. Öğret, fiziksel ve ruhsal güzellik, kendini üç paralık etmeden, nasıl korunur!.

***


SEVDİĞİM LAFLAR
Hikayeniz, başladığınız yer değil, onu nereye götüreceğinizdir.
Antony Robbins

TEBESSÜM
Elime aldığım kitabı bir türlü bırakamıyorum..
Adı mı?. "Yerçekimini durdurmak!.."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA