Doğu ve Güneydoğu'da 1990'lı yıllarda meydana gelen faili meçhul cinayetlerin ardından sadece öldürülenlerin isimleri telaffuz edildi bugüne kadar. Onların geride bıraktığı eşler ise pek gündeme gelmedi. Batman, Diyarbakır, Van, Urfa, Hakkari, Şırnak, Dersim gibi 12 ilde eşini 'faili meçhul' olan cinayetlere kurban veren 51 kadınla söyleşiler yapılıp, hikayeleri bir kitapta toplandı. Ölü mü sağ mı olduğunu bilmeden, umutla geri dönmelerini bekleyen, henüz 20'li yaşlarında hayatta bir başına kalan kadınların acı dolu öyküleri, Aram Yayınları'ndan çıkan
Ölü mü Denir Şimdi Onlara? isimli kitapta anlatıldı. Gazeteci Saadet Yıldız'ın dört ay boyunca 'sevdikleri mezarsız kalan' kadınlarla röportajlar yaparak hazırladığı kitap, 'Eşlerini kaybeden kadınlar neler yaşadı?', 'Nasıl hayatta kalma mücadelesi verdi?' gibi sorulara cevap veriyor.
ULUSLARARASI ÖRGÜT DESTEK VERDİ
Kitaba katkı sunanlar arasında Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, insan hakları savunucusu avukat Reyhan Yalçındağ ve Cezayir Kayıp Aileleri Girişimi (CFDA) Sözcüsü ve Kayıplara Karşı Avrupa-Akdeniz Federasyonu (FEMED) Kurucusu ve Başkanı Nassera Dotour bulunuyor. Saadet Yıldız, kadınların bir bellek olarak anlattıklarının faili meçhul ve kayıp hikayelerini özetlediğini belirterek, "Gazete sayfalarında; 'Evinin önünde öldürüldü', 'İşyerinden telsizli kişilerce kaçırıldı', 'Askeri helikopterle götürüldü' diye uzayıp giden haber cümlelerinin ardında, hiçbir ifadeye sığmayan tarifsiz acılar kaldı ve onları kimse sormadı. Eşleriyle birlikte aslında bu kadınlar da kaybedildi. Devlet, toplum, aile baskısı sonucu hayatları zorlaştı.Kimi toplum baskısına boyun eğip kayınbiraderleriyle evlendirildi, kimi her türlü baskıya başkaldırarak kendileri olma mücadelesi verdi. Onların yalnızlıklarına dikkat çekmek içir böyle bir çalışma yaptık," diye konuşuyor.
YAŞANANLAR UNUTULMASIN
Kadınların, açtırdıkları kuyuların sorumlularının yargılanmasını istediğini anlatan Yıldız, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Sabah arkasından el salladığınız eşiniz bir daha geri dönmüyor. Akşam sevdiği yemeği yapmışsınız, bekliyorsunuz. Yıllar geçiyor, yemek soğuyor ama o gelmiyor. Kulağınız kapıda, gözünüz yolda bir ömür geçiyor. Bu kadınlar, açtırdıkları kuyuların sorumluları yargılansın istiyor. Diğer kuyular açılsın, Veli Küçük, Cemal Temizöz, Levent Ersöz ve birkaç JİTEM'ciden daha fazlası yargılansın istiyor. Kimsesizler mezarlığında kimliksiz ölüler kalmasın istiyor. Onlar, kaybettikleri kadar, hayatta tutmaya çalıştıkları için de adalet istiyor. Yaşananlar unutulmasın, yeni acılar yaşanmasın istiyorlar."
"Sevgiden de öte aşktı benimki"
Vetha Anyıg 43 yaşında. Urfa Siverekli.
"On sekiz yaşındayken akrabamız Faik Kevci'ye istediler beni. Tanımıyordum Faik'i, ailem 'Olur' deyince, bana söz düşmedi zaten. Tanıdıkça sevmeye başladım. Sevgiden de öte âşık olmuştum. Eşim siyasetle ilgileniyordu. Eşimin kardeşi biz evlendikten bir yıl sonra dağa çıktı. Eşim, kardeşine aynı zamanda babalık da yapmıştı. O yüzden gidişine çok üzüldü. Biraz da bu yüzden polis bizi rahat bırakmıyordu. Eşimi sürekli takip ediyorlardı. Bir gün evi basıp, döve döve gözaltına aldılar. 12 gün işkencede kaldı. Bıraktıktan sonra da takip ve baskı devam etti. 1993 yılının aralık ayıydı. O gün trafolar mı patladı, silah sesi miydi anlayamadık. Birden bire her yer karanlığa gömüldü. Tanımadığım biri sürekli telefonla arayıp Faik'i soruyor ve 'Komşulara git, evde kalma' diyordu. Aynı kişi ağabeyimi de aramış ve Faik'in kaçırıldığını söylemiş. Kendimi sokağa attım. Bağırıyordum ama kimse dışarı çıkmıyordu. Sokak ortasında yere düştüğümü hatırlıyorum. Ne kadar bağırırsam bağırayım, kimse dışarı çıkmadı. Üç ay sonra doğum yaptım. Bir kızım dünyaya geldi. Günlerce kızımın yüzüne bakamamıştım. Ne zaman çok ağlasam ya da zor durumda kalsam, eşimi görüyorum rüyamda. Ağabeyimin evinde kalıyorum. Maddi olarak bana destek oluyorlar ama yetmiyor. Çalışmadığım için kendimi sığıntı gibi hissediyorum. Yaşadıklarımın üzerinden yıllar geçmesine rağmen, o korkuyu üzerimden atamıyorum. Kapıda küçücük bir tıkırtı olsa, sabaha kadar uyuyamıyorum. Eşimin mezarı yok. 15 sene az bir süre değil. Yaşasaydı mutlaka bir haber çıkardı. İnsan cenazesini görmediği sürece umudunu koruyor. Faik için 'öldü' kelimesini kullanamıyorum. Çünkü eşim kayıp, ölü mü sağ mı bilmiyorum."
Bedenimin yüzde 50'si onunla gitti
Adalet Ekinci 46 yaşında.
Teyzesinin oğlu Kazım'la evlendirildiğinde 22 yaşındaydı. Eşi savcı olduğu için şehir şehir dolaştılar. "Yaklaşık iki yıl Silopi'de yaşadık. Bu arada bir de kızımız dünyaya geldi. İsmini Eylül koyduk. İki yılın sonunda da Viranşehir'e döndük. Kazım'ın tayini bu kez de Sivas'a çıktı. Sekiz ay kaldı Sivas'ta. Bu bölünmüşlük beni çok üzüyordu. Sonunda çok sevdiği işinden istifa ederek, Viranşehir'e yanımıza geldi. Oğlumuz Mesut da doğmuş, yeniden bir aile olmuştuk. Onlara iyi bir gelecek hazırlamak için çırpınıyorduk. 8 Nisan 1994; eşimi bizden ayıran tarih. Deniz'e hamileliğimin son günlerini yaşıyordum. Eşim o sabah beni annemlere bıraktı. Doğacak bebeğimiz için alışveriş yapacaktık. Amcamın kızı bir süre sonra büyük bir panikle avluya girdi. 'Korkma, sadece yaralı,' diyordu. Yaralıysa kurtulmaz diye düşünüyordum. İçime saplanan büyük bir acıyla bayılmışım. Hemen hastaneye kaldırmışlar beni. Sakinleştirici yapıp, bir süre kontrol altında tuttuktan sonra çıkmama izin verdiler. Baktım köy yolundayız. İçimden binlerce kez Tanrı'ya yalvarmıştım, ölmemiş olsun diye. Ama ölmüştü. Cenazeden sonra suç duyurusunda bulunduk ama olayın üstünü kapattılar. Zaman zaman, 'Bana bir şey olursa dimdik dur. Beni çocuklarıma anlat' derdi. Onsuz yaşama fikrini dahi aklımdan geçirmek istemiyordum. Bedenimin yüzde ellisi onunla birlikte gitmişti. Üç çocuğuma aynı zamanda babalık yapıyordum. Eşimin ailesi de destek oluyordu. Çocuklarıma ancak büyüdüklerinde anlatabildim babalarının neden öldürüldüğünü. Kazım'la aramızda artık platonik bir aşk var. Çünkü o benim içimde. Bu duygu beni güçlü kılıyor. İntikam duygusuna sahip değilim ama eşimin katillerinin yargılanmamasına çok üzülüyorum."