Kanserde girişimsel radyoloji ile tümörlere nokta atış yapılarak tedavide büyük başarılar sağlandığı açıklandı. Memorial Antalya Hastanesi Girişimsel Radyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Saim Yılmaz, girişimsel radyolojinin klasik radyoloji ihtisasının bir üst dalı olduğunu belirtti. Prof. Yılmaz, klasik radyolojide doktorların röntgen, ultrason, tomografi ve MR gibi yöntemlerle insan vücudunu görerek hastalıklara tanı koyduğunu ancak girişimsel radyologların ise aldıkları ilave bir eğitimle yine aynı cihazları kullanarak hastalıkları ciltten iğnelerle ya da anjio ile damarın içinden ameliyatsız olarak tedavi ettiklerini söyledi. Prof. Dr. Saim Yılmaz, son yıllarda kanserde tanı ve tedavi alanında sağlanan gelişmelerde girişimsel radyolojik işlemlerin çok önemli bir katkı sağladığına dikkat çekti.
KISA SÜREN BİR YÖNTEM
Prof. Dr. Saim Yılmaz, girişimsel radyolojide uygulanan iğne biyopsisi ile ciltten tomografi ya da ultrason kılavuzluğunda tümöre yerleştirilen minik bir iğneden lokal anestezi altında ağrısız olarak 5-10 dakika içinde yapıldığını, hastanın da birkaç saat içinde evine gönderilebildiğini anlattı. Sistemle ilgili bilgi veren Yılmaz, "Vücuttaki herhangi bir tümöre; ultrason, tomografi ya da MR görüntülemesinde bir iğne ile girerek onu tahrip edici bir takım tedaviler uygulanmasına ablasyon adı verilmektedir. Günümüzde ablasyon ya radyofrekans, lazer ve mikrodalga gibi yöntemlerle 'yakarak', veya krioablasyon ile 'dondurarak' ya da elektroporasyon gibi yöntemlerle 'elektrik akımıyla' uygulanmaktadır. Ablasyonda amaç tümörü çevresindeki 1 cm'lik bir alanla beraber tahrip etmektir. Cerrahiden üstünlükleri iğne deliğinden yapılması, hastanın aynı gün evine gidebilmesi ve gerekirse defalarca tekrarlanabilmesidir" dedi.
TÜMÖRE DİREKT KEMOTERAPİ
Damarın içinden yapılan tümör tedavileri arasında en sık kullanılır olanı, intraarteriyel kemoterapi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Saim Yılmaz, "Kasık damarından girilerek, tümörü besleyen damarlar anjiyo ile tespit edildikten sonra, o besleyici damarların içine normalde tüm vücuda verilen kemoterapi direkt olarak enjekte edilir. Böylece tümöre çok yoğun ilaç verildiği için daha fazla etki elde edilebilir, kana da daha az kemoterapi ilacı karıştığı için sağlıklı dokulara yan etki daha az olur. Yöntem genellikle klasik kemoterapiden yeterince yarar göremeyen ya da fazla yan etki oluşan hastalarda uygulanmaktadır" diye konuştu.
İLAÇ TÜMÖRE HAPSEDİLİYOR
Kemoembolizasyonun, karaciğer kanserlerinde ameliyat olamayan vakalarda uygulandığına vurgu yapan Prof. Yılmaz, "Görüntüleme için kullanılan ve yağda çözülebilen kontrast madde kemoterapi ile karıştırılarak karaciğerin atardamarından enjekte edilmektedir. Karışım, kanser hücrelerinin sevdiği bir maddedir ve sağlıklı hücrelerden çok kanser hücreleri tarafından emilir. Kontrast madde ve ilaç tümöre enjekte edildikten sonra tıkayıcı küçük taneciklerle damar tıkanarak bu sayede kemoterapili maddenin tümörden uzaklaşması engellenmekte ve damarları tıkandığı için de tümör dokusunda oksijen azlığı oluşmaktadır. İşlem sayesinde, hem tümörü besleyen damarlar tıkanmakta hem de tümörün içerisine normal vücuda verilen dozun çok üzerinde kemoterapi ilacı tek seansta hapsedilmiş olmaktadır" ifadelerini kullandı.
ATARDAMARDAN GİRİŞ
Radyoembolizasyonda, karaciğerin atardamarına ya da tümörü besleyen damarlara anjiyo yöntemiyle girilerek radyoaktif madde ile yüklenmiş çok küçük tanecikler enjekte edildiğini belirten Prof. Dr. Saim Yılmaz, bu taneciklerdeki radyasyonun birkaç milimetrelik bir alanda etkili olduğunu ve normal karaciğer ile çevredeki sağlıklı dokulara zarar vermediğini sözlerine ekledi. Prof. Dr. Saim Yılmaz, bu yöntemin şimdilik sadece karaciğer tümörlerinde kullanıldığını, böbrek ve diğer bazı organlarda da deneme aşamasında olunduğunu kaydetti.