Sorularımızı ülkemizin ünlü tarihçileri yanıtladı. Prof. Dr. Edhem Eldem ve Prof. Dr. Christoph Neumann daha çok Osmanlı tarihine ilgimizi, Prof. Dr. Fatmagül Berktay kadın tarihine kayıtsızlığımızı, Doç. Dr. Cemil Koçak ve Doç. Dr. Hakan Erdem yakın tarihimizle nasıl yüzleştiğimizi yorumladı. Piyasaya çıktığı günden beri çok satan NTV Tarih'in yaratıcıları Mustafa Alp Dağıstanlı ve Gürsel Göncü de "popüler" eleştirilerini ve başarılarının sırrını anlattı.
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Leyla Neyzi'nin, "Ben Kimim? Türkiye'de Sözlü Tarih, Kimlik ve Öznellik" kitabında, sözlü tarih çalışması kapsamında görüştüğü, 1916 doğumlu, İzmir'in en köklü ailelerinden birinin üyesi Gülfem İren, tanığı olduğu İzmir yangınını anlatırken resmî tarih ile insanlığı arasında nasıl gerildiğinin ipuçlarını verir. Önce "O fuarın olduğu yer binlerce Ermeni, Rum ve Yahudi'nin barınağı. O temizliği yapmak için onu yaptılar. Başka türlü bir cumhuriyet kurulamazdı" der. Ardından "Olmalı mıydı böyle bir şey, olmamalı mıydı, onu hâlâ düşünürüm. Bizim vatan topraklarımız diyoruz, evet çok şükür bugüne, ama bizim olduğu kadar onların da memleketi" itirafını yapar. Yakın tarihimizin "tabu" konularından biri İzmir yangını ve Rumlardır, diğeri ise kuşkusuz Ermeniler…
"Tarihin Arka Odası" programında Pelin Batu "Ermenilerin de acılarını anlayabilmekten" söz edince neler olduğunu çoğumuz biliyoruz. Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'nın tacizleri, Batu'nun ağlamasına sebep oldu. Türkiye'nin içinden geçtiği karışık dönemde tarih belki de hiç olmadığı kadar popüler, ancak popülerleştikçe sap ile saman birbirine karışıyor. Gülfem İren'e dair verdiğim örnekten medyada kimse bahsetmiyor mesela, Pelin Batu'nun ağlaması tartışılırken nedense tarih-iktidar-kadın ilişkisi tartışması gözden kaçıyor. Bu yüzden ünlü şair Paul Valery belki de haklıydı diye düşünüyor insan, tarih "insan beyninin kimyasınca oluşturulan en tehlikeli madde"dir, çünkü "düş gördürür, ulusları sarhoş eder, onları yanlış anılarla yükler, (…) dar görüşlü, çekilmez kılar, boş böbürlenmelerle doldurur". Neyse ki artık "ulus"un, aslında politik, ekonomik ve tarihsel olarak kurgulanan bir topluluk olduğunu, okulların yaratılan "ulusal tarih"in propagandasının mekânları hâline geldiğini biliyoruz. Uluslar yaratılırken, tarihçiler milliyetçilik aracını kullanarak aslında tarihi yeniden yazdılar. Çünkü, Eric Hobsbawm'ın sözleriyle "bir ulusu yaratan tarihtir, bir ulusu diğer uluslar karşısında meşrulaştıran tarihtir"; "siyasetle her zaman iç içe" olan tarihçilik, bu yüzden "milliyetçiliğin ayrılmaz bir parçası" hâline gelir. Bu konuda Patrick Geary'nin "The Myth of Nations" (Ulusların Mitleri) kitabında Avrupa uluslarının tarihi için yaptığı yorum, maalesef Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli: "Milliyetçi ideolojinin aracı olarak, Avrupa devletlerinin tarihi bir başarılar öyküsüdür. Fakat bu yaklaşım tarihimizi, popüler bilincin çok derinlerine yerleşen etnik milliyetçiliklerin zehirlediği bir çöplük hâline getirmiştir."
Tarihin tarihi
İşte tam da bu tespitteki durum dünyada ve Türkiye'de çözülmeye, üniversitelerde milliyetçilikten azat tarih araştırmaları yapılmaya, alternatif tarihler kamuoyunda yer bulmaya başlamışken, endişe verici bir gelişme oluyor. "Milliyetçi" tarihçilik, popüler tarih adı altında medyada kendine muazzam yer buluyor. Bu durumun yorumunu, tarihe artan ilginin sebep ve sonuçlarını tarihçilerle yaptığımız röportajlarda okuyabilirsiniz. Ancak bu noktada biraz tarihin tarihine bakmak gerekiyor. Yaklaşık 50 yıl öncesine kadar tarih "politik tarih" ile eş anlamlıydı; diplomasi, askerî ve düşün tarihi önemliydi, yani tarih yönetici üst sınıftan erkeklerin, askerlerin, kahramanlıkların ve savaşların kronolojik anlatımından ibaretti. 1960 ve '70'lerde yaşanan değişimlerle sosyal tarih ön plana çıktı ve sıradan insanın da tarihin öznesi olabileceği kabul görmeye başladı. Bu süreçte Henri Lefebvre, Fernand Braudel, Marc Bloch, Georges Duby gibi Annales ekolünün tarihçileri, "tarih bir kurgudur" diyen Hayden White'ın dile dönüş hareketi ve post-yapısalcı söylemler katkıda bulundu. Kültür tarihi, Peter Burke'nin aynı adlı kitabında belirttiği gibi "yeniden keşfedildi". Ancak içinde sıradan insanların hikâyelerinin de olduğu bir tarih yazabilmek için onların hikâyelerini tarihe eklemek kuşkusuz yetmiyor, çoğu kez tarihi farklı bir gözle, yeniden yazmayı gerektiriyor. Feminist tarihçilik özelinde bu nokta özellikle önemli ve Türkiye'de sadece popüler tarihin değil, akademik tarihçiliğin de büyük bir eksikliğine işaret ediyor. Prof. Fatmagül Berktay, "Tarihin Cinsiyeti" kitabında, Virginia Woolf'un 1929'da kadınların "kendine ait bir tarih"e sahip olmasının gerekliliğinden bahsetmesinden önce Halide Edip'in 1913'te aynı talebi dile getirdiğini vurguluyor. Oysa medyada resmî tarihe alternatif tarihler yazılabilse de, nedense Halide Edip'in Kurtuluş Savaşı'na, Türk modernleşmesine ve Atatürk'e dair "alternatif" anıları hâlâ görmezden gelinebiliyor.
Belki de sorun Türkiye'de ABD'li Howard Zinn kadar "militan bir tarihçi"nin olmamasıdır. Ölen tarihçiyi Noam Chomsky NTV Tarih'in Mart 2010 sayısında şöyle anlatmıştı: "Öncelikli kaygısı, tarihin kaydettiği 'o büyük anların' köklerinde yatan 'meçhul insanların sayısız küçük eylemleriydi'". Belki de bizim tarihçilerimizin çoğu hâlâ, Lucien Febvre'nin "Kuşkusuz tarih yazılı belgelerle yapılır. Ama yazılı belgeler yoksa onlarsız da yapılabilir ve yapılmalıdır. Sözlerle de tarih yapılabilir. Resimlerle de" sözlerine katılmıyor. Aslında dünyada artık tarihin "salt kurgu" olduğundan, hatta sonunun gelmesinden bahsediliyor. Bu ve tarihe dair birçok soruyu tartıştığı "Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı" kitabında George G. Iggers, "Elbette her tarihsel anlatı bir kurgudur, ama tarihçi ile geçmiş arasındaki diyalogdan doğan bir kurgu, boşlukta değil, akla uygunluk ölçütlerini paylaşan sorgulayıcı zihinlerden oluşan bir topluluk içinde ortaya çıkar" diyor.
Türkiye'de kimlikler ve azınlıklar etrafında kıyametler kopar, popüler tarihte "öteki" hep yeniden üretilirken, bu ülkenin, özellikle salt Türk değil, çok kültürlü Osmanlı geçmişini merak edip yarınına dair içgörü ve umut sahibi olmak isteyenlere, yazıyı Claude Lévi-Strauss'un "Irk, Tarih ve Kültür" kitabından yapacağım uzun alıntıyla bitirmem eminim çok iyi gelecektir: "Tekdüzeliğin ve tekbiçimliliğin tehdidi altındaki bir dünyada (…) kurtarılması gereken çeşitlilik olgusudur; yoksa her tarihsel dönemin ona verdiği ve hiçbirinin kendisinin ötesine geçemediği tarihsel içerik değil. Dolayısıyla uç veren buğdaya kulak kabartmak, gizli kalmış potansiyelleri yüreklendirmek, tarihin saklı tuttuğu tüm birarada yaşama eğilimlerini dürtüklemek ve ayrıca alışılagelmiş şeyler sunması kaçınılmaz olan bütün bu yeni toplumsal ifade biçimlerini şaşırmaksızın, tiksinmeksizin, karşı çıkmaksızın karşılamaya hazır olmak gerekmektedir. Hoşgörü, olmuş ya da olan her şeyin bağışlandığı hülyalı bir tutum değildir. Hoşgörü, önceden görmeye, anlamaya ve isteyeni istediği yere yükseltmeye dayanan dinamik bir tutumdur."
Prof. Dr. Christoph Neumann:
"Mazi bağımsızdır ama tarih değil; çünkü soruyu biz soruyoruz…"
Kısa süre için Türkiye'de bulunan, Münih'teki Ludwig Maximilian Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Neumann ile Beylerbeyi'nde keyifli bir söyleşi yaptık.
Türkiye'de her şey nasıl oldu da bu kadar açık tartışılmaya başlandı?
Özellikle dönüm noktası, Boğaziçi ve Bilgi üniversitelerinin ortak düzenlediği ünlü Ermeni sempozyumuydu. O zamana dek bu gibi konular marjinal bir biçimde dillendiriliyordu. Ermeni konusu konuşulmaya başlandığı andan itibaren zaten diğer şeyler geliyor.
En büyük tabu mu?
Evet çünkü çok acılar ve korkular var. Bu ülkede kimse acılardan söz etmeyi sevmez. Tarih de yüzleşmeyi içermiyor. Aslında tarih bu ülkede bildiğim birçok ülkeden daha önemli. Kimin haklı olduğuna karar vermek için maziye bakılıyor, devlet de siyasi aktörler de meşruiyetlerini mazide arıyorlar. Tarih bu ülkede iktidarların aracı olarak kullanılagelmiş.
Osmanlılarda da böyle mi?
Osmanlılarda başlıyor. 15. yüzyılda çok sesli bir yapı var. Âşık Paşazade gibi merkezde olan bir yazar bile anlatısına muhalif sesleri dâhil ediyor. 16. yüzyıldan sonra modern anlamda kamuoyunun ortaya çıkmasıyla başlıyor, zamanla alternatif anlatılar meşruiyetlerini hızla yitiriyor. Bugün Türkiye'de bilimsel tarih ben doğruyum başka doğru yok diyor.
Osmanlı tarihi nasıl popüler oldu?
70'li yıllara dek yaygın yaklaşımda, erken Türk tarihi, meşru olmayan bir Osmanlı tarihi ve erken Türk tarihinin devamı olan Cumhuriyet tarihi vardı. Kafesçioğlu'nun Osmanlılara dair "onlar Müslüman'dı" yorumu çok önemliydi çünkü bu ülkede İslam ve milliyetçilik çok iç içe. Osmanlı'nın İslamî bir devlet olması, birdenbire meşru bir zemin buldu ve Osmanlı tarihi sevilmeye başlandı. Aynı zamanda dünya genelinde Osmanlı tarihi çok haklı bir yükselişe geçti. 80'lerden beri arşivler açıldı. Milliyetçi Osmanlı tarihçiliği ile geri kalan Osmanlı tarihçiliği birbirine paralel ama birbirinden kopuk gelişti.
Şimdi durum nasıl?
Bana çok acı veren şekilde hâlâ çok kopuk. Paralı, İngilizce tedrisat yapan üniversiteler ile Anadolu üniversiteleri arasında uçurum var. Çok az insan var ki bu iki dünya söylemi arasında haberci olarak gidip gelebilsinler.
Popüler tarih milliyetçi Osmanlı tarihine mi diğerine mi ait?
Türkiye'deki ana akım olan milliyetçi tarihe ait tabii. Sayısal olarak çok bariz bir üstünlük var ve bu kendi ifadesini buluyor. Bir de medya şirketleri tarih için başına iş açmak istemiyor. Birisi gidip Kurtuluş Savaşı zamanını bir Kürt askerinin perspektifinden anlatan bir film çekse medyada kendine kolay yer bulur mu? Sınırlar o kadar belirgin ki, aradaki duvar çok kalın. Çok eleştirel olmayan Mustafa filmi bile fırtınalar kopardı. Sonuçta popüler kültür beklentileri yerine getirir.
Halk milliyetçi tarih mi bekliyor o zaman?
Başka bir şey bilmiyor ki. Bir beklenti de bugün hakkında bir şeyler öğrenmek tabi. Hâlâ milletin kendi kendini konumlandırma sorunu var ve tarih bir biçimde bunun için kullanılıyor. Bir de Türkiye'de sadece Türk milliyetçiliği yok, Kürt milliyetçiliği de var. Orada başka beklentiler var.
Tarihi insanlar yazıyorsa ve tarih bir anlatıysa sıradan bir insan tarihe dair gerçeği nasıl öğrenir?
Kötü bir haber ama bence mazi ile ilgili bir gerçek kalmadı. Geçmiş ulaşılmaz bir şey. Bugünkü bilim bir tek doğru değil, doğrular üzerine inşa edilir. Kesinlikler yerine muhtemellikler konmalı, işimiz gücümüz bu.
Mesela Dersim katliamı hakkında herkes farklı bir şeyler yazıyor. Bunları seyreden ve okuyan bir insanın hangi anlatı aklına yatarsa o mu tarih oluyor?
Genellikle böyle. Murat Bardakçı'nın programını seyreder veya seyretmezsin. Dünya görüşüne göre Taraf veya Vakit alırsın.
Tarih o zaman insanın dünya görüşünden bağımsız değil mi?
Mazi bağımsız ama tarih bağımsız değil, çünkü soruyu biz soruyoruz. Sıradan okur safsata ile iyi bir tarih anlatısı arasındaki farkı çok zor bulabilir, çünkü 12 sene Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına tâbidir.
İyi tarihçi ile kötü tarihçi arasında ne fark vardır?
İnsan seyrettiği veya okuduğu şeyi sevmezse onun iyi olduğunu farkedemez zaten. Seyrettiğini sevdiyse, "kendi görüşümün tam tersini savunsam bunu hâlâ iyi bulur muyum?" sorusunu sorar. Cevabı hâlâ "iyi" ise iyi tarihçilikle karşı karşıyadır.
Prof. Dr. Fatmagül Berktay:
"Eleştirel tarihçilerimizin dahi barajı toplumsal cinsiyet"
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, feminizm üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Fatmagül Berktay ile üniversitedeki odasında söyleştik.
"Tarihin Cinsiyeti" kitabınızda, feminist tarihçiliğin ilk aşamada var olan ünlü kadınların tarihe eklenmesiyle katkıda bulunduğunu, sonraki aşamada hayatın her alanına feminist bir perspektifle bakmaya evrildiğini yazıyorsunuz. Türkiye'deki tarihçilik hangi aşamada?
Akademik tarihçilik, hele taşra, kadınları tarihe eklemek konusunda bile çok geride. Dünyada artık toplumsal cinsiyet analizini her türlü sosyal bilim araştırmasının içine katmak önemli. Sadece feminist tarihçiler değil, erkek tarihçiler de böyle çalışıyor. Oysa bunu Türkiye'de sadece feminist tarihçiler yapıyor. Zaten onlar ilk aşamayı çoktan geçtiler, ama diğer tarihçilerle aralarındaki makas da açılıyor, dolayısıyla Türkiye'deki tarihçiler ile dünyadakiler arasındaki makas da açılıyor.
Popüler tarihte bu sorun nasıl anlam buluyor?
Türkiye'de tarihe olan merakın artmasının iyi yanı var, toplum bir anlamda kendi tarihiyle yüzleşmek zorunda kalıyor ve bazı sorular ortaya çıkıyor. Ama bu sorulara dürüst, açık ve problemleri ortaya seren cevaplar üretilmiyor. Popüler tarih de burada çok önemli bir araç ve klişeleri, biraz da zamana uydurarak yeniden üretiyor. Bir şeyler değişiyor ama zihniyet kalıpları aynı kalıyor. Kadın konusunda bu çok bariz. Ataerkil değer yargıları, insanların o kadar derinine işlemiş ki, kendisini modern, aydın, demokratik sayanlar için dahi bu geçerli.
Kadınlar tarihin konusu olunca da nesneleştiriliyor. Mesela kadın sultanlar, güzellikleriyle, entrikalarıyla konu oluyor…
Burada tabii, tarihi kim yazıyor, kim yeniden üretiyor, kim popülerleştiriyor sorusunu sormak lazım. Özne nesne ilişkisi var, bu da iktidar ilişkisi demek. Tarihi yapan özneler tarihi yazmak durumundalar. Mesela taşra üniversitelerinde birçok erkek eleştirel bir perspektif olmadan kadınların tarihini yazıp, bunun üzerinden rant elde etmeye çalışıyor, "bunu da biz biliriz" mesajı veriyorlar.
Türkiye'de tarih erkeklerin alanı olarak mı görülüyor?
Tabii. Bu alana giren kadınların sayısı son zamanlarda arttı ancak toplumsal cinsiyet analizini yapmak için kadın olmak gerekmiyor. Birçok tarihçi kızacak belki ama başka alanlarda çok sorgulayıcı olabilen, kendilerini muhalif olarak gören tarihçilerin de bir gözlerinin kör olduğu nokta bu. İnsanın iki gözü açık olmazsa sorgulayıcı ve eleştirel bir tarihçi olunamaz.
Kadın tarihçiler sessiz kalarak biraz meydanı erkeklere bırakıyorlar mı?
Bu öncelikle takat ve güç meselesi. Bir de insanın kamusal aydın olmak derdinin olmasıyla ilgili. Bence kamusal aydınların popülarize etmekten ziyade tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak, dürüst davranmak konularında yazıp çizmeleri ve toplumu zorlamaları gerekiyor. Özellikle içinde olduğumuz dönem bu açıdan tayin edici.
Türkiye'de feminist tarihçiliğin gelişmemesi, sosyal tarihin gelişmemesiyle alakalı mı?
Elbette, sosyal tarihçilik feminist tarihçilikle aynı mecrada gidiyor ama özel bir bilinç olmayınca o da kadınları dışlayabiliyor. Toplumsal cinsiyet analizinin sosyal tarihte de yer alması çok önemli.
Doç. Dr. Hakan Erdem:
"Tarih okumak için şarlatanların kapısına gitme!"
Sorularımızı e-posta ile cevaplayan, Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Erdem, "Tarih-Lenk" adlı kitabında tarih adı altında yapılan yanlışları anlatmıştı.
Tarihe ilgi neden artıyor?
Toplum olarak sosyal değişmenin çok ivme kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Değişim döneminde insanlar kim olduklarını, geçmişlerini, dahası, ileride nasıl bir toplum olacağımızı merak ediyorlar. Her şeyin bir tarihi var sonuçta.
Resmî tarih, tarih bilimine nasıl bir zarar verdi?
1930'larda tarih disiplinine bu ülkede devlet eliyle çok ağır bir müdahalede bulunulmuş. İler tutar tarafı olmayan "tarih tezleri" geliştirilmiş. Cılız da olsa uyarılarda bulunan tarihçilerin neredeyse linç edilmediği kalmış. Biz bu korkunç müdahalenin tam bir akademik değerlendirmesini yapmayı bir kenara bırakın, verdiği hasarın tespit çalışmasını bile yapmadık. Üstelik 2010 yılında okullarda 1930'lardan kalma, kargaların bile güleceği türden ikinci, üçüncü kuşak hurafeleri okutuyoruz.
Popüler tarihçiliğimiz ne durumda?
Belki de okul kitaplarındaki dehşetli tarih anlatımlarından hiç tatmin olmayan hatta enikonu bunalan insanlar "bize söylenmeyen gerçek tarihin" peşine düşüyorlar. Bu ihtiyaca cevap verdiği iddiasıyla ortalıkta dolaşan epey bir medya tarihçisi var. Kimisi daha düzgün davranır, belirli bir konuyu duyarlı bir şekilde popüler hâle getirirken bazılarının etik ölçütleri hiç gelişmemiş. Fikirlerini yağmaladığı tarihçilerin adını anmak bir yana dursun; bir de "üniversitede araştırma yapılmıyor, gerçek tarihi bakın ben sunuyorum size" diye fırça atanları da var.
"Tarihsel gerçek" var mıdır?
Tabii ki vardır, tarihçiler tarihsel gerçeği hem de bilimsel metodoloji kullanarak saptamaya çalışan kişilerdir. Yalnız "tarih", tarihsel gerçeğin ta kendisi değil, o gerçeğe bir yaklaşımdır çünkü tarih, geçmişle aynı değildir, geçmişin yazılı bir anlatımıdır.
>> Tarihle ilgili kitapları seçerken ne yapmak gerekir?
Ciddi emek mahsulü, gayet de okunabilir çalışmalar var. Bu işin amatörleri bir efsane yarattılar, güya akademik tarihçiler çok anlaşılmaz yazıyorlarmış, külliyen uydurma ve göz korkutması. Yazanın kim olduğuna ve nasıl yazdığına bakmalı.
Doç. Dr. Cemil Koçak:
"Popüler tarih, resmi tarihin kozmetik yönü olarak gündeme geliyor"
Son yıllarda yaşanan tartışmalarda resmî tarih tezi yavaş yavaş çöküyor. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?
Resmî tarihin betonlaşmış anlatımı ve bu anlatımın dışındaki her türlü geçmiş bilgisini hasıraltı etmesi, bir yandan toplumun kendi iç hafızasına karşı gelemiyor, çünkü toplum bütün resmî öğretiye karşın elbette kendi yaşadıklarını gayriresmî olarak aktarmaya ve hatırlamaya devam ediyor, diğer yandan da bu öğretiyi sorgulayan ve eleştiren yeni tarihçilik karşısında rekabet edemez konumda bulunuyor. Resmî öğretiyi nesilden nesile adeta zorla, yani resmî eğitim kurumları aracılığıyla ve resmî ideolojiyle aktarmanın dışında bir araç da bulunmuyor. Uydurukçu geçmiş ile geçmişin yeniden ve eleştirel gözden geçirilmesi yan yana geldiğinde ise, uydurukçu tarih anlayışı bu mücadeleden bir hayli yara alarak çıkmak zorunda.
Ana akım medya tarafından sunulan popüler tarih, sizce nasıl sorunlara sahip?
Aslında resmî tarihin hüviyetinden sıkılmış fakat onun anlatısına da aykırı olmayan bir "renkli ve canlı tarih", popüler tarih denince akla gelen yöndür. Bu anlamda geçmişi sorgulamadan, yalnızca öykülerden ibaret bir tarih ortaya konuyor. Fakat daha fenası, popüler tarih de resmî tarihin uydurukçuluğuna eklemleniyor. Bize öyküler değil, tarihsel bir değerlendirme lazım oysa. Popüler tarihin, böyle olmayan ve hem akademik düzeyini yitirmeyen ve hem de resmî tarihin tamamen dışına çıkabilen türleri daha az olmakla birlikte filizlendi. Bu anlamda bu iki farklı popüler tarih anlayışı da rekabet hâlinde.
Tarih bilinci ile demokrasi arasında bir ilişki var mı?
Tarihin tartışılmaya başlanması ile ülkenin özgürlük ve demokrasi yolunda aldığı mesafe arasında birebir ilişki kurulabilir. Bu anlamda ülkemizde tarihçiler, yeni tarih anlayışları ile demokrasinin gelişmesine ve genişlemesine katkıda bulunurken, özgürlük atmosferi de, diğer yandan yeni ve eleştirel bir tarih anlayışının gelişmesine itici kuvvet olabiliyor.
Yakın tarihimize meraklı, sıradan bir insan "tabu" konulara dair gerçeğe ulaşmak istiyorsa, sizce ne yapmalı?
En zor soru; çünkü güç... Kime inanacaksın? Ama zaten tarihin bilgisi inanç konusu olamaz! Önce şunu sormalıyım: "İnançlarınızı değiştirmeye hazır mısınız?" Yanıtınız olumlu ise, ikinci soruya geçebilirim: "Size neyi gösterirsem, bildiklerinizin yanlış olduğunu kabul etmeye hazırsınız?" Ya da hazır mısınız? Yanıtınız olumsuzsa, daha fazla ilerlemeniz mümkün değildir. Tarihin bir otopsi olduğunu ve altından ne çıkacağını bilememe "risk ve tehlikesi"ni göze alarak, bilgilerinizin boyutlarını genişletmeye hazırsanız mesela, bu konularda okuduğunuz ne ise, onun karşıtı olarak yazılmış metinleri de okumalısınız. Yabancı dilde yazılanları, Türk düşmanı kategorisine sokmadan, okumaya hazır mısınız? Bütün bu sorulara evet yanıtı vermeden, zaten okumanızda bir fayda olmaz. Sonuçta hiçbir zaman size bir kitap ya da bir tarihçi gerçeği söyleyemeyecek, pek çok şey okuduktan sonra vicdani bir değerlendirme yapacak ve bir kanaate ulaşacaksınız, hepsi bu kadar basit.
Çok satan tarih dergisi NTV Tarih'i, yaratıcıları anlattı:
"Halil İnalcık dergiyi okuyup kendisi yazmak istedi"
NTV Tarih dergisi, piyasaya çıktığı günden beri gündemde. Beklenenin çok üzerinde ilgi ile karşılaşan, geçen yıl her ay ortalama 45 bin satan derginin hayranı çok, popüler tarihe yöneltilen "tarih magazini" eleştirilerinden de nasibini alıyor. Biraz başarısının sırrını, biraz da popülerliğin, tarihçilerin işaret ettiği tuzaklarına karşı tutumlarını meraktan NTV yayın direktörü Mustafa Alp Dağıstanlı ve derginin genel yayın yönetmeni Gürsel Göncü'nün kapısını çaldık. Dağıstanlı, tarih dergisi projesinin uzun süredir olduğunu, gerçekleştirme aşamasında Göncü ile buluştuklarını söylüyor. Başlangıçta tarihçilerin kimi projeye inanmış, kimi ise "çok hayalcisiniz" diyerek mümkün görmemiş. Dağıstanlı ve Göncü Necdet Sakaoğlu'nun desteğinin bu süreçte onlara çok yardımcı olduğunu belirtiyor. Göncü yola çıkarkenki amaçlarını şöyle özetliyor: "Öyle bir tarih dergisi yapalım ki en az lise mezunu bir insanın anlayabileceği dilde olsun, niş bir dergi olmasın, çok satsın, içi sabun köpüğü olmasın. "Bu amaçlara ulaştınız" dediğimde cevabı net: "Gözümüz daha da yukarıda. Bu derginin en az iki katı satabileceğini düşünüyoruz." Popüler tarihin tuzaklarına düşmeden bunun nasıl olacağını sorduğumda ise, tarih dergisinden ziyade "tarih kültürü dergisi" olduklarının altını çiziyor Göncü: "İddiamız, tarih bilinci vermek. Daha önce bilinmeyen, az veya yanlış bilinen konuları ele alıyoruz. Ayrıca konuyu günümüze taşıyoruz, olayın geçtiği yerlere giderek çekim yapıyoruz ve okuyucunun zihninde canlandırmaya çalışıyoruz". Bu nokta önemli, çünkü bilen bilir, dergicilikte görsel çok mühim bir problemdir. Göncü, Türkiye'nin en önemli koleksiyonerleriyle çalıştıkları için bu sorunu yaşamadıklarını belirtiyor. "Hangi konuyu kimin yazacağı" gibi çetrefilli bir sorunun da üstesinden, "o konunun tutkunu, o konuyu yaşayan, kendisi için mesele etmiş insanları" bularak geldiklerini ekliyor. Görüştüğüm tarihçilerin, Türkiye'de tarihin siyaset ve ideoloji ile çok iç içe olduğunu belirttiklerini, bu tehlikelerden nasıl korunduklarını sorduğumda da net bir cevap alıyorum: "Siyasi etkiler, ideolojik etkiler o kadar pespayeleşti ki… Tarihin, işine gelen şekilde alıntılanması durumu o kadar yaygın ki, insanın sersem olması lazım". O zaman sizin okuyucunuz bilinçli, diyorum, "çünkü tarihçiler, popüler tarihin okuyucunun taleplerini gözettiğini söylüyor". Dağıstanlı sözü alarak kendinden emin bir şekilde açıklıyor: "Biz insanları şuraya ya da buraya yönlendirmek istemiyoruz, olan şey neyse onu anlatmak ve ortalıkta uçuşan bilgimsi şeylerin içini doldurmak istiyoruz. Tarihçilere çıkmıyor bu dergi, ama hepsi itiraf etmese de tarihçilerin de okuduğu bir dergi. Halil İnalcık dergiyi okuyup kendisi yazmak istedi." Uzayan sohbetin sonlarına doğru ağırlıklı konu aslında, sosyal tarihe ve elbette kadınların tarihine neden az yer verildiğine dair sorumdu, ki Göncü'nün cevabının yorumu size kalmış: "Aslında bu konulara girmek istiyoruz ama problemli. Bir kere sosyal tarih alanında Türkiye'de çalışan çok az uzman var. Günümüzle bağlantısını kurmak çok zor".
Gökçen B.DİNÇ / Bu yazı 15.04.2010 AKTÜEL 215'nci sayıda yer almıştır.