Elinde küçük bir bavulla, Urfa'nın Siverek ilçesine, oradan da Demirci Köyü'ne giderken, öğretmen Emre Aydın'ın kim bilir ne hayalleri vardı. Hayatında hiç köye gitmemişti, hatta memleketin doğusuna bile geçmemişti. Ama ne fark ederdi ki? Küçükken o da hepimiz gibi öğrenmişti, gitmesek de görmezesek de bütün köyler yemyeşildi. Üzerinde tahtadan bir köprünün olduğu, iki dağın arasından kıvrıla kıvrıla geçen bir dere her köyde vardı. Geniş avluları olan evlerde insanlar, kuş sesleri arasında yaşayıp gidiyordu. Ve tabii herkes Türkçe konuşuyordu. Minibüs, taşlı köy yolunda sarsıla sarsıla giderken, bu güzel köy tablosu da öğretmen Emre'nin belleğinden yavaş yavaş silinmeye başladı. Çünkü gördükleri hiç de öğrendikleri gibi değildi. O ünlü köyün deresi nedense hiç gözüne ilişmemişti. Etrafta hep çorak arazi görünüyordu. Ve insanlar anlamadığı bir dilden konuşuyordu. Bir roman kahramanı sanmayın öğretmen Emre'yi. O, içimizden biri... Denizli'de doğup büyümüş, ailesinin, özellikle annesinin fedakârlığı sayesinde 19 Mayıs Üniversitesi Amasya Eğitim Fakültesi'nde okumuş. Mezun olduktan sonra da "Devlet beni nereye atarsa orada görev yaparım," dediği için Demirci Köyü'nün yolunu tutmuştu... Öğretmen Emre'yle, Altın Koza Film Festivali'nin favori filmleri arasında bulunan
İki Dil Bir Bavul belgeseli sayesinde tanıştığımızda, tabii o ilk günün şaşkınlığını üzerinden atmıştı. "Ben hayatımda hiç köye gitmemiştim. Türkiye'nin bir köyünde öğretmenlik yapacağımı biliyordum. Ama bir köyde yoksulluğun, geri kalmışlığın bu kadar sert olacağını düşünmemiştim. Gerçek, bir tokat gibi çarptı suratıma. Köye ilk gittiğimde evde su yoktu. Kuyudan su çekiyordum. Elektirik sık sık kesiliyordu. Bunlar, bu zamanda, bu çağda nasıl olabilir diye düşünüyordum. İnsan yaşamadan anlamıyor," diyor öğretmen Emre, üç yıl öncesine döndüğümüz zaman. Hep şehirde yaşamış Aydın. İşçi bir ailenin en büyük oğlu, iki de kız kardeşi var. Küçükken öğretmen olmayı kafasına koymuş. Bildiklerini insanlara aktarmanın önemini fark etmiş çünkü. Lisede öğretmenleri de ondaki cevheri görüp bu kutsal mesleğe yönlendirmişler. Üniversiteye başlayınca, annesi de onu okutmak için çalışmaya başlamış. Yani hayatın zorlu şartlarına alışkın. Memleketin doğusuna da hiç gitmemiş. "Doğu'ya ilişkin bildiklerim, medyadan ve insanların anlattıklarından ibaretti," diyor. Kuralar çekilip Siverek'e tayini çıktığı zaman arkadaşları "Hayırlı olsun," yerine geçmiş olsun der gibi "Hayırlısı olsun," demeye başlayınca biraz işkillenmiş ve ürkmeye başlamış. Tabii köye geldiği zaman gördüğü manzara onu hepten korkutmuş, hatta biraz da kızdırmış. Çünkü üniversitede bir köyde öğretmenlik yapma konusunda ders verilmiş ama karşılaşacağı manzara hiç anlatılmamış. Bir ara istifa etmeyi düşünmüş. Ama aklına annesinin onu okutmak için yaptığı fedakârlıklar gelince hemen bu düşüncesinden vazgeçmiş. Ve bardağın boş tarafı yerine dolu tarafını görmeye çalışmış. Demirci Köyü sakinleri ona hemen sahip çıkmışlar. İlk günlerde onu hiç yalnız bırakmamışlar. Fakat bu sefer başka bir sorun baş göstermiş: "Dil problem oldu. Köyde herkes Kürtçe konuşuyor. Büyükler Türkçe biliyor ama şivelerini çözmek zor. Ama zamanla alıştım. Sohbetler biraz tarzanca oluyordu ama sonuçta diyalog kurabildim." Hem idealist hem de iyimser olsa da öğretmen Emre'nin, hayatında tek kelime Türkçe bilmeyen Kürt çocuklara Türkçe öğretmesi gerekiyordu. Aslında yıllardır yaşanan ve belki de herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bu sorunla başa çıkmanın yollarını araştırmış. İlk iş sınıfta Kürtçe konuşmayı yasaklamak olmuş: "Dil ciddi problemdi, öğrencilerle anlaşamıyorduk. Hiç Türkçe bilmiyorlardı. Ben de Kürtçe bilmiyorum. Onlarla vücut dili ve el hareketleriyle anlaşıyordum. Otur deyince oturmuyorlar, anlamıyorlar çünkü. Ama sevimli gözlerle bana bakıyorlar. Ben de el haretimle oturmalarını söylüyordum." Sınıfta erkek öğrencilerin sayısının fazla olduğunu fark etmesi fazla zaman almamış. 'Kız çoçukları okula gitmese de olur' zihniyetiyle mücadele etmek için aileleri ikna turuna çıkmış. "Onlar da sizin evladınız, cahil mi kalsınlar," diyerek bu turda başarılı olmuş. Sınıf mevcudunda kız çocuklarının sayısı birden artmaya başlamış. Fakat sadece çocuklara değil, büyüklere de Türkçe öğretmek gerek diye düşünmüş. Öğretmen Emre "Köyde okumayan çoktu. Özellikle kadınlar hiç Türkçe bilmiyor. Okula gitmemişler. Hayatları boyunca köyden dışarı çıkmadıkları için Türkçeye ihtiyaç da duymamışlar. Ama bütün bunlara rağmen okumadıkları için pişmanlık duyuyorlar. Bunu fark edince köydeki kadın ve gençlere okuma yazma kursu açtım. Gerçi kadınlar pek gelmedi ama gençler epey ilgi gösterdi." diyor.
İki Dil Bir Bavul'un yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan ile göreve başladığı zaman tanışmış. İlk günlerde yaşadığı sıkıntıyı uzun uzun anlatmış onlara. Böyle bir belgesel film fikrine de çok sıcak bakmış. "Eğer buraya gelirken hazırlıklı olsaydım, yaşadıklarımı o kadar da problem etmezdim. Fakat bu sıkıntıları Doğu'da görev yapan çoğu öğretmen yaşıyor. Bu sıkıntılar bilinsin, benden sonraki öğretmenler de buna hazırlıklı olsun istedim. Bunun için film çekimine razı oldum," diyor. Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan köye bir yıl boyunca gelip gitmişler ve çekim yapmışlar. Ne öğretmen Emre ne öğrenciler zorluk çıkarmış.