Üç Michelin yıldızlı restoranda çalışmış
- Aşçı olmaya nasıl verdiniz?
- U.Ü: Ben bu mutfakta büyüdüm zaten. Beş yaşımda filandım, bamya soyarak başladım bu işe.
- Siz de doğma büyüme bu işin içindesiniz değil mi?
- G.Ü: Dedemin mesleği bu.
- Ama esas babanız Talip Bey, Erzurum'dan İstanbul'a gelip Hünkar'ı kurmuş.
- G.Ü: Evet. İki buçuk sene evvel kaybettik babamı. Bu tarz işletmelerde dördüncü jenerasyona geçebilmiş ve ayakta kalabilmiş yer azdır herhalde.
- Ufuk Bey siz ne eğitimi aldınız peki?
- U.Ü: Ben işletme okudum. Ondan önce de İtalyan Lisesi'nde okudum. Ayrıca İtalya'da, üç Michelin yıldızlı bir restoranda çalıştım bir süre.
- O nasıl oldu?
- U.Ü: Okul bitince, bizim Eminönü'nde et aldığımız kasaba gittim, bir süre orada çalışıp eti öğrenmek için. Bir gün Osman Kasap'a, İtalyan şefler geldi. Yanlarında tercüman olduğu için hiç İtalyanca konuşmadım ben. Sonra kasaptan çıkıp bizim lokantaya geldim. Bir baktım İtalyanlar burada, öğlen yemeğine gelmiş. O zaman konuştuk. İstanbul'da yediği en güzel yemeği burada yediğini söyledi. Sonra bana 'İstediğin zaman gelip bizimle de çalışabilirsin,' dedi.
- Hangi restoran bu?
- U.Ü: Bergamo'da Da Vittorio diye bir restoran. Berlusconi'nin de yemek yediği bir yer burası.
- İyi bir eğitim olmuş sizin için...
- U.Ü: Evet ama aslında ben en güzel eğitimi kendi mutfağımızda aldım. Hiçbir aşçılık okulu, bizim mutfakta altı ay, bir sene çalışmanın verdiği eğitimi veremez bir aşçıya. Ben Da Vittorio'da çalışırken, İtalya'nın en iyi aşçılık okullarında okuyan çocuklar staja gelirdi, hiçbiri benim gibi bıçak tutamazdı mesela.
- Farklı teknikler öğrenmişsinizdir ama...
- U.Ü: Daha ziyade sunum öğrendim aslında orada. Daha çok şova yönelik yemekler yapılıyor orada tabii. Değişik meyve sularını azotla dondurup, çiğ karidesle bir yemek yapıyor mesela. Bizim zengin mutfağımızdan sonra bana lezzet olarak çok güzel gelmedi bir kere bunlar.
- G.Ü: Türk mutfağının lezzet konusunda hiçbir sıkıntısı yok. Fakat özellikle tencere yemeklerinde sunum sıkıntısı var. Mesela şimdi Ufuk, burada ufak ufak değişik sunumlar yapmayı deniyor.
- Mesela?
- U.Ü: Mesela hünkar beğendiyi daha sofistike bir şekilde hazırlıyorum. A la carte tarza uygun olarak. Ya da patlıcan salatasını, küçük kurutulmuş patlıcanların içinde sunuyorum. Bazen ahtapot carpaccio, risotto gibi yemekler de yapıyorum. Mönüye koymuyoruz ama tezgaha koyuyoruz. İnsanlar görünce beğenip alıyor.
Tatlıların şekerini azaltık
- Siz üç kardeşsiniz ve oğullarınız da bu işte. Peki kimler nerede?
- Galip Ügümü: Ağabeyim Feridun ve ben buradayız. Bizim birer oğlumuz da burada. Etiler'de de ortanca kardeşimiz Faruk ve onun oğlu Mustafa var. Şimdi Balmumcu'da yeni bir yer düşünüyoruz. A la carte olacak orası. İşte orada çocuklar modern sunumları daha çok uygulayabilecek. Bir de çocuklar ileride işi hepten devralırsa, biz de emekliliğimizde Bodrum'a yerleşip orada yazlık bir yer açabiliriz belki.
- Siz bu dükkanın satın almasını da yapıyorsunuz yıllardır. Peki tüketicilere özellikle dikkat etmelerini önereceğiniz şeyler var mı?
- G.Ü: Uzun ömürlü malzemeler kullanmamaya baksınlar. Ne kadar uzun ömürlü olursa bir ürün, içine o kadar kimyasal madde giriyor demektir. Her şeyi mevsiminde kullansınlar. Pazarlardan alışveriş yapsınlar. Eti kasaptan alsınlar. GDO'lu ürün bence kullanılmamalı. Geleneksel tohumdan üretilen gıdaları tavsiye ediyorum.
-U.Ü: Ama ne yazık ki insanların yüzde 90'ı bir manava gidince, yerli muz yerine görüntüsünü daha çok beğendikleri ithal muzları tercih ediyor. Ve o muzlar kimyasallarla sarartılmış oluyor genellikle. Manav da eğer o muzları daha çok satıp daha çok para kazanıyorsa, niye gidip iyi, yerli muz peşine düşsün ki...
- Hünkar'da yıllar içinde, modern dünyaya uyum sağlamak için değiştirdiğiniz şeyler oldu mu?
- G.Ü: Karnıyarık ve imam bayıldıyı közlenmiş patlıcandan yaptık. Nişantaşı usulü oldu biraz ama lezzeti çok güzel. Tatlıların şekerini mümkün olduğunca azalttık. Hep zeytinyağı ve tereyağı kullanırız zaten.