Eskiden 40 yaş deyince aklıma sadece hayatın ortası gelirdi. Şimdi biliyorum ki, aslında bu yaş boşanma yaşıymış. Ama yalnızca evlilikten değil. Evet, 40 yaş, sadece eşinle yolları ayırma dönemi değil; yıllarca hayatını paylaştığın, en çok güldüğün, en çok ağladığın arkadaşlarınla da sessizce vedalaştığın bir yaş. Bazen 'resmi' bir boşanma bile olmuyor.
Ne kavga, ne açıklama... Sadece biri diğerinden uzaklaşıyor. Görüşmeler seyrekleşiyor, konuşmalar kısalıyor, ortak kahkahalar yerini sessizliğe bırakıyor. Bir bakmışsın, koca bir arkadaşlık usulca arkada kalmış. Kabul edelim: Bazen hayat bizi farklı yönlere savuruyor. Herkesin hikayesi başka bir yola giriyor. Bazı arkadaşlıklar da evlilikler gibi biter.
- Kimi evleniyor, çocuk sahibi oluyor.
- Kimi başka bir şehre, hatta aynı şehirde başka bir mahalleye taşınıyor.
- Kimi maddi kriz içinde, geçim derdinde.
- Kimi iş hayatından çekilip bambaşka bir yaşam tarzına geçiyor.
- Kimi gece hayatını, sosyal çevreyi bırakıp daha "zen" bir hayata geçiyor.
- Kimi de hayata küsüp yeni bir yön arıyor.
Ve sen... aynı kalamıyorsun. Birbirinize eşlik edemediğiniz bir serüvene dönüşüyor bu hayat.
Eğer arkadaşlıklar için dava açılabilseydi, şu sıralar avukatım işi bırakırdı. O kadar çok kişiyle yollarım ayrıldı ki... Ama ne ilginçtir, üzülmüyorum. Çünkü artık anlıyorum: Büyümek, değişmek ve bazen de vedalaşmak hayatın doğal akışında var. Yollar ayrılıyor diye herkes kötü değil, her bitiş travma değil.
Bu yaş; kimsenin suçlu olmadığı, sadece yolların farklılaştığı bir dönemeç. Kimseye "neden artık yoktun" diyemiyorsun. Çünkü hayat bazen çok tatsız oluyor. Bu yüzden küsme, kendini suçlama, arkadaşlık boşanmasını kişisel alma.
SESSİZCE YÜZLEŞME ZAMANI
Bazen o ilişki görevini tamamlıyor. Bazen sadece bir dönemdi. Bazen sessizce vedalaşmak, yüksek sesle kalarak kırılmaktan daha zarif. Veda etmeden gidenlere de teşekkür et. Evet, bazı arkadaşlar vedasız gidiyor. Ama birlikte yürüdüğünüz o yolu unutma. Hayat kısa, değişken ve hiç sabit değil. 40 yaş, değişimin sesi. Ve bazen... sessizce ayrılanlara bile teşekkür etmek gerekiyor. Çünkü o da seni bugünkü 'sen' yaptı.
DEFİLELERİN ÖN SIRA SAVAŞI ADETA BİR TAHT OYUNU!
Yaz biterken sosyetik masaların tek gündemi belli: "Eylül sonu-Ekim başı yapılacak lüks moda defilelerinde kim ön sırada oturacak?"
Bir davet bileti, bir sandalye, bir sosyal medya paylaşımı... Görünürde küçük ama aslında milyonluk bir ego savaşından bahsediyoruz. Influencerlar, zengin varisler, eski tüccar aileler, global jet-set, herkes moda evlerinin dikkatini çekmeye çalışıyor. Çünkü artık defile sadece bir moda gösterisi değil, prestijli bir taht oyunu.
ESKİ-YENİ MÜŞTERİ SAVAŞI BAŞLADI
Lüks markaların en büyük derdi bugünlerde müşteri segmentasyonu. Eski müşteriler (yani 'old money') yıllardır markaya sadık, her sezon koleksiyonlara yatırım yapan, butiklere isim bırakmadan alışveriş yapan kesim. Ancak yeni gelen dalga ('new money'), markaların yüzünü dönmek zorunda kaldığı bir gerçek haline geldi.
Eskiden "Kredi kartınız bizde geçerli değil" denilen müşteriler, bugün markaların kurtarıcısı konumunda. Özellikle Uzak Doğu'dan, Orta Doğu'dan, ya da yeni nesil dijital girişimcilerden gelen bu müşteri kitlesi, alışveriş hacmini katladı. Lüks moda sektörü pandemi sonrası toparlanma sürecinde onlara yaslandı. Ama tabii bu durum, sadık müdavimleri pek mutlu etmedi.
Yeni müşteri sadece lüksü tüketmekle kalmıyor, dönüştürüyor. Çoğu kişi çantasını veya ayakkabısını 3-5 kullanımdan sonra ikinci el piyasasına sokuyor. 7 bin Euro'ya aldığı çantayı, sınırlı üretim olduğu için 20 bin Euro'ya satıp ciddi kazanç sağlıyor.
SOSYAL STATÜ VS TİCARİ KÂR
Bu ne demek? Lüks, artık sadece statü değil, bir yatırım aracı. Bu çantalar resmen "dövizle işleyen" bir borsa gibi çalışıyor. Eski müşteri için bu tam bir kültür şoku. Onlar için lüks; zamansızlık, sessizlik, gelenek. Yeni müşteri içinse; görünürlük, hız ve fırsat. İki dünya arasında derin bir çatlak var.
Moda dünyasında "Influencer Ekonomisi"
Bugün defilelerde ön sıralar artık sadece "Kim daha çok alışveriş yaptı?" ile belirlenmiyor. Sosyal medyada kimin sesi daha çok çıkıyor? Kimin paylaşımı daha fazla yankı buluyor?
Kimi "hype" yaratıyor? Yeni müşteri bu arenada oldukça avantajlı. Çünkü görünürlük onlar için bir refleks. Lüks markalar da bu görünürlüğe artık daha çok yatırım yapıyor. Ama işte tam burada rekabet hileye kaçıyor. Siz ne düşünüyorsunuz ? Ben eski kafayım, old money işini bilir deyip konuyu kapatıyorum.
İKİ GÜNLÜĞÜNE KOMŞUYA KAÇTIM
Bazen insanın şöyle 48 saatliğine bile olsa reset tuşuna basmaya ihtiyacı oluyor. Ben de tam olarak bunu yaptım: Bir çanta hazırladım ve komşuya, Yunanistan'a doğru yola çıktım. İlk durağım Atina olsa da, asıl hedefim adalara ulaşmaktı. İtiraf edeyim, iki gün yetmedi; ama ruhuma iyi geldi.
ATİNA'DA HAYALET ŞEHİR HİSSİ
Ağustos ayında Atina'ya indiğinizde ilk fark ettiğiniz şey: Sessizlik. Koca şehir neredeyse bomboş. Çünkü Yunanlılar için ağustos bir reset ayı. İş dünyas ı durmuş, mağazalar kepenk kapatmış, herkes adalara kaçmış. Turistseniz bu terk edilmişlik biraz ürkütücü gelebilir ama bence oldukça büyüleyici. Şehir sizinmiş gibi hissettiriyor. Bu sakinliği daha fazla kurcalamadan rotayı hemen Pire Limanı'na çevirdim. Çünkü asıl güzellikler Ege'nin ortasında, adalarda...
FERİBOTLA ADALARA GEÇİŞ
Pire'den feribotla yalnızca bir saat içinde istediğiniz adaya ulaşabiliyorsunuz. Bilet fiyatları 100 Euro'dan başlıyor. Ben tercihimi Paros'tan yana kullandım. Yanına da kız kardeşi Antiparos'u ekledim. Eğer isterseniz sabah bir adaya gidip, akşam başka birine geçebiliyorsunuz. Tam bir özgürlük hissi.
PAROS: YENI MYKONOS AMA...
Paros, "Mykonos'un yeni versiyonu" olarak anılıyor ama bana göre çok daha sıcak, daha lokal ve kesinlikle daha huzurlu. İlk iş olarak bir ATV kiraladım. Adanın her köşesini keşfetmek için en pratik yol bu. Plajlara giriş parası yok, her şey sade ama özenli. Menülerin neredeyse hepsi birbirinin aynısı: bol bol deniz ürünü ve Greek salata. Ama ne yalan söyleyeyim, her lokması ayrı güzeldi. Konaklama açısından seçenek bol. Dilerseniz gecelik 10 bin TL'ye bir otel odasında kalabilirsiniz, ya da daha uygun bir ev kiralayarak yere l yaşamın içine karışabilirsiniz.
MÜZİĞİN RİTMİ: NOSTALJİYLE DANS
Adada müzikler kulağınızı tırmalayan dımtıs ritminden uzak. Mekanlarda 90'lar ve 2000'ler pop müzikleri çalıyor. Çocukluğuma dönmüş gibi oldum. Eğlence kültürü de buna göre şekillenmiş. Abartı yok ama ruhunuza dokunan bir neşe var.
DAR SOKAKLAR VE GÖZLÜK TERÖRÜ (!)
Paros'un merkezinde daracık taş sokaklar arasında kaybolmak terapi gibi. Her köşede minik butikler var. Özellikle güneş gözlüğü dükkanları... Şaka değil, gözlük almayanı dövüyorlar! O yüzden valizinizde yer açın :)
Ayrıca burası, Mykonos'a göre hâlâ daha güvenli. Anahtarınızı kapının üstünde bırakıp çıkabilirsiniz. O eski "Yunan köyü" rahatlığı burada hâlâ yaşıyor.
20 DAKİKALIK FERİBOTLA KAÇAMAK
Paros'un hemen yanında yer alan Antiparos'a 20 dakikada bir feribot var. Sabah gidip, akşam dönebilirsiniz. Daha küçük, daha sakin, daha içsel bir ada . Günübirlik keşfetmeye çok uygun.
NE GİYDİM? DERT ETMEDİM!
Bu tür bir tatilde şıklık değil, rahatlık önemli. Pahalı kıyafetlere gerek yok. Keten bir şort, birkaç tişört ve terlik yeterli. Zaten herkes böyle. Kimse kimseyi süzmüyor.
SADE TATİL, RUHUNUZU ARINDIRIYOR!
Yunan adaları size bağırmadan güzellik sunuyor. Ağustosta hayatın yavaşladığı bir yerde, siz de nefes almayı yeniden öğreniyorsunuz. Belki 48 saatlik bir kaçamak ama etkisi uzun sürecek bir reset oldu bu benim için. Eğer siz de kısa süreliğine bile olsa ka-ç mak istiyorsanız, komşu kapısı sizi bekliyor.