O bir şarkıcı, söz yazarı, besteci ve oyuncu... Ayça Aydoğan ile birlikteyim. Onu geçen sezon Asmalı Sahne'de, Halide Edip Adıvar'ın hayatını anlatan oyunda keşfetmiştim. Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanındaki Rabia karakterini canlandırıyordu. Hikayesinin merkezinde çocukluğundan beri müzik var. Halk müziğiyle başlayan, Güzel Sanatlar Lisesi ve ardından üniversitedeki şan eğitimiyle devam eden yolculuğuna zamanla tiyatro da eklenmiş. Şimdi yıllardır defterlerinde tuttuğu sözlerini ve melodilerini kendi adıyla dinleyiciye açıyor. "Çok istediğiniz bir şey olmadıysa üzülmeyin. Belki de daha iyi bir fırsat sizi bekliyordur" diye anlatıyor yolculuğunu.
– Kariyerinizin başında, yolunuzu değiştiren önemli bir an var. Oradan başlayalım mı?
– Çocukluğumda müziğe Türk halk müziği eğitimiyle başladım. Güzel Sanatlar Lisesi'nde ise Türk Halk Müziği'nin yanı sıra Türk Sanat ve Batı müziği eğitimi de aldım. Lise sonda opera ve şanla tanıştım ama o hedefim İstanbul Teknik Üniversitesi'ni kazanıp Türk halk müziği üzerine çalışmaktı. Bir yılı aşkın süre hazırlandım ancak istediğim sonucu alamadım. Gerçekten büyük bir hayal kırıklığıydı. Sonrasında opera ve şan yeniden karşıma çıktı ve ilk tanıştığımda hissettiğim o heyecanı tekrar hissettim. Çok kısa bir hazırlık sürecinin ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü'nün sınavına girdim ve yüzlerce aday arasından kabul edilen üç kişiden biri oldum. O gün kariyerimin yönü tamamen değişti. Çok istediğim bir şeyin olmaması, beni hiç planlamadığım ama kendimi bambaşka bir şekilde keşfedeceğim bir yola çıkardı.
– Müziğin peşinden giderken daha lise yıllarında ailenizden ayrıldınız...
– Yıl 2008... Ortaokulda bir müzik öğretmenim vardı. Bir çocuk korosu kurmuştu ve ben de o koroda yer alıp solo şarkı seslendirmiştim. Müziğin içine girmiş olmak sahneye ilk kez çıkmak beni çok mutlu etmişti. Zaten evde her an müzik olurdu. Ya annemin sesinden ya da dayılarımın, teyzelerimin sesinden duyardım. Babam alkışını eksik etmezdi. Müzik öğretmenim yeteneğimi ve müziğe merakımı ve isteğimi görünce beni Güzel Sanatlar Lisesi'ne yönlendirdi. Ardından Edirne Güzel Sanatlar Lisesi'ne gitme sürecim başladı. Ev Tekirdağ'da, okul Edirne'de... Yaklaşık bir buçuk saat uzaklıkta ama ilk kez ailemden ayrı kalıyorum. Odada bambaşka yerlerden gelen dört kızız. Duygusal açıdan zor olsa da yatılı okul bana çok erken yaşta kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğretti.

FARKLI SANAT DALLARINI BİRLEŞTİRİYOR
– O dönemde ilgi alanınız nasıldı?
– En büyük isteğim yeni şarkılar öğrenip şarkı söylemekti. Güzel Sanatlar Lisesi'nde dünyam genişledi. Piyanoyla tanıştım, ardından viyola geldi. Çok sevdim, hâlâ aramız iyidir ama sesimi kullanmak ve şarkı söylemek her zaman ayrı bir yerdeydi. Güzel Sanatlar'ın son yılında operaya ilgim arttı.
Müziğin yanı sıra tiyatro ve sahne sanatlarının birçok alanını içinde barındırmasıydı. Yapmak istediğim pek çok şeyin aynı sahnede buluştuğunu gördüm. Üniversitede de bu alana yöneldim, Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü'nü kazandım ve şan üzerine yoğunlaştım.
– Söyleyemediklerim için neler hissediyorsunuz?
– Çok heyecanlıyım. Yıllar içinde çok sayıda şarkı birikti. Şimdi ise onları saklamak yerine dinleyiciyle paylaşacağım yeni bir döneme giriyorum. Söyleyemediklerimi ilk kez şarkımla anlatıyorum. Kimin hangi cümlede kendinden bir şey bulacağını, şarkının kimde nasıl bir duyguya dönüşeceğini merak ediyorum. En heyecan verici tarafı; benim söyleyemediklerimin, bir başkasının söyleyemediklerine dönüşmesi.
– Peki sizin için şarkı söylemek mi, dinlemek mi, yoksa tiyatro mu?
– Şarkı söylerken dışarıdaki her şey bir süreliğine geri planda kalıyor. Sözün, melodinin ve o anın içinde başka bir yere geçiyorum. Kendimi en doğal ve en özgür hissettiğim yerlerden biri sahne. Bu yüzden müziğin bende her zaman çok başka bir yeri var. Tiyatroyla da aslında müzikle ilgilenmeye başladığım ortaokul yıllarında tanıştım. Bir dönem "Tiyatro okuyacağım" dediğimi hatırlıyorum. Sonrasında müzik eğitimim ağır bastı ve yolum müzik üzerinden ilerledi. Yıllar sonra tiyatronun yeniden karşıma çıkması çok güzel bir karşılaşma oldu. Müzikten olduğu kadar, tiyatrodan da çok keyif alıyorum, bana kendimden tamamen farklı insanların dünyasına girebilme fırsatı veriyor. Hiçbir zaman olamayacağım bir insanı ya da benimsemeyeceğim bir bakış açısını bir karakter üzerinden anlamaya, içselleştirmeye ve yansıtmaya çalışmak benim için oyunculuğun en etkileyici taraflarından biri.

RABİA'YI ÖZELLİKLE OYNAMAK İSTEDİM
- Gelelim Halide Edip Adıvar'ın hayatının anlatıldığı oyunda çarşaf giyen Rabia karakterine...
- Benim için oldukça öğretici oldu. Rabia bana uzak bir karakterdi, geçirdiği çocukluğu, hayata bakışıyla... Oyunu okur okumaz senaryoyu kaleme alan Petek Kırboğa'ya "Rabia'yı ben oynayacağım" dedim. "Bak çarşaf giyeceksin" diyince daha da çok istedim. Bugün toplumda empati duygusunun zayıfladığını düşünüyorum. Siz bir şeyleri yok sayınca onlar yok olmuyor. Bunun için herkes diğer insanları anlamak ve biz de onları anlatmak zorundayız. Rabia'yı oynarken de özellikle bu yüzden keyif aldığımı söylemeliyim. Aynada baktığımda kendimi çok farklı hissettim. Çarşaf da rahat bir kıyafetmiş. Çarşaflı insanlara bakış açım hiçbir zaman olumsuz olmadı. Oturup sohbet ettiğim, çay içtiğim çarşaflı komşum da vardı. Hiçbir zaman kimseyi giyim tarzına göre yargılamadım. Kimsenin de böyle bir hakkı olduğunu düşünmüyorum.
EVDE HEPSİ GÖRECEĞİM YERDE BENİ BEKLER
Viyola da gitar da, piyanoda yan yana durur. Gözün görmediği şey unutulmaya mahkûmdur bence. Ben de enstrümanlarımı hep açıkta tutarım. Bir anda içeri girerim, aklıma bir melodi gelir, alırım çalarım. Mikrofonum açıktır, hemen söylerim. Kayıt edebilmek benim için çok hızlı bir süreç olmalı, çünkü unutmamam gerekiyor.