Bugün 10 Kasım. Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikalinin 78. yılında Dolmabahçe'de yaşadığı son 10 günü Yrd. Doç. Dr. Hayrünisa Alp ile konuştuk. (Habertürk)
O 57 yıllık hayatına bir milletin kurtuluşunu ve yeniden doğuşunu sığdırabilen koca yürekli bir adamdı. Bir ulusun var olma mücadelesindeki tüm cephelerde en önde yer aldı, yaptığı devrimlerle ülkede bir devri yeniden başlattı.
Başkumandan Mustafa Kemal Atatürk'ün kendi hayatının önüne aldığı milletinden ayrılışının 78. yılında O'nu saygıyla anarken, Dolmabahçe Sarayı'nda geçirdiği son 10 günde yaşadıklarını İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nden Yrd. Doç. Dr. Hayrünisa Alp ile sarayın bahçesinde konuştuk.
Ömrünün önemli bir kısmını savaşlarda cephede geçirmiş biri olarak, Trablusgarp'tan Milli Mücadele'nin sonuna kadar geçen sürecin ardından 1923-1938 yılları arasında siyasi hayat Atatürk'ü çok yıpratmıştı. Zaman zaman bozulan sağlığı 1937 yılı sonlarına doğru iyice bozulmaya başlamış ardından da toparlanamamış daha kötüye gitmişti.
İLK MUAYENE VE TEŞHİS
1938 yılı başlarında, bacaklarında oluşan bir kaşıntıdan yakınarak kaplıcalarda tedavi olacağı düşüncesiyle Yalova'ya giden Mustafa Kemal'i kaplıca doktoruDr. Nihat Reşat Belger muayene etmişti. Dr. Belger muayene sonucu Ata'nın karaciğerinin büyümüş ve sertleşmiş olduğunu tespit etti.
Kısa süre içinde yerli ve yabancı doktorlar da Gazi'yi muayene etti ve hastalığına siroz teşhisi konuldu. Bundan sonra yapması gereken doktorların dediği gibi dinlenmek ve diyetine dikkat etmekti.
Fakat Atatürk'ün kendi hayatının bile önünde tuttuğu bir şey vardı ki vatan ve milletin geleceği. Bu nedenle Atatürk, kendisini iyi hisseder hissetmez yeniden çalışmaya başlayarak, savaşın eşiğindeki dünyanın sorunlarına ve daha da önemlisi kafasını meşgul eden Hatay meselesine yoğunlaşmıştı.
HATAY, SON GÖREVİYDİ
Hatay'ın özerkliği sağlanmıştı. Ancak Milletler Cemiyeti'nin bölgede yaptığı sayımda Türkler azınlıkta, Arap ve Ermenilerse çoğunlukta gösteriliyordu. Antakya'da Türklerin yaptığı bir mitingle bu durum protesto edilerek Fransa üzerinde bir baskı unsuru oluşturmak hedeflenmişti.
'AH. ANKARA'YA GİDEMEDİK!'
29 Ekim 1938'de Paris'ten getirilen Dr. Fissenger'in muayenesinde hastalığın biraz daha ilerlemiş olduğu anlaşılmıştı. Bu arada Cumhuriyet'in 15. yıl kutlamaları için Atatürk Ankara'daki kutlamalara katılmak istiyordu.
Ankara Hipodromu'ndaki törenler öncesinde Celal Bayar, Ata'nın orduya mesajını okurken, O, sarayda hasta yatağında Salih Bozok'a durup durup, "Ah Ankara'ya gidemedik..." diye yakınıyordu.
BAYRAM VE GÖZYAŞI...
Akşam olunca havai fişekler gökyüzünü inletmeye başladı. Atatürk sofracı Kamil'e gürültüleri sordu. O da 'Gök gürlüyor Paşam' dedi ama Gazi inanır mı? 'Hadi enayi' diye yanıt verdi. O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. 29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu.
5 KASIM'DA VEDALAŞTILAR
Atatürk 29 Ekim'den 7 Kasım'a kadarki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık vaziyette geçirdi. Genellikle kendinde değildi. Uyku arasında bazı kelimeleri belli belirsiz tekrar ediyor, ayıldıkça da süt, pirinç suyu ve meyve sularından oluşan mönüden yemeye çalışıyordu. O günlerde canı enginar yemeği istedi.
Fakat o zaman İstanbul'da enginar bulunmadığından Hatay'a ısmarlandı. Enginarlar geldiğinde o derin bir uykudaydı. Yemek kısmet olmadı. 5 Kasım Cumartesi kendine gelir gibi olunca başucundaki Makbule Hanım, Afet Hanım ve Sabiha Hanım, ince, kemikli elini son kez öperek O'nunla vedalaştılar.
7 KASIM'DA AĞIRLAŞTI
5 Kasım'dan 6 Kasım'a dek ara ara rahatsızlığı artan Paşa 7 Kasım'da ağırlaşmıştı. Karnındaki su iyice artmış, göğsüne ve kalbine baskı yapıyordu. Sonunda 7 Kasım Pazartesi sabahı sırt üstü yatarken kanlı tükürmeye başladı. Hemen doktorlar geldi. Atatürk, Nihat Reşat Belger'e "Doktor, karnımdan suyu çekmek zamanı geldi" dedi.
Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girdi. Gözbebekleri ışığa cevap verse de artık refleks alınamıyordu. Başucundaki doktorlar Müşahede Defteri'ne 'Agoni' diye not düştüler." Agoni", "can çekişme" demekti. 9 Kasım'ı 10 Kasım'a bağlayan gece oldukça zor geçti.
Atatürk'e kısa aralıklarla oksijen verildi. Şafak doğarken sarayın dışında İstanbul, hüzünlü bir sabaha hazırlanıyordu. Saat 08.00'de Dr. Mehmet Kâmil Berk ve Dr. Nihat Reşat Belger, Atatürk'e glikozlu serum verdi.
Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Artık son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu. Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo basında bekliyordu. Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.
İçeride saray tam bir sessizliğe gömülmüştü. Saat 9'u 5 geçtiğinde dünya sessizleşmiş, uzun bir mateme bürünülmüştü. Atatürk'ün Yaveri Salih Bozok, şuursuzca sarayın merdivenlerinden aşağı koştu. Alt katta boş bulduğu bir odaya dalıp kapıyı kapattı. Az sonra içeriden tek el silah sesi duyuldu.
Sesi duyup odaya koşanlar içeride onu kanlar içinde buldular. Tabancasındankalbine sıktığı bir kurşunla devrilmişti... Ata'yı yaveri yalnız bırakmamıştı. Dostlukları ebediyete intikal etmiş, Ata son yolculuğuna çıkmak üzere aramızdan ayrılmıştı. Milletinden beden olarak ayrılsa da kalplerde hep yaşayacaktı...