Evet, Gannuşi'nin partisi seçimlerden birinci çıkmasına rağmen koalisyon hükümeti kurdu, Cumhurbaşkanı'nın başka partiden seçilmesine izin verdi, Nahda kökenli Başbakan ilk protesto gösterisi karşısında istifa ederek geri çekildi. Ve oylarına sahip çıkılmadığını hisseden taban ya küstü ya da başka partilere kaydı. Nitekim 2014 seçimlerinde Nahda değil, seküler elitin temsilcisi olan ve Batı'nın kendilerine desteğini âdeta Demokles'in kılıcı gibi Nahda üzerinde sallamayı vazife bilen Nida Partisi birinci çıktı.
Peki, Gannuşi yanlış mı yaptı? Hayır. Ülke istikrara hâlen kavuşmamışken, sokaklar hâlâ hareketliyken, seküler muhalefet Mısır'dakinden bile güçlüyken, yanı başındaki ülke darbe ile sallanırken 'maslahat' olarak doğru gördüğünü yaptı.
Şayet Gannuşi, Erdoğan olmaya çalışsaydı, Mursi olacaktı. Ancak bir diğer gerçek de şu ki; Erdoğan Gannuşi olmaya çalışsaydı, o da Mursi ile aynı sonu, belki de daha fenasını yaşayacaktı.
Dolayısıyla neymiş, ülkeler birbirinin karbon kopyası değilmiş. Elmalar ile armutları ayırt edebilecek kadar siyasî analiz yeteneğine sahip olmak çok gerekliymiş.
Ha unutmadan, Gannuşi'nin Fareed Zakaria'ya geçen sene verdiği röportajda, eğer Tunus istikrarlı bir demokrasi olsaydı, iktidarı paylaşmak zorunda kalmayacaklarını söylemesi de koalisyonu -doğal olarakboyun eğilmesi gereken bir zorunluluk olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Gannuşi'nin o röportajdaki şu sözleri, koalisyonu âdeta İslâmi bir vazife bilincinin gereği gibi yansıtanlara gelsin: "Eski rejim bekçileri seçimi kaybetmiş olabilirlerdi ama hâlâ çok güçlülerdi. Onlar, ülkenin elitleriydi. O yüzden onlarla anlaşmak zorundaydık. İstikrarlı bir demokraside seçimi kazanırsan, belki de her şeyde kendi yolunu çizebilirsin. Ama genç birdemokraside seçimi kazanırsan, tavize ve konsensüse ihtiyaç var."
Hülasa, Gannuşi'yi 'mesaj kaygılı' yazılarınıza alet etmeden iki kez düşünün derim.
Hilal Kaplan/Sabah
Dün uçakta yaptığım araştırmaların sonucunda Cumhurbaşkanının yemek zevki ile ilgili bulduğum bilgileri sizinle paylaşmıştım. Yalnızca yemek değil, sağlıklı yaşamla ilgili de ne yaptığını merak ediyordum.
Öyle ya, biz birkaç günlük gezilerde üstelik sadece onu takip ederek pert oluyoruz, o bu tempoya nasıl dayanıyor, enerjisini nasıl bu kadar yüksek tutuyor?
Öğrendiğim kadarıyla düzenli beslenmenin yanı sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan düzenli spor da yapıyor. Futbol, basketbol ve yürüyüş. Bir de her akşam bir kase ceviz ile bir kase yaban mersini yiyor. Ceviz kısmı tamam da yaban mersinini ben de deneyip, sonucu size en kısa zamanda bildireceğim…
Nagehan Alçı/Milliyet
Siyasi rakiplerimiz veya bizim gibi düşünmeyenler için en aşağılayıcı kelimeleri ararken, dilimize renk ve zenginlik katan şiirleri unuttuk... Eskiden insanlar şiir de okurdu toplantılarda. Radyolarda şiir saatleri vardı. Yasaklı olduğu dönemlerde bile hepimiz Nâzım Hikmet'in şiirlerini ezbere bilirdik. Fuzuli'ye de, Yahya Kemal'e de, Oktay Rıfat'a veya Metin Eloğlu'na da tutkunduk bu topraklarda yaşayan bizler. Mümkün olsa da, o eski güzel günleri de yeniden hayatımıza sokabilsek. Bu Ramazan'da, iftar sofralarında şiirler de okunsaydı.
Mesela İstanbul denilince Orhan Veli'yi de hatırlasaydık ve "Bu Şehri Bırakmak"ın dizelerini seslendirseydik...
"Bu şehirde yağmur altında dolaşılır Limandaki mavnalara bakıp Şarkılar mırıldanılır geceleri. Bu şehrin sokakları boştur, Binlerce insan gelir gider sokaklarında...
Her akşam çayını getiren Ve bir Beyaz Rus olmasına rağmen Hoşuma giden garson kadın bu şehirdedir." Belki de Ahmet Haşim'i hatırlardık İstanbul'u düşününce ve onun dizelerini seslendirirdik...
"Akşamdan kalma İstanbul Öyle güzel bir akşamdan kalma ki Sen de orada kal diyor şeytan Bitmesin diye bitmiş olan bu akşam." Mübarek Ramazan'ın yaşamımıza barış,uzlaşma, karşılıklı anlayış getirmesini diliyorum. Yitirmeye başladığımız bu değerleri hiç olmazsa şiirlerde aramayı deneyebiliriz.
Mehmet Barlas/Sabah
Önce anlaşmamız gereken şudur. Türkiye, "komşularla sıfır sorun" stratejisi ile yola çıkmış bir yönetim anlayışına sahip. Karşılaştığımız olaylar ise, bizim için geleceğin yol haritasını belirlemekte önemli.
1. Türkiye, İran ve Suriye ile ikili ilişkilerini emperyalist odaklardan gelen "eksen kayması" propagandasına karşın dostluk zemininde yürüttü. Bugün, "Türkiye Suriye'de yanlış yaptı, Sünnici politika izledi, oysa Beşar'la ilişkiyi kesmemeliydi" diyenlerin tamamı, o süreç yaşanırken emperyalizmin "eksen kayması" iddiasını sütunlarına taşıyorlardı!.. "Reel politik" Türkiye'nin Beşar'a karşı politikasından bu zevatın memnun olmasını gerektirir, hayır, onlar, kendilerine söyleneni tekrarlayan papağanlar oldukları için, Türkiye'nin Suriye politikasının yanlış olduğunu, hatta ülkelerinin DAEŞ'le işbirliği yaptığını savunuyorlar.
2. Türkiye, Suriye'nin bu hale gelmesini önlemeye çalışan tek küresel ve bölgesel güçtür. 2011 Ağustos ayı. Davutoğlu Şam'da Beşar'a tam 6 saat demokratikleşmenin önünün açmasını, aksi halde Suriye gibi bir ülkenin kalmayacağını anlattı. O, İran ve Rusya'nın sözünü dinlemeyi tercih etti, sonuç ortada.
3. Oysa Beşar, Türkiye'nin bölge barışına dönük kararlı duruşunu çok iyi biliyordu. Türkiye 2004-2007 arasında gizli arabulucukla Suriye-İsrail arasında bir barış metnini imzaya hazır hale getirmişti. Lübnan Savaşı önledi. Devamında yine yaptık, tam imzalanacağı gün, İsrail ordusu Gazze'ye saldırdı!.. Erdoğan'ın Davos'taki "one minute" çıkışının bir perde arkası var, bugün, "İsrail ile ilişkileri düzeltmek lazım" fikrini sanki dünya diplomasisini yeniden keşfediyormuş gibi söyleyen kelaynaklar, bunu bilmiyor mu?
4. Türkiye, empeyalist kuşatma altında kalmış iki büyük komşusuna, bütün riskleri göze alarak yardım elini uzatmış bir ülkedir. İran. Erdoğan'ın, Brezilyalı Lula'yı ikna ederek üç ülkenin dışişleri bakanlarına imzalattığı 17 Mayıs 2010 tarihli Tahran Deklarasyonu. Lafı uzatmaya gerek var mı? Var. İran'ın bize karşı sergilediği ihanetten kütüphaneleri dolduran kitap çıkar.
5. Ukrayna Savaşı ve Kırım'ın ilhakından sonra nefes alamayan Putin'in, 1 Aralık 2014 Ankara ziyareti, AB'ye, Erdoğan'ın yanında "Türk Akımı" projesi ile bilinen resti. O ne yaptı? Suriye'ye girdiği gün, 1.300 yıllık Türk toprağı Bayırbucak ve Türkmendağı'nda katliam!..
6. Avrupa ile ilişkilere hiç girmiyorum. AB üyeliğini "ulusal stratejisinin merkezine oturtmuş" Türkiye'yi, nasıl İslamofobi hareketlerinin içine çektiklerini, Almanya örneğinde olduğu gibi nasıl hırpalamaya can attıklarını birlikte izliyoruz.
Samimi dostluk eli uzatmanın karşılığının ne olduğunu gördük. Eğer "dostları çoğaltma" kavramının arkasında bu yaşanılanları unutma ve "yalancılıkları denenmiş" insan ve yönetimlerle yeniden el sıkışma eğilimi varsa, orada durun.
ABD ile ilişkinin yeniden tarifi gerekli...
Bırakın, Diyojen gibi elimize feneri alıp yeni dostluklar aramayı, önümüzdeki en önemli görev, ABD ile ilişkilerin yeniden tarifidir. "Türk-Amerikan stratejik ittifakı" cümlesi artık tarihin çöp tenekesindedir. Çünkü öyle bir ittifak yok, bunu bi'tek biz açıklamalarımızda zikrediyoruz. Amerika öyle bir ittifakın olmadığını bildiği için Suriye'de Türk ulusal güvenliğine aykırı hareketleri kolay yapıyor. Hedef: Erdoğan'ı vesayet politikacısına çevirmek...
ARDAN ZENTÜRK/STAR
Ali'nin Müslümanlığını biz Türkiye'de önemseriz. Anlaşılabilir. Ama o hamle şu yukarıda tanımladığım çerçeve içinde ele alınınca o derecede önemli değildir. İkincildir. Evet,Vietnam savaşına gitmeyi Müslümanlığı bağlamında reddetmiştir ama gerek Müslümanlığı gerekse savaş ve devlet karşıtı tutumu son kertede 'zencilik' bağlamında öne çıkar.
Milyonlarca insan onun tutumundan ırkına, kimliğine ait bir bilinç geliştirir. Bu Müslüman olmayan siyahlar için de geçerlidir.
O nedenle gelmiş geçmiş en önemli maçı, budala Ernie Terrell ile yaptığı maçtır.
Kendisine 'Cassius' diyen Terrell'e, 'seni nakavt etmeyip dövüp adımı öğreteceğim' dedi, ringde 15 raunt boyunca gerçekten de Terrell'i dövdü ve her yumruk sağanağından sonra 'What's my name' dedi -'adım ne?' Bunun ne olduğunu düşünebiliyor musunuz?
İlginç olanı şudur ki, bu gibi işlere girdikten ve seçkinleştikten sonra insanlarkariyerlerinde geriler. Oysa Ali'nin büyük başarısı asıl ondan sonrasıdır. Her gün deli gibi çalışmanız gereken bir alanda yaklaşık dört yıl spor yapmayacak, ondan sonra unvanınızı, gören insanların korktuğu devlerden, dişe diş mücadelelerle geri alacaksınız. Onu asıl 'büyük' yapan budur: bu iradesidir. Asıl mitolojik figürler iradeleriyle devleşenlerdir. Bütün maçlarını eşsiz bir zekânın, sınırsız bir özgüvenin, görülmemiş bir gücünbirleşmesiyle kazandı. Strateji kurmak, onu iradeyle uygulamak nedir diye soranlarForeman'la olan son maçını izlesinler. Yeryüzünün en güçlü adamını birkaç dakika içinde o şekilde yere sermek ancak o derecede olağan dışı bir zekânın eseri olabilirdi. ÜstelikAli, düşmekte olana yumruk vurmayacak kertede asildi.
Onu yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarının, siyasetçilerinin, eylemcilerinin,devrimcilerinin estetlerinin yer aldığı kişisel Pantheon'umda en önde gelen bir sıraya yerleştiriyorum! Amerikalılar, 'hayattan büyük' derler, Muhammed Ali, hayat ne kelime, asıl kendinden bile büyüktü!
Hasan Bülent Kahraman/Sabah
"Ermeniler, 1915 daha dün olmuş gibi bir yüzyıl daha yaşayamaz." Hatırlamak, sonra da onu artık hafızalarımızdaki saygın yerine yerleştirerek geleceğe doğru ilerlemek. Ermenilerin asıl ihtiyacı olan buydu. Bir yüzyıl sonra beklenen ne olabilirdi? Yasını başlatıp bitirmek isteyenler, bunun gerçekleşmesi için ne olmasını bekleyebilirdi? Bir Alman parlamentosu kararı mı? Ya da ABD, Fransız, Uruguay, Paraguay? Ermenilerin atalarına saygı borcunu, parlamento kararları mı ödeyecekti? Acıyı "soykırım mı, değil mi" kayıkçı kavgasına meze etmek mi Ermenileri rahatlatacaktı?
Hrant Dink'in dediği gibi, 1915 metrelik bir kuyuda debelenmek mi? Ya da Cem Özdemir gibilerinin, bu vesileyle, "Türkiye'deki Hıristiyanlar, Irak ve Suriye'deki Hıristiyanların bugün uğradığı zulümlerin aynısını yaşıyorlar" yalanlarını savurabilsin, Gezi artığı operasyonlara Tehcir'in acılarını garnitür olarak kullanabilsinler diye mi?
Bir yüzyıl daha? Bundestag, Türkiye'de son 15 yılda hiçbir şey değişmemiş gibi davranıyor ve bizlere arabuluculuk yapmayı öneriyor.
Bu kadar densiz, bu kadar ikircikli, bu kadar olan bitene ilgisizler. Eğer niyetleri Erdoğan'a biriken öfkeyi bu vesileyle boşaltmak olmasaydı, taziye açılımının alacakları karardan çok daha değerli olduğu teslim ederlerdi.
Yüzyıl önceki kötücül böl/yönet oyunu bunca trajediye neden olmuşken, şimdi de ölenler üzerinden, yaşananı "soykırım" ihtilafına indirgeyerek Türkiye'yi dizayn etmek için Ermenilerin acısını kullanmak.
Dün yapılmak istenen bugün de PKK/HDP üzerinden denendi de, ne oldu?
Taşnak/Hınçak ve İttihat/Alman ittifakının önce Sultan Abdülhamid'i devirip, sonra memlekete ödettikleri bedel ortada. Üstat Necip Fazıl kendi hükmünde bunu çok güzel anlatır. O ittifakın bugünkü versiyonunun Gezi'den beri yaptıklarını görüyoruz. Yine siviller, masum halklar bedel ödüyor. Erdoğan direnmese, Türkiye'yi Suriye'ye çevireceklerdi. İyi mi olacaktı?
Hadi bu kötücül yöntem yüzyıl önce yeniydi. Ancak yüzyıl sonra da aynı bayat tuzağa düşmenin bir âlemi var mı? Ama kime söylüyorum! Küfe Türkiye'nin sırtında. Sorumlu davranmak Türkiye'nin üzerine düşüyor.
Birileri bu oyuna bir son vermeli. Bu da Türkiye olacak. Türkiye ancak güçlenirse, Türk'ü, Kürt'ü Ermeni'si sırt sırta verip araya parlamentoları, sözde medya ve STK'ları sokmazsa bu dönem kapanacak.
Bunu 1. Dünya Savaşı'nda hayatını yitiren tüm atalarımıza borçluyuz. Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'si, Çerkez'i, kim varsa. Bizim atalarımız Taşnak veya İttihatçılar değil, o mazlumlar çünkü.
Markar Esayan/Akşam
Gezi olaylarından itibaren başlayan süreçte ülke ekonomisinin gördüğü zarar, yüksek faiz, yüksek döviz kuru üzerinden hala devam ediyor. 3 yıldır Türk ekonomisi Mayıs 2013'teki seviyesine dönemedi. Olayların başladığı Mayıs 2013'te %4.52 ile 1876'dan beri olan ekonomi tarihinin en dip seviyesini gören politika faizleri Gezi olaylarısonrasında %8.5'e tırmandı. Gezi'den 7 ay sonra hükümeti devirmek için yapılan 17/25 Aralık girişimlerinin ardından %11'lere fırlayan faizlerin Türkiye'ye maliyeti büyük oldu. Daha sonra kademeli olarak indirilerek yüzde 7.5 seviyesine çekilen politika faizlerinin yüksek olması nedeniyle yatırım, istihdam, üretim, ticaret ve ihracat gibi temel ekonomik faaliyetler Türkiye'nin potansiyelinin çok altında seyrediyor...
Bunun yanında bankacılık sektörünün kârı yüzde 18.5 artışla 23.5 milyar lira olarak kayıtlara geçti. Faizlerin yüzde 4.52 ile dip seviyeye inmesinin etkisiyle artış hızı yavaşlayan sektör kârı, Gezi olayları sonrasındaki faiz artışlarının etkisiyle yeniden yükseldi ve yüzde 5.1 artışla 24.7 milyar lira oldu. 24.7 milyar liralık net kâr, 2009'dan sonra elde edilen en yüksek seviye oldu. 2013'te dikkat edilmesi gereken 2 olay var. Biri mayısta patlak veren Gezi olayları bir diğeri de 17/25 Aralık darbe girişimi. Gezi olaylarından önce borçlanma faiz oranı 4.6 iken 16 Aralık'ta bu oran 8.6 seviyelerini gördü...
FETÖ ile mücadele bağlamında Türk medyasının en başarılı muhabirlerinden biri belki de birincisi bizim Nazif Karaman'dır. Nazif'in geçenlerde yaptığı MİT TIR'larının durdurulması ihanetindeki 15 FETÖ imamı haberi çok ilginçti. Nazif'in haberinden anlıyoruz ki hala ve hala bürokrasi içinde FETÖ imamları etkili ve yetkili makamlarda bulunabiliyor ya ben debuna hayret ediyorum. 22 Mayıs kongresi sonrası artık AK Parti hükümetinin tek bir bahanesi kalmadı. Bürokrasi içinde FETÖ unsurlarını ayıklamak konusunda önlerinde hiçbir bariyer yok artık. Gereğini yapmak mecburiyetindeler...
Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah
BC, "Erdoğan, Türkiye'ye dönüşünde kahraman gibi karşılandı…" yorumunu yapmıştı.
Sadece Türkiye'de değil, mustazafların yaşadığı "bütün kara parçalarında. Afrika dahil" her yerde, "kahraman" olarak kabul görmüştü.
Hele Filistinlilerin gözünde, artık Selahaddin Eyyübi mesabesindeydi. Bu da boşuna değildi. İtalyan La Repubblica gazetesi 7 Haziran seçimleri ardından, "Yeni bin yılın Selahaddin Eyyübi'si son metroda durduruldu" dememiş miydi?
Gelgelelim…
Irkçı Siyonistlerin gözlerine bakan "Rahatsız Hasan" dahil sömürge aydınlarının alayı, "One Minute" çektiği gün Erdoğan'ı "diktatör" ilan etmek isterlerdi. (Daha evvel "Meczup Hasan" demiştim, meczuplukta sevimli bir hal var, düzeltiyorum: "Rahatsız Hasan." )
Lakin henüz vakti gelmemiş, "Güneyde sevdikleri ülkenin" çocukları henüz mülâane darbesine girişmemişti.
Hülasa, Pensilvanya'dan "Firavun, Yezid" gibi lakırdılarla henüz icazet almamışlardı.
Kaç zamandır harici ve dahili çok yönlü saldırıya geçtiler. "Diktatör" ne ki, PKK'ya terör örgütü diyemeyen Küçük Yalçın'ın diploma şarlatanlığına kadar düştüler.
Ama her defasında sandıkta şamarı yiyorlar, taa 94'ten beri.
Erdoğan şöyle dese yeridir: "Alt tarafı bu da bir iş. Otlar büyür, paraleciler tezvirat yapar, Rahatsız Hasan'lar coşar, Kılıçdaroğlu kana aş erer. Fırıldaklar kumları yalar. Ben de sandıkta eze eze yenerim..."
Bu durumda yeni hedefiniz sandıktır sayın fırıldaklar.
Sevgili Etyen Mahçupyan'ımız, Erdoğan'ın sandık üzerinden Türkiye siyasetini kontrol etmeyi amaçladığını boşuna mı dile getiriyor?!
Salih Tuna/Yeni Şafak
İçerideki Türkiye düşmanları giderek marjinalize oluyor. Yalnızlaşıyor. Yalnızlaştıkça da radikalleşiyor. Türkiye devleti ve milleti aleyhine olan her gelişmeyi bir fırsat biliyorlar. Geçtiğimiz temmuzdan itibaren yoğunlaşan terör furyasına alkış tuttular. Süslü laflarla "Erdoğan'ın yanlış politikaları" dolayısıyla teröre maruz kaldığımızı anlattılar.
Teröriste moral motivasyon sağladılar. Ülkenin bir iç savaş ortamına doğru gitmesi için çabaladılar. Milleti provoke etmeye çalıştılar. "Erdoğan düşmanlığı" adı altında yürüttükleri "Türkiyedüşmanlığı"nı o denli abarttılar ki millet "bu kadar da olmaz" dedi.
Her seferinde paralel devlet yapılanması da, Geziciler de, terör örgütünün siyasi uzantıları da ifşa oldular. İnadına, inadına milletin hassasiyetlerini çiğnediler. Milletin varlık bilincini, birliktelik ruhunu tehdit ettiler.
Son olarak Alman Parlamentosu'nun 1915 olaylarını "soykırım" olarak gören kararını kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar. Bazıları "cesaret" gösterip kararın içeriğini doğru bulduğunu söyledi. Bazıları da bu kararın Erdoğan'ı köşeye sıkıştıracağını düşündükleri için ellerini ovuşturdular.
Fakat bu tutumları onların marjinalleşme süreçlerini hızlandırdı. Toplumun çok büyük kesimi oynanan oyunu gördü. Almanya'nın Türkiye'yi kendince köşeye sıkıştırmak için bir adım attığını, "Ermeni anlatısı"nı bir sopa olarak kullandığını fark etti. Toplumun büyük kesimi Almanya'nın tutumunu bariz bir "düşmanlık" olarak okudu.
Fahrettin Altun/Sabah
Almanya kendi derin devletince finanse edilen Alman vakıfları vasıtasıyla Türkiye'deki bazı STK'ları, bazı sözde aydınları ve marjinal grupları ülkemize karşı kullandı, kullanıyor. Gezi eylemlerini durdurmak için 3. Havalimanı projesini iptalini isteyen bazı STK'larımızın akıl hocası Alman derin devletidir. Türkiye ve Almanya'da, PKK ile DHKP-C en büyük himayeyi Belçika ve Almanya'dan gördü. Alman derin devleti Almanya'da yaşayan vatandaşlarımızın kurduğu bazı Alevi derneklerinin yönetimini ele geçirmiş durumda. Bu dernekleri finanse ediyorlar. Bu dernekler vasıtasıyla ateist veya 'Alisiz Alevilik' kavramını benimseyen gençler yetiştiriyorlar. Bu anlayışla yetişen bazı gençler çok çabuk ya PKK'nın ya da DHKP-C'nin tuzağına düşüyor. Tüm bu operasyonlara rağmen Türkiye'nin önünü kesemediler. Almanya derin devleti ABD Neoconları-İsrail lobisi ve İngiliz istihbaratının da destekleriyle Merkel'e rağmen parlamentodan Ermeni kartını geçirdi. Bu tescilli soykırımcı ülke, yanına eş arıyor. Türkiye'yi meşgul etmeye çalışıyorlar. Ben bu kararda Merkel'in parmağı olduğuna inanmayanlardanım. Alman derin devletinin Merkel'e rağmen yaptığı bir operasyondur bu ve ABD'nin de desteği vardır. 2023 vizyonunu engellemek için hedefe Erdoğan Türkiye'sini koydular. Sayın Erdoğan'ın "Gezi'ye ağaç meselesi, 17-25 Aralık darbe girişimine hukuk operasyonu diye bakanın izanından şüphe ederim" sözü her şeyi içinde barındırıyor. 8 Türk asıllı milletvekili tasarıya olumlu oy vermiş. Hatta 'cibilliyetsiz' biri var ki önergeyi hazırlamış. Yazık satılmış ufak insanlar bunlar. Büyük Türkiye hedefine ulaşmayı engellemenin tek yolu onlar için Erdoğansız bir Türkiye'dir. Onlar Erdoğansız bir Türkiye'yi eski günlerde olduğu gibi tekrar yönetmenin hayali ile yanıp tutuşuyorlar. Her girişimleri milletimizin feraseti ve Sayın Erdoğan'ın güçlü liderliği sayesinde başarısızlıkla sonuçlanıyor. Çok şükür. Ama madem her şey orta yere döküldü, madem artık Alman derin devletinin yediği haltlar, Türkiye üzerindeki oyunları orta yere saçıldı, Türkiye artık Almanya ve Merkel ile eldivensiz açık-seçik konuşmalıdır. 'Mış' gibi yapmaktan ve 'ilişkiler bozulmasın' diye bu operasyonları görmemezlikten gelme devri kapatılmalıdır. Dost acı söyler. Sayın Merkel, Sayın Erdoğan'ın "STK görünümlü operasyon birimlerinizi, medya görünümlü propaganda mekanizmalarını önümüze sürmeyin. Siyasi, ekonomik ve medyatik bel altı vuruşlar yapmayın. Delikanlı olun-ciğerimi yiyin" sözlerini ekibiyle birlikte masaya yatırıp analiz etmeli Türkiye'ye ilişkin bir karara varmalıdır. Artık 'mış' gibi yapılmayacak çünkü.
Nuri Elibol/Türkiye
Hakikaten komik adamlar. Evet, Hürriyet'in Dupond ile Dupont'undan bahsediyorum. Gazetenin eski başkırosu olan Dupond da selefi de dün köşelerini Muhammed Ali'ye ayırmışlardı; satıyor ya.
Daha geçkin olan Dupond Ali'den "Gezi çocuğu" diye bahsederken, az geçkin Dupont efsane boksörün ötekilerin, çevrede tutulmuşların sesi olduğunu, yumruklarını onlar için, onların düşmanlarına indirdiğini anlatıyordu.
Evet, Türkiye'de "kara derili," "göbeğini kaşıyan adam," "kokuyorlar da" dedikleri halktan yana ne kadar adam, yazar, gazeteci, siyasi varsa linç etmiş gazetelerinden sırıtarak...
Gezi'de başımıza "devrimci" kesilen Hürriyet'in niçin Ali'nin haklarını savunduğu yoksulların, çevredekilerin mahallelerinde satılmadığına aldırmadan...
Ali'nin inançlarından ötürü dışlananların sesi olduğu için, daha da açıkçası aslında Müslümanlığı "seçmesi" yüzünden bir dönem linç edildiğinden hiç söz etmeden...
Bugün ülkedeki pozisyonlarının, Ali'nin ABD'de karşısına dikildiği "sömürücülerin" kapı kulluğu olduğunu bile bile...
Muhammed Ali'nin ABD'de yanında durduğu kesimlerin Türkiye'deki muadillerini, yoksulları, dindarları, Kürtleri, Ermenileri, yurtsever solcuları manşetlerinden linç etmiş o mecradan, üstelik zerre kadar yüzleri kızarmadan...
Eğitim hakları engellenen kız öğrencilere, Hrant Dink'e, Ahmet Kaya'ya, şiir okudu diye cezaevine giren siyasilere karşı manşetlerinden nasıl nefret kustuklarını, aşağıladıklarını, hedef gösterdiklerini unuttuğumuzu sanıyor olmalılar.
Yoksa Muhammed Ali'nin, bugün tefli köleliğini yaptıkları patronlarının türevleriyle gölge boksu yaptığını bile bile böyle pişkince gerçeği eğip bükebilirler miydi?
Melih Altınok/Sabah
Emek Sineması eskisinden daha görkemli olarak yeniden kurulunca artık daha fazla atacak çamur bulamayıp "ama eskisi düzayaktı" diye mızıldanan da çıktı. Haydarpaşa Garı'nda kitap şenliği düzenlemişler, araya "trenimi isterim" sloganını da sıkıştırmayı ihmal etmemişler.
Ankara'ya yetmiş dört liraya uçak kalkıyor, bunlar kara treni özlüyorlar. Haritada Kurtalan'ın yerini bulup gösteremeyecek enteller, merhum Barış Manço'dan duymuş oldukları Kurtalan Ekspres'i istiyorlar.
Nâzım Hikmet 1941 yılında oradan mevcutlu olarak trenle gitmiş ya, onlar da gidecekler. Merdivenlerde güneş, yorgunluk ve telaş, falan filan. Bu arada Hakkâri'ye havaalanı yapıldı, hangi muhalif budala Hakkâri Havaalanı'nı rüyasında olsun görebilirdi?
Bakınız şimdi bir de "Yassıada nostaljikleri" çıktı. Yassıada, orayı üs olarak uzun süre kullanan deniz kuvvetlerimiz boşaltınca bir mezbeleliğe dönüştü, metruk kaldı.
Bir ara turizme açılması düşünüldü. Sonunda, orada 1960-61 yıllarında sergilenmiş olan korkunç kepazeliğin anısına bir "Özgürlük ve Demokrasi Adası" projesi yapıldı. Bir otel, birmüze, bir konferans salonu vb. Cumhuriyet Halk Partisi ve bir avuç "geçkin Cihangir güzeli" buna karşı çıkmış! Tekne tutup adaya çıkarma yapmaya kalkmışlar. Neden? "Doğal sit alanıymış"... Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri'ne söylemeye niçin daha önce büzüğünüz sıkmadı?
Ne olmalı, Sivriada gibi bir yılan ye yarasa üretim çiftliği mi?
"Yassıada yastaymış"... Pankart açmışlar, öyle diyorlar. Üzerine otel yapıldığı, müze yapıldığı, konferans salonu yapıldığı için yas tutuyormuş Yassıada. Sakın, elli altı yıl önce o demokrasi katliamına ve hukuk kepazeliğine ev sahipliği yapmış olduğu için utanıyor olmasın?
Ermeni DP milletvekili Zakar Tarver'in dayaktan öldürüldüğü, "prostat muayenesiyapacağız" diye ikide bir Adnan Menderes'in makatına parmak atıldığı sıralarda neredeymiş Yasısada'nın muzdarip ruhu? Hadi diyelim eylem koyan kilolu Cihangir dilberleri o tarihte henüz doğmamışlardı, şimdi pankart açan CHP neredeymiş?
Engin Ardıç/Sabah
Alman Parlamentosu'nun, Ermeni yalanları üzerine kabul ettiği soykırım tasarısını, bir kaç parametreyi dikkate alarak okumak lazım.
1. Halen devam eden Haçlı yürüyüş gerçeğini,
2. Soykırım yaptığı tescillenmiş olan Almanya'nın, kendine suç ortağı araması ve bu yükü tek başına çekmek istememesini,
3. Alman ekolünün, Türkiye'nin ileride gelmesi hedeflenen noktaya engel olma gayretini,
4. Mülteci meselesi ve Suriye siyasetinin ilke ve tezlerini ispatlayan Türkiye'yi, köşeye sıkıştırma isteğini,
5. Türkiye'ye verdiği sözleri tutamayan, özel olarak Almanya, genel olarak da Avrupa'nın, gündemi değiştirme çabasını,
6. Erdoğan ve İslam düşmanlığının son noktasının işaretini,
7. Bir talebiyle, istediğini gerçekleştiren eski Türkiye özleminin acısını,
8. PKK, Asala, Taşnak, YPG rezillerini kullandığının tescilini,
9. Cem Özdemir ve beraberindeki, sözde Türk olup, milli onuru olmayan yerli unsurları, her fırsatta devreye sokma metodunu,
10. Çöküşe mahkûm Avrupa değerlerinin içi boş ve çokyüzlü gerçeğini, "hasta Avrupa" döneminin başladığı argümanı.
Almanya, Türkiye içerisinde hep istediğini yapmış. Bir kaç gün önce İsrailli Bakan Yoav Galant, Türkiye'ye yönelik bir cümle sarf etmiş.
Sevil Nuriyeva/Star
İngiliz The Economist'in 7 Haziran öncesi PKK ve HDP'ye verdiği destek hatırlardadır. İçeride Doğan medyası, dışarıda ise BBC başta olmak üzere İngiliz medyası seçimler öncesinde AK Parti ve Erdoğan'a karşı ölümcül bir karalama kampanyası sürdürdü. Dergi, AK Parti ve Erdoğan'a saldıran Selahattin Demirtaş'ı "Yakışıklı, karizmatik ve sadece 42 yaşındaki Kürt politikacı" diyerek bir hayli parlattı. Ancak dokunulmazlıkların kaldırıldığı hafta The Economist, hem HDP'yi hem Demirtaş'ı gözden çıkaran bir sayıyla çıktı. 7 Haziran öncesi HDP'nin "çukur" siyasetini destekleyen dergi, yeni sayısında HDP ve Demirtaş'ı şehirleri PKK'ya terk etmekle suçlayarak, "Bugün seçim olursa HDP barajın altında kalır" değerlendirmesinde bulundu.
Bu tavır değişikliği kuşkusuz İngiliz medyasının teröre verdiği desteği geri çektiği anlamına gelmiyor. BBC halihazırda hâlâ Kandil'deki örgüt liderlerinin terör mesajlarını dünyaya duyurmaya devam ediyor. The Economist'in HDP'yi gözden çıkaran yorumunun sebebi Demirtaş'ın misyonunu tamamlamasıyla ilgili. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte HDP ve Demirtaş hem içerideki hem de dışarıdaki güç merkezleri için birer "siyasi mevta" haline geldi. İngilizler sakat atla yol almayacak kadar siyasetin ve diplomasinin ustasıdır; bu noktadan sonra yapılacak tek şey at değiştirmekti ve onlar da bunu yapıyorlar.
PKK da, HDP de hiçbir zaman siyaset satrancının birer oyuncusu değildi ve olmadı. Körü körüne bağlı olanları bir tarafa bırakırsak aşağı yukarı bütün HDP'liler 7 Haziran seçimleri sonrası bu gerçeği açıkça gördü. PKK ve HDP Türkiye'ye karşı geliştirilen terör dalgasının sadece maşası ve taşeronuydu. Terörün gizli fakat asıl öznesi bu ülkeyi yönetmek isteyen uluslararası sistemdir. Kullanma değeri kalmadığında ne HDP'nin, ne Demirtaş'ın bir değeri kalır; yeni aktörler, yeni siyasi organizasyonlarla yollarına devam etmeye çalışırlar. PKK askerî, HDP ise siyasî olarak yenilgiye uğratıldığından, bu yapılara nefes aldıracak yeni projeler üzerinde çalışılmaya başlandı bile.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Almanya Parlamentosu'nun aldığı 1915'te yaşananları Soykırım kabul eden karar, herhangi bir kıymeti harbiyesi olmasa bile, can sıkıcı.
Can sıkıcı, çünkü zamanlama açısından çok anlamsız. 100. Yıl geçti. Tam da 'düğün değil, bayram değil...' diye başlayan cümleler kurmaya müsait bir durum. Can sıkıcı, sadece Türkiye'nin maruz kaldığı bir karar olmanın ötesinde sanki Almanya'nın da maruz kaldığı bir karara benziyor. Almanya Parlamentosu'nun aldığı bir kararla mı, yoksa ona aldırılan bir kararla mı karşı karşıya olduğumuz, önemli bir soru işareti.
1915'te Osmanlı tebaası Ermenilerin başına gelenleri 'soykırım' olarak nitelendirmenin büyük bir haksızlık ve dahi yanlış olduğunu herhalde en iyi Almanlar bilirler... Durumları tam da Ziya Paşa'nın meşhur "Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât / Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde" beytinde olduğu gibi.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın da vurguladığı gibi, Üst Akıl'ın emriyle 'Soykırım' kararı alıyorlar ama, bu sıfatın en iyi oturduğu ülkenin kendileri olduğunu unutuyorlar.
'Soykırım' teknik olarak 1933-1945 arasında Almanların Yahudilere karşı işledikleri insanlık suçunun adıdır. Bu tarihler arasında yapıp ettikleriyle ilgili olarak 1948'de BM tarafından kabul edilen 'soykırım' tanımı, daha önce olup bitmiş olaylara tatbik edilemez.
Edilmiş olabilseydi, başka ülkeler ne ise, ama özellikle de şimdi Namibya sınırlarında kalan bölgede 1904-1907 arasında katlettikleri Herero ve Nama'lar için gündeme getirilmesi gerekirdi.
Rivayetler değişik olsa da katledilen insan sayısı yüz binlerle ifade ediliyor çünkü. Katlettiklerini 'insan' kabul edip etmedikleri ayrı ve çok ciddi başka bir mesele...
650 parlamento üyesinin 400'ünün ve bu arada Şansölye Merkel'in oylamaya katılmamaları anlamlı. Diğerleri ne ise ama Merkel'in oylamaya katılmaması, 'aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık' meselini hatırlatıyor: ' Evet' dese Türkiye ile münasebetler ve bu arada ülkemizde oluşturduğu algı açısından problem; 'hayır' dese, belli ki 'soykırım kararı alınmasını' emreden mihrakların hışmına uğrama riski var...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
Gazetelerde, internet sitelerinde "İstanbul Erkek Lisesi'nde ilginç protesto" manşetini görünce.. Hatta bazılarında daha da iddialı bir şekilde "tarihi protesto" başlığını görünce.. Heyecanlandım. İstanbul Lisesi'nin, Alman ekolünde bir okul olduğunu bildiğim için. Öğretmenlerinin yarısının Alman olduğunu bildiğim için.. Müfredatının bile, Almanya ile ortak belirlendiğini bildiğim için.. Kısaca söylemek gerekirse, Almanya için çok özel bir okul olduğunu bildiğim için. Tam da, sözde soykırım yasasının Almanya'da kabul edildiğinin hemen ertesinde mezuniyet töreninde yaşanan "tarihi protesto"nun, Alman Parlamentosu'na yönelik olduğunu sandım.
Merkel'in ikiyüzlülüğüne yönelik olduğunu sandım.. "Almanya'ya yönelik protestonun en ses getirenini, biz yaparız"dediklerini sandım.. Değilmiş. İstanbul Lisesi'nin öğrencileri.. Ekmeğini yedikleri.. Suyunu içtikleri ülkeleri için.. "Katliamcı" suçlaması yapanları.. Protesto etmemişler.. Onların dertleri, başka imiş..
"Nerede okuyorsun" diye sorulduğunda.. "İstanbul Lisesi" cevabı verir vermez.. "Haa.. Alman Lisesi" tepkisi aldıkları için.. "Bizi kamuoyu, Alman lisesi diye biliyor.. Madem öyle.. Bari Almanya'ya.. En anlamlı tepkiyi de.. Biz vermiş olalım" diye düşünememişler.. Kalkmışlar, okulun müdürünü protesto ediyorlar!
Bildirilerden öğreniyoruz ki.. Öğrenciler, İlim Yayma Cemiyeti yetkililerinin, okulu ziyaretine de karşılar.. Hem, "Her görüşe saygılıyız" diyorlar.. Hem de.. Ayrımcılık yapıyorlar.. Gençliklerine verelim ama.. İlim Yayma Cemiyeti'nin ziyaretine karşı olan bu gençler..
Her neyse.. Lisenin müdürü Hikmet Konar hem yeni mezunlara.Hem de eski mezunlara.. Tarihi bir ders vermiş.. Öğrenciler sırtlarını dönmüşken.. Onlara, Nureddin Topçu'nun bir sözünü hatırlatmış: "Gençler, karar alın.. Alınmış kararları almayın."
Bu ders, onlara yeter.. Abilerinin aldıkları kararları uygulamak yerine.. Kendileri bir karar alsınlar.. Kararları özgür ve özgün olsun.. Almanya'nın, Türkiye'yi katliamcı olarak suçladığı böylesi önemli bir konjonktürde.. "Kızlara pantolon giydiriliyor" gibi zevzekliklerle uğraşmasınlar!
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
'1915 olayları karşılıklı mukateledir" diyen Manisa Milletvekili Özdağ, arka planı şöyle verdi: "Osmanlı'nın Balkanlar'da yenilmesi, parçalanması Ermenileri cesaretlendirmiş, etnik temizlik yapmak bölgede çoğunluğu ele geçirmek için saldırganlaştırmıştır. Çevre köyler basılmış;
Müslümanlar, Ermeni çeteleri tarafından katliama uğramıştır.
Kürt veya Türk aşiretlerin gösterdiği tepkiler yaşanan acı trajedilerin bir sonucudur." Özdağ, "Soykırım arayanlar, 1915 olaylarına değil, Hocalı'ya bakmalıdır" diyerek açıklamalarını sürdürdü: "Azerbaycan'ın Hocalı kasabasında çocuk, genç, kadın, yaşlı demeden 613 günahsız Azeri'nin gözü dönmüş Ermeni zalimlerce acımasızca katledildi. Dünya ülkeleri bu soykırım karşısında dilsiz ve sağırı oynamışlardır.
İspatsız, delilsiz ve en önemlisi asılsız 1915 iddiaları adına şapka sallayanlar, o gün gerçek katliamı görmekten imtina etmiş, vicdanlarında insanlığı idam etmişlerdir."
KENDİ MİLLETİNE İHANET EDENLER İFLAH OLMAZ: "Kendi ülkesine kendi milletine ihanet eden iflah olmaz" diyen Selçuk Özdağ, HDP'ye de hatırlatmalarda bulundu:
"Selahattin Demirtaş kaç defa 'Ermeni soykırımı vardır' dedi. Daha önce bazı HDP milletvekilleri meclise dönerek 'Siz katilsiniz, katliamcısınız, soykırımcısınız' gibi laflar etmişti. HDP-Ermenici beraberliğinin tarihi seyrine ışık tutmak için sadece bir örnek vermekle yetineceğim:
1935 yılında Erivan'da toplanan Kürdoloji kongresinde alınan kararlar bugün ki iş birliğini açıklar mahiyettedir. Alınan kararlar; 'Kürdü Türk Kültürünün tesirinden kurtarmak, ayrı bir Kürt Tarihi yazmak, Kürtlerle Yezidilerin, Ermenilerin arasında ırki münasebet kurmak, bir Kürdistan haritası yapmak, Kürtçedeki Lehçeleri birleştirip tek bir dil vücuda getirmek, gramer ve lügat hazırlamak, alfabeyi tespit etmek' şeklindedir. Demirtaş, Erivan'ın çizdiği yolda yürüyor ben inanıyorum ki Kürtler bu kirli yoldan..
BÜLENT ERANDAÇ/TAKVİM