"Tete ve Masal: Rüyalar Diyarı" filminin vizyona girmesine sayılı günler kaldı. . Vizyon öncesi ünlü oyuncu Pelin Karahan, Sabah Günaydın TV'de 'Yasemİnce İtiraflar' programında Yasemin Döngel'e konuştu. Filmde bir prensese hayat veren Karahan, "Çocukken daha çok prenses gibi hissediyordum. Büyüdükçe maddi savaşlar, tutunmaya çalışmak… Hayat sizi öyle bir yoğuruyor ki aslında 'Bir dakika. Sen artık prenses değilsin, şimdi kahraman olma vaktin geldi.' diyor" ifadelerini kullandı. Mutlu evliliğin sırrının konuşabilmek olduğunu belirten oyuncu, "40'ında artık bir şeylere tahammülün de azalıyor galiba" sözlerini sarf etti. Estetiği olmadığını bir kez daha dile getirdi, "Sadece botoks yaptırıyorum, mimiğimi kaybetmek istemem" dedi. Son dönemde Rekabet Kurumu'nun menajerlik şirketleri ve kast ajanslarına yönelik incelemesinin ardından başlayan tartışmalarla ilgili de konuştu, "Aynı oyuncular aynı platformlarda dönüp dönüp duruyor, bunun artık kırılması lazım" sözleriyle dikkatleri üzerine çekti. İşte röportajın tüm detayları...
-"Tete ve Masal: Rüyalar Diyarı" filminin vizyona girmesine çok az kaldı. Hemen filmin konusunu kısaca sizden dinlesek…
Heyecanlıyız. Filmimiz 24 Ocak'ta vizyona giriyor. Bugün de onun için evet bir aradayız. "Tete ve Masal: Rüyalar Diyarı" aslında bir çocuğun rüyasını anlatıyor. Bu rüyasındaki yolculukta karşılaştığı karakterler, kahramanlar ve onlarla neler yaşadığı. Ve aslında bu yola çıkışı ve bu yolun sonunda nereye vardığı da önemli tabii. Ama çok fazla ipucu vermek istemiyorum. Ben de bu kahramanlardan bir tanesiyim onunla karşılaşan. Prenses olarak filmde rol alıyorum. Çok keyifli, çok güzel bir film oldu.
-Epeydir bu kadar zevkli bir çocuk filmi yapılmamıştı sanırım. Proje ilk geldiğinde ne düşündünüz, bu işin için olmalıyım dedirten o his neydi size?
Bir kere hiç çocuk filmi çekmemiştim daha önce. Daha önce çocuk filminde rol almadığım için bir anne olarak da aslında bana tabii çok kulağa güzel geliyor. Hem çocuklarımın olması hem onların da bunu seyredecek olması. Bir de prenses olmak şimdi değil mi? Hep onu diyorum herkese kısmet olmayacak bir şey. Dolayısıyla çok da fazla düşünmedim kabul ederken. Kadrosu nitekim çok güzel, çok güçlü bir kadro. Yani çocuklarla dolu bir film değil aslında. Daha çok büyükler var filmde.
Bence güzel bir film oldu.
-En havalı rol de sizinki sanki, prenses olmak nasıl bir duyguydu?
Özellikle kostüm, makyaj… O anlamda hepsinin bir havası var. Benimki de kendi içinde havalı. Ama prenses zaten havalı bir şey (gülüyor). Uzun uzun saçlar yaptık bana böyle sapsarı, masmavi bir elbise. Taçlar, takılar falan.
-Bir de gözünüz mavi ve sarışınsınız, tam böyle prenses olmuşsunuz...
Evet, sadece biraz yaz sonuna denk geldiği için çekimler biraz bronz bir prenses oldum (gülüyor). Prensesler biraz daha beyaz tenli olabilirdi aslında. Ama şey tabii o kıyafeti giyip o havaya girince zaten böyle bir süzülüyorsun ortada. Çok keyifli oldu.
-Çocuklara yönelik bu tarz işleri beyazperdede veya televizyonda daha az görür olduk sanki. O anlamda özel bir iş bu. Sizce bu anlamda eksik miyiz biraz?
Aslında bir anne olarak şunu söyleyebilirim: Çocuklar çok fazla aslında bu piyasada belirleyici olabilirler. Yani çünkü onlar sinemaya gitmek istiyor. Onlar annelerini, babalarını, büyüklerini alıp sinemaya gitmek istiyorlar. Biraz aslında onların o yön vericiliğinden de faydalanıp güzel filmler onlara daha çok yapılabilir. Çok fazla böyle bebek filmi değil de biraz bizimki gibi de, büyüklerin de gittiği, sıkılmadan birlikte seyredebileceği. Hep birlikte gülüp eğlenebileceği... Çünkü ailece gidebilecek filmler bazen sınırlı oluyor. Yani bizim keyif aldığımızdan çocuklar anlamıyor eskileri, sıkılıyorlar. Onların çok eğlendikleri bize çok bazen basit geliyor. Bu biraz böyle aslında her yaşa hitap edecek güzel bir film oldu diye düşünüyorum.
"AMBULANS ÇAĞIRIN" DEDİM!
-Çekimler zorlu muydu? Set arkasında neler yaşandı?
Kostümü taşımak biraz zor. Bir de ormanda bir sahnemiz vardı. Birkaç oyuncunun bir araya geldiği, finale yakın bir sahnede. Orada da şey, tabii o kostümle ormanda olmak, hani prenses, taç, altına tarlatan dediğimiz o düğünlerde gelinlikleri gibi şeyler... Onunla falan zorlandım. Komik bir an dersen şunu anlatabilirim: Sete geçmem lazım. Dolayısıyla arabaya binmem gerekiyor. Yani set ve kulis arasında. Ama ben o kıyafetle arabaya binemiyorum. Dedim ki "Ben binemem! Yürüyeyim." "Yürüyemezsin. Çok uzak" dediler. Ne yapacağız? Dedim ki "Sette ambulans var mı? Ambulans çağırın. Beni ambulansa beni bir şekilde bindirin ayakta gideyim." Çünkü gerçekten koca bir prenses bebek ben (gülüyor).
MÜMKÜN DEĞİL OTURAMADIM, NEFES ALAMADIM…
-Çıkmıyor muydu o? Zor muydu?
Çıkmıyor. Onu giyip çıkarmak kolay değil öyle. Ha deyince çıkıp yiyebileceğiniz bir şey değil o. Çünkü kat kat etek, altına tarlatan falan üstünde böyle korsem falan çok zor. Sonra "Durun" dediler başka bir plan var. Bir tane servis aracı geldi. Onunla böyle yarım yamalak devrilmiş bir şekilde sete kadar gittim ama arada mesela yemek arası oluyor. Karavanda oturacağız falan. Mümkün değil oturamıyorum. Nefes alamıyorum. Yemek yemiyorum. Oturmak da zor. Tabureyle böyle oturabiliyorum falan, ormandayız… Biraz kıyafet zordu açıkçası.
-Mucizelere inanır mısınız? Her şeye rağmen sizce bir umut her zaman var mı?
Bence var. Ben biraz o anlamda hayalperest bir insanım diyebilirim. Yani hayal kurmayı çok severim çocukluktan beri. Bir şeyleri hayal etmeyi, olmasını beklemek, mucizelere inanmak. Gerçekçi bir tarafım var ama benim hayalperest tarafım da var. O bence insanı canlı ve ayakta tutan bir şey. Çünkü günümüzde bu olmazsa çok zorlanırız. Çok realist olmak günümüzde özellikle bizim ülkemizde daha böyle insanı depresif yapabilir. Bir tık o hayal dünyasını canlı tutmak, umut dolu olmak güzel bir şey.
İNANILMAZ KARARSIZ BİR İNSANIM
-Peki, bir karar alırken mantığınız mı, duygularınız mı devreye girer?
Şimdi buna beni tanıyanlar çok gülerler. Çünkü ben çok kararsız bir insanım. İnanılmaz kararsız bir insanım. Karar vermekte çok zorlandığım için. İşte mantık mı, kalp mi falan derken işin içinden çıkamıyorum. Ama günün sonunda ben galiba kalbimi dinliyorum çoğu zaman. İçime sinmiyorsa yapmıyorum. İçine sinmesi durumu çok başka bir şey. Ona her zaman eğer imkanım varsa onu seçmeyi tercih ederim içime sineni. Tabii ki bazen öyle durumlar oluyor ki içinize sinmeyene de tamam demek zoruna kalıyorsunuz. Ona da yapacak bir şey yok. Çok da takılıp kalmamak lazım.
ÇOCUKKEN DAHA ÇOK PRENSES GİBİ HİSSEDİYORDUM
-Genelde filmlerde ya da dizilerde karakterinizden neler kattınız diye sorarız ama bir prensese ne katılır bilmediğimden şöyle sorayım isterim soruyu; sizin de prenses olduğunuz dönemler oldu mu veya var mı prenses hissettiğiniz anlar?
Aslında çocukken daha çok öyle hissediyordum. Bir evin bir kızıydım demeyeceğim ama böyle anneannem, teyzelerim, annem hakikaten böyle prenses gibi büyüttüler beni. Çocukluğum çok daha öyle geçti. Böyle prenses gibi uzun lüle lüle saçlarım falan vardı. Ama hayat tabii. Büyüdükçe maddi savaşlar, tutunmaya çalışmak, ekonomik olarak işe girmek, okula bitirmek zorunda olmak… Yani hayat sizi öyle bir yoğuruyor ki aslında "Bir dakika" diyor, "Sen prenses değilsin, şimdi kahraman olma vaktin geldi." Valla ben oradan Vikingler, korsanlar ile devam ettim (gülüyor). Gene prensesliğim zaman zaman ailem sağ olsun bana çok yaşatıyor ya da bizi sevenler, bir yere gittiğimizde gerçekten sizi seven insanlar o hissi gene sağ olsun çok yaşatıyorlar. Bizim memleketimiz insanı öyledir, içine sokar gibi sever ya o zaman onu hissediyorum. Ama gerçek dünyaya gelince biraz o prenseslik bazen rafa kalkıyor.
-"Prensesler gibiydim baba evinde" der çoğu kadın evlendikten sonra. Sizin için de böyle mi oldu yoksa evlilik hayatında mı daha prensestiniz?
Yok, bana sağ olsun eşim ve çocuklarım da hani her zaman prenses olduğunu hissettiriyorlar. Bana güzel davranıyorlar. Ama tabii o hayatın içindeki ya da evin içindeki o annelik telaşı, koşturma, ev düzeni, yemekti, ödevdi falan…
BENİM PRENSESLİĞİM ÜNİVERSİTE ZAMANINDA BİTTİ
-O işleri evlenmeden önce anne baba hallediyordu tabii…
Ben ama evlenmeden önce üniversite için ayrı eve çıktım. Eskişehir'de benim prensesliğim çok daha önce bitmişti. Yani yurtta kaldım, kendi yemeğimi yapmayı öğrendim. Benim prensesliğim üniversite zamanında zaten bitmişti ve hayat savaşı başlamıştı (gülüyor). Maddi olarak çok zengin bir aileden gelirsin. Hayatta öyle kaygıların olmaz. O kaygıların olmadığı zaman biraz da hayata öyle yaşayabilirsin. Ama o kaygılar varsa o prenseslik biraz rafa kalkabiliyor. İşte böyle rolde falan (gülüyor).
-Sizin de işinizin güzel yanı bu, her role girerek her duyguyu yaşayabiliyorsunuz…
Tabii. Olmayacağın ya da olamayacağın roller. Mesela Sultan oldum zamanında bir Mihrimah Sultan. Şimdi bunu yaşayabilir misin? Öyle bir döneme gidip öyle bir hayatı...
-O bir de daha gerçekçi bir işti baktığımız zaman, o sarayın içinde o kostümler falan…
Tabii bir de şunu da biliyorsunuz; bu insanlar vardı, yaşadı. Bu isimlere gerçekten bu hayat verilmişti yani.
-10 yılı da devirdiğiniz bir evliliğiniz var… Nedir mutluluğun sırrı?
Ya mutlu evlilik, mutlu ilişki ya da mutlu beraberlik artık adına ne koyarsanız koyun tabii ki kolay değil. Yani iki çocukla koşturmalı bir hayat…
MUTLU EVLİLİĞİMİZİN SIRRI KONUŞABİLMEK
-Tabii ki ilk günkü gibi olmaz…
İşte hep onu soruyorlar. Hala aşk var mı? Aşk gerçekten dönüşüyor yani güvene, huzura, sevgiye dönüşüyor başka bir şey oluyor. Bizim de kendi içimizde mutsuz olduğumuz zamanlar oluyor. Olmuyor değil yani. O 10 yıl hiç mi tartışmadık? Hiç mi kavga etmedik? İllaki oluyor. Ama günün sonunda birinin öbürünü biraz daha alttan alması, birinin çok yüksekse öbürünün biraz daha dengelemesi. Alt tarafta kalması. Ama günün sonunda konuşabilmek galiba yani konuşabilen bir çiftiz. O an konuşamasak bile sonra konuşuyoruz. Bir şekilde anlıyoruz. Mesela benim eşim yapı olarak evet biraz daha gergin ve öfkeli. Ani parlar. Ben daha sakinim ama onun da parlaması hemen bitiyor. O da böyle çok uzatmaz. Hiç uzatmaz hatta. Ben de tam tersi. Ben de kendimi doldururum. Ama işte şöyle insan da kendini yeni tanıyor. Şimdi ben 40 yaşındayım, o 41 yaşında. Biz de kendimizin bazen bazı özelliklerimizi daha yeni keşfediyoruz.
40 YAŞIMDA TAHAMMÜLÜM AZALDI
-İnsan her yaşında bambaşka bir versiyonunu keşfediyor… 40'lı yaşlarda nasıl bir Pelin çıktı ortaya?
Kadın olarak şunu söyleyebilirim; 40'ında olmak bana göre hayattan daha fazla ne istediğini ve ne istemediğini bilmek, daha sakin olmak, daha koşturmamak, daha artık bir şeylere tahammülün de azalıyor galiba. Onunla da alakası var. Yani seni çok yoracak, senden enerji alacak insanlar hayatında istemiyorsun. Boşa vakit geçirmek istemiyorsun. Bir de belki çok o koşturduğun çabaların, maddi olarak da kastediyorum bunu, çok boşuna olduğunu görüyorsun. Yani o kadar büyük savaşlara, koşturmalara gerek yokmuş. Aslında dinginlik ve huzurluluk, yani iç huzurun çok daha kıymetli. Ama işte bunu 20'sinde, 30'unda anlamıyorsun da 40'ında anlamaya başlıyorsun. 50'sini de kısmetse görürsek bakalım ne anlayacağız (gülüyor).
-İki tane de birbirinden tatlı çocuğunuz var. Nasıl anne-oğul ilişkileriniz oğullarınızla?
Valla şu aralar biraz tartışıyoruz onlarla (gülüyor). Şimdi büyük oğlum 10 yaşında, küçük oğlum da 8 olacak. İkisinin yaş arası da çok fazla değil. Nasıl kendimizi tanıyorsak, işte 30'unda, 40'ında kadın olarak, erkek olarak neyse. Çocuğunu da yeni keşfediyorsun. Çocuk da kendini yeni keşfediyor. Seninle onunla arandaki ilişkiyi yeni keşfediyorsun. Aslında hiç bitmeyen bir öğrenme ve büyüme süreci. Ne kadar bilinçli olursan o kadar iyi yaklaşıyorsun. Ama şimdi bizim çocukluğumuz gibi değil şimdiki çocuklar. Onun şu anda sahip olduğu imkanları ben çocukken sahip değildim. Zorluk çekmesin istiyorum onlar ama çok da şımarık büyümesinler istiyorum. Çünkü dünyanın bir türlü hali var. Yarın bir gün bütün sahip oldukları olmayabilir düşüncesiyle. Yani hep öğretmeye, söylemeye eşimle birlikte yani babası da öyle. Hep anlatıyoruz, konuşuyoruz. Çünkü söylediklerinizden ziyade yaşadığı ortamda çocuk ne görürse aslında biraz bunları kopyalıyor. Elimizden geleni yapıyoruz ama çok zor. Ben anne olarak biraz daha yani çok böyle pimpirikli bir yapım yok ama biraz daha kuralcı bir tarafım var. İşte yemek yemesi, yatması, kalkması, sporu biraz bunların düzenli olmasına gerektiğine inanıyorum. Çünkü "Bırak canım çocuk özgür olsun, her istediğini yapsın" diyen bir kadın değilim. Olmadım. Çünkü o dediğim o zaman şımarıklığa ve rahatlığa gidiyor. Biz o yaşlarda o kadar öz güvenli değildik. Bunlar şimdi inanılmaz öz güvenliler ama bence ona biraz kontrol altında alınması lazım ebeveynler tarafından. Çünkü sosyal medya da bunu çok özgür kılıyor. Çocuklara her şeyi yapabilirlermiş gibi bir hava veriyoruz. Çok her şeyi yapmak bence şu an doğru gelmiyor bana. Tabii herkesin çocuk büyütmesi algısı farklı. Biraz öyle, biraz tatlı sert bir anne olabilirim evet. Ama bana kalırsa şefkat tarafımı hiç eksik etmiyorum onlardan. Yani öperek koklayarak uyandırıyorum. Öyle uyutmaya çalışıyorum. Sarılıyorum. Başını okşuyorum. Hep güzel sözler söylüyorum. Erkek çocuğu bir de böyle hani aman sert olsun'a gerek yok.
-Anneye daha düşkünler değil mi?
Vallahi değişiyor. Babaya da çok düşkünler yani. Babaları çok ilgileniyor çünkü. Biraz o dengeyi kurmaya çalışıyoruz arada. İşte onlar da büyüyor ben de onlarla büyüyorum. Değişik bir durum arasında.
ESTETİK HABERLERİ DOĞRU DEĞİL
-İnternette adınızı arattığımızda sizinle ilgili en çok çıkan haberler estetiğe yönelik oluyor. Daha önce çok kez açıkladınız aslında estetiğim yok bir tek botoks yaptırdım diye fakat şunu sormak istiyorum; sürekli bu noktadan eleştirilmek canınızı sıkıyor mu, takıyor musunuz bu haberlere?
Yok, rahatsız etmiyor çünkü bir şeyler konuşulacak, yazılacak. Yani şov dünyasındaysanız, sanat dünyasındaysanız biraz magazinel bir tarafınız varsa popülersiniz bunlar yapılıyor. Bunlar hani kötü bir haber değil tabii ama doğru değil. Ama olsun ben kendimi biliyorum. Sen de burada beni görüyorsun. Çok zayıfladığım için çok ani bir değişim oldu ben de gerçekten. Bazen ben de fotoğraflarıma bakıyorum "Ben neymişim ya?" falan diyorum böyle. Çok fazla kilo verdiğimde gerçekten çok yağdan verdim ve yüz hatlarım da çok değişti.
-Nasıl başardınız bu kadar kilo vermeyi?
Çok ciddi diyet yaptım. Yani diyet derken aynı zamanda beslenme düzenimi değiştirdim. Yani çok disiplinsiz ve kötü besleniyordum. Daha sağlıklı bir tarafa geçtim ve ben çok hareketli bir insanım. Sporla birlikte bunu destekleyince ve rutinlerimden asla vazgeçmem. Bunu çok disiplinli bir şekilde yıllardır sürdürüyorum yani. Bu "üç ay şok diyet yaptım, kilo verdim" gibi bir şey değil. Ben bunu artık hayatıma yaydım. Şimdi haftanın beş günü spor yapıp beslenmeyi de toparladığınız zaman metabolizmam da hızlı çalışıyor artık ve onu oturttum. Yani ben biliyorum ki kilo bana iyi gelmiyor. Yani enerji olarak da beni aşağı çekiyor kilolu olmak. Çok halsiz ve uykusuz oluyorum. Sette çok yoruluyorum. Ekranda da iyi durmuyorum. Herkes kendini nasıl hissediyorsa öyle olsun. Ben 49-50 kilo arası kalmaya çalışıyorum ve böyle gidiyorum. Ama sana 60 kilo iyi geliyordur da öbürüne 45 kilo iyi geliyordur. Bunu bilemezsin. Valla herkes bir şey söylüyor işte söylesinler ne yapayım. Biraz eleştirmeyi seviyoruz ve bir şeyin çabayla mücadeleyle olması değil de kolay yolla olması insanların daha işine geliyor. "Hayır, her sabah kalkıp spora gitmemiştir. Hayır, boğazını tutmamıştır. Kesin başka bir şey yaptırmıştır." (gülüyor).
-Bir de dediğiniz gibi o eski halinizi görüyorlar, şimdi yeni halinizi görüyorlar…
Evet. Bu arada o da bir çözüm. Yani estetik ameliyatta ya da ani şok bilmem neler, prosedürler de bir çözüm ama ben sürdürülebilir bir şey olmasını tercih ediyorum hayatımda. Çünkü adı üstünde sürdürülebilir. Yoksa zayıfladım, bitim ettim. 3 ay sonra tekrar kilo alırım. Bunu istemiyorum. Ben bunu bir yaşam biçimi haline getirmek istediğim için.
SADECE BOTOKS YAPTIRIYORUM, MİMİĞİMİ KAYBETMEK İSTEMEM
-Sizde sadece botoks var galiba…
Sadece botoks yaptırıyorum. Onu da zaten 3 ay olmuş yaptırmayalı, kırış kırış oldum (gülüyor). Çok mimikliyim bak konuşurken fark edersin kaşım gözüm ayrı oynuyor. Çok oturmasını istemiyorum, harita gibi olmasını istemiyorum ama onun çok dozunda olması lazım bizler için. Gerçekten mimiğimi kaybetmek istemem çünkü. Bu aralar ona da gitmedim. O da kaldı. Biraz buna da alıştırayım kendimi diyorum. Çünkü bir yerde yaşlanacağız, yaş alacağız ve bunu durduramazsın zaten. Bence biraz riskli olan dolgu galiba. Botoksun öyle kimseye çok bir şey yaptığını şimdiye kadar görmedim ama dolguda baya yüz hatların, orantıların değişiyor. Çöken bir yeri doldurmak amaçlı yapılıyor ama dolgu nasıl kalıyor? O bir süre sonra eriyor mu kalıyor mu? Onlar hep soru işareti bende.
KEŞKE FIRSAT VERİLSE DE HER ROLÜ OYNASAK
-Son dönemde bazı oyuncular bazı rolleri oynamaya tiplerinin müsait olmadığını söylediler, siz ne düşünüyorsunuz? Sizce bir oyuncu her rolü oynayabilir mi, oynamalı mı?
Aslında oynamalı o daha keyifli. Yani o kişinin kendi tercihi. Şimdi ona ben karışamam. Herkes kendi ekranda nasıl görmek istiyorsa onu seçsin ama bu seni de kısıtlayan bir şey oyuncu olarak. Biz açık olmalıyız ki zaten her rol hepimize gelmiyor ne yazık ki. Zaten Türkiye'de bazı kalıplaşmış işte o bunu oynamaz, o şunu oynamaz diye zaten yapımcıların kafasında kalıplaşmış bir şey var. Biz zaten bunu bence kırmalıyız her şeyi oynayarak. Elimizden geldiğince altından kalkabildiğimizce. Biz de oyuncu olarak bence bunu böyle sıkıştırmayalım. O zaman iyice alan daralıyor. Bence daha açık olmalıyız ki insanlar da görürsün "A bunu da oynayabiliyor, bunu da yapabiliyor. Helal olsun bak bu da oldu." Olur olmaz. En azından denenebilmeli. Keşke hepimiz her şeyi oynayabilsek. Fırsat verilse de oynasak.
AYNI OYUNCULAR AYNI PLATFORMLARDA DÖNÜP DÖNÜP DURUYOR, BUNUN ARTIK KIRILMASI LAZIM
-Madem konusu açılmışken malum konuya da değinmeden geçmeyelim isterim. Son dönemde Rekabet Kurumu'nun menajerlik şirketleri ve kast ajanslarına yönelik incelemesinin ardından savcılık, geniş çaplı bir soruşturma başlattı bildiğiniz üzere. Siz daha önce böyle bir durum yaşadınız mı? Sizin bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum…
Ben oyuncu olarak birebir önümde böyle bir şeyle karşılaşmadım ya da ben yaşamadım. Ama yaşadığım da haberim mi yok acaba, onu da bilmiyorum şimdi. İnsan bir düşünüyor yani. Acaba benim de arkamdan bir iş çevirildi mi? Ya da şöyle oldu mu? Ya da bir arkadaşıma oldu bana da olur mu? Şunu görüyoruz ama. Aynı insanlar aynı platformlarda, aynı yapım şirketlerinde dönüp dönüp duruyorlar. Bunun artık bir kırılması lazım. Zaten biraz olay oradan çıkıyor yani. Rekabet oluşabilsin, bu ortam sağlansın. Çok oyuncu var. Çok yetenekli oyuncu var. Çok iyi tiyatrocular var. Çok arkadaşım var evinin kirasını ödemekte zorlanan. Yani bu da işte bu sefer şey oluyor, onlar da ekmek yesin. Onlar da çalışsın, onlar da girsin. Şimdi işte o ortamda huzursuzluk oluyor bu sefer. "O çok iş yaptı, ben az iş yaptım. Benim ihtiyacım yok, onun ihtiyacı var." Ya da bu sadece maddi olarak bir ihtiyaç da olmayabilir. Yani kendini değerli hissetmek de olabilir. Değersiz hissedilmek bizim sektörde ne yazık ki çok yaşanılan bir şey. Bunun ünle bir alakası yok. Ünlü de ünsüz de olsan, çok ünlü olmasan da bu hissettiriliyor. O yüzden neyse sorun ortaya çıksın ve artık yapılmasın o zaman demek istiyorum. Tek diyebileceğim şey o.
DOĞUMDAN SONRA EKRANLARA DÖNMEKTE ZORLANDIM!
-"Kavak Yelleri" ve "Muhteşem Yüzyıl" gibi çok parladığınız iki harika işte rol aldınız, aralarda ve sonrasında rol aldığınız işler de oldu fakat gerektiği kadar göremedik sizi sanki ekranlarda…
Yani doğum yaptım ve doğumdan sonra evet bir sürü yemek programı yaptım. Bir dönem daha çocuklarımla ilgilendim ama bunlar normal süreçlerdi. Ama sonra tekrar mesela doğumdan sonra tekrar dönmek istediğimde ya da "Evet, ben artık hazırım. Ekranlarda olabilirim" dediğimde bir zorlandım ama gerçekten. İşte bu sebeplerden mi, başka şeyler mi? Benimle mi alakalı? Bilmiyorsun ki bunun hiçbir zaman doğrusunu öğrenemezsin. Kimse yaşamasın ama çok zor bir şey yani.
KISA SORULAR
MÜZİK BENİM HAYATIMDAN ASLA ÇIKAMAZ
-Hayatınızdan neyi çıkarırsak geriye hiçbir şeyin kalmayacağını düşünürsünüz?
Dün şöyle bir şey gördüm. Instagram'da bir yazı var işte şu mu şu mu diye şeyler var ya. Diyor ki; hayatınız boyunca zengin olacaksınız ama hiç müzik dinlemeyeceksiniz. Bak kendimi o kadar kötü hissettim ki. Mesela ben şarkıcı falan değilim ama müziksiz yapamam. Bak hayatın boyunca zengin olacaksın ama hiç müzik dinlemeyeceksin. Mümkün değil. Müzik demek benim hayatım çünkü ben çok seviyorum müzik dinlemeyi. Yani mutfakta yemek yaparken, evde hazırlanırken, arabada, sporda her yerde. Müzik benim için çok önemli. Müzik asla çıkamaz. Onun üstüne bu soruyu sorduğum için böyle söylüyorum.
-Çevrenizden kendiniz hakkında en sık duyduğunuz şikâyet nedir?
Bunu daha çok eşime sormamız lazım (gülüyor). Biraz kararsız bir insanım. Bir de harekete geçmekte zorlanıyorum. Mesela birisini aramak, ara değil mi? Ararım, yarın ararım, sonra ararım. Şimdi aramayayım mesaj atayım sonra arayayım… Biraz o konularda bir de telefona geri dönmekte, (arkadaşlarım ve çevrem bilir) biraz o huyum kötü evet, kabul ediyorum.
TAKINTILI BİR İNSANIM, KÜPESİZ VE RİMELSİZ SOKAĞA ÇIKMAM
-Takıntı derecesinde bir huyunuz, bir özelliğiniz var mı?
Büyüdükçe fark ettim. Takıntılarım da varmış çaktırmadan. Mesela küpe, küpesiz sokağa çıkmam. Spora da küpesiz gitmem. Bir gün unuttum var ya bak üstümde bir şey yok falan gibi geldi. Sanki çıplak gibiyim. Küpe benim için çok önemli. Bir de rimel. Rimelsiz de olmaz. Evet, bak takıntılı bir insanmışım demek ki. Küpe ve rimel hassas noktam.
-Günlük yaşantınızda totemleriniz var mıdır?
Ya işte mesela sağ ayak, sağ ayakla önce ayakkabı giymek gibi bazen oluyor. Onun dışında öyle çok bir şey yok ya. Ama mesela her uçağa bindiğimde bir duamı okurum içimden. Öyle şeylerim var. Uçak yolculuğunda falan biraz öyleyim. Sağ salim, Allah'ım gideceğim yere kavuşayım. Çocuklarıma, sevdiklerime kavuşayım. İçimden böyle fısır fısır ağzım oynar (gülüyor). Öyle bir şeyim var evet.
-Ağzınıza asla sürmediğiniz, "kokusuna bile tahammül edemem" dediğiniz bir yiyecek var mı?
Bamya ile kerevizi eskiden hiç sevmezdim. Ama yemek programı yaptığım zamanlar şeflerim öyle güzel yemekler yaptılar ki bamya ile kerevize şu an bayılıyorum. Biraz damak tadı bence yaşla alakalı değişiyor. Asla dememek lazım. Çok seviyorum onları da yani. İnanılmaz şu an favorim mesela. Yani öyle şunu yemem dediğim bir şey yok. Çok ağır kokan sakatatlar belki ama mesela beyran falan çok severim. Beni de hiç düşünemezsin beyran içerken böyle sarımsaklı limonlu sirkeli falan (gülüyor). Böyle tipimle uyuşmayacak sevdiğim yemekler var.
HİÇ KISKANÇ DEĞİLİM, EŞİM ÇOK ŞİKAYETÇİ!
-Kıskanç biri misiniz?
Kıskanç biri değilim ya. Çok kıskançlık huyum yok benim. Valla 10 üzerinden 2-3 falan galiba hiç kıskanç değilim. Hatta eşim çok şikayetçi "Hiç kıskanmıyorsun" diyor. Genel olarak o duygu bende çok yok kıskançlık duygusu galiba.
-Cimri biri misiniz?
Tutumluyum diyelim. Cimrilik başka çünkü. Harcamayı severim ama çok tutumluyumdur. Çok iyi para biriktiririm.
-En çok neye para harcarsınız?
Çanta ve ayakkabı (gülüyor). Çanta ve ayakkabı severim.
-Sayısını biliyor musunuz?
Ya sayı olarak hiç oturup saymadım. Öyle sonsuz, sınırsız yok. Hiçbir şeyi gidip böyle tak diye alamam ama. Beğenirim, bakarım, üstüne uyurum. Gerçekten istiyor muyum? Ben mesela gördüm şahane, hemen parasını vereyim alayım, asla öyle bir şeyim yok. "Çok güzel. Ben bunu bir düşüneceğim" derim. Biraz beklerim. Birkaç gün, bir hafta. Çok aklımda kalırsa evet, gidip alırım. Aklımda kalmasın, bende kalsın. Kullanırım da; kimisi vardır ona sahip olmak ister, olur ve orada durur. Yok, ben kullanmayı seviyorum. Kullanayım yani.
-Filmle ilgili son olarak ne söylemek istersiniz?
Vallahi filmimiz çok keyifli. Güzel bir film oldu. Böyle ailecek, 7'den 70'e gidip izleyebilecekleri, böyle içinde çok tatlı nüansların olduğu, hem gülüp hem ağlayacakları, böyle enerjisi güzel bir film oldu. Ve bence oynayan kadro da çok güçlü, herkesin sevdiği isimler. Bence bunu kaçırmayın.