Geçtiğimiz günlerde, PYD'nin işlediği insanlık suçlarından birisi, kendi üyeleri tarafındanvideoya alındı ve dünyaya servis edildi. Öldürdükleri muhaliflerin bedenlerini, yan yana dizerek kamyonlara yükleyen PYD/ YPG, müzik eşliğinde onları Afrin'e getirdi ve halka sergiledi. Temo, PYD'nin işlediği bu ve benzer insanlık suçlarının sadece gündelik, ileriye dönük de kalıcı etkileri olacağını anlatıyor: "Bu durumun hem Kürtler hem de Araplar üzerinde ciddi tesirleri olacak. Rejim ve Rusların amacı etnik savaş çıkarmak, Kürtler ve Araplar arasında, özelikle Sünni Araplarla. PYD şu an bu amaca hizmet etmek istiyor. PYD'nin yaptıkları DAEŞ'in yaptıklarından pek farklı değil. PYD, Kürtlerin DAEŞ'i oldu. Nasıl ki DAEŞ Araplardan çıktı, PYD de bugün yaptıklarıyla Kürtlerin DAEŞ'i konumuna geldi. PYD öyle bir politika izliyor ki hem Kürtler arasında hem de Kürtler ile Sünni Araplar arasında bir savaş çıkmasını istiyor. Biz bu durumdan korkuyoruz. Böyle giderse PYD yüzünden Suriye Kürtleri kendi arasında savaşacak, yine PYD yüzünden Kürtler ve Araplar savaşacak. PYD'nin son eylemlerinden tüm kesimler rahatsız.
Ki hep PYD dedim konuşmamda ama biliyorsunuz ki PYD değil PKK. Tüm bunlara karar veren Kandil'dir. PKK, tıpkı Lübnan Hizbullah'ı gibi hangi devlet onlardan ne isterse yerine getiren örgütler. Bugün de o durumu yaşıyoruz. Bugün PKK, Rusya- İran hattının bulunduğu siyaseti benimsemiş. Rusya- İran ise Esed'i destekliyor. İlginçtir ki Rusya, İran ve Esed, Barzani'nin politikasına karşı. PKK da bu güçlerle ittifakta. Bugün PKK, Suriye'de sadece Şii politikasına hizmet ediyor."
Geçen ay PYD ile rejim güçlerinin savaştığına dair gelen haberlere de çarpıcı bir yorumu var Temo'nun. Cenevre'de 'rejime muhalif' gruplar arasında yerini almak için PYD'nin bilerek bu tür danışıklı dövüşe sebep olduğunu ve bu uğurda ölen sivillerin kimsenin umrunda olmadığını vurguluyor:
"Kamışlı'da yaşanan olay şuydu, PYD Kamışlı hapishanesinin kontrolünün kendilerine verilmesini istiyordu. Bir de bir değirmen var. PYD onu da istiyordu. Rejim de verecekti zaten. Millete 'biz bunları rejimden zorla aldık' demek için bir çatışma başlatıyorlar. Oysa PYD 3 yıl önce o hapishaneyi ele geçirdiğini söylemişti. Ele geçiriyor sonra tekrar denetimi rejime bırakıyor. Tıpkı Kamışlı'da geçen hafta yaşanan o çatışma gibi. O göstermelik savaşta 17 sivil öldü. Geçen yıl ise Haseke'deki göstermelik savaşta 30 sivil öldürülmüştü. Haseke'deki o savaş ise güya sınır kapısını PYD ele geçirecekti.
Evet, Apocular sınır kapısının denetimini aldılar, Beşşar Esed'in posterlerini indirip kendi bayraklarını astılar ama hemen sonrasında Muhaberat/ rejim devriyesi gelip orada durdu. Göstermelik bir savaş verdikleri anlaşılmasın diye de sivillerin öldürülmesi gerekir. Bunun için rejim sivillerin bulunduğu yere birkaç bomba atacak ve ölümlerine sebep olacak. Rejimden de 10-15 kişi ölüyor. Bir hafta geçmeden tekrar barıştılar. Halep'te zaten birlikte hareket ediyor. Kamışlı'da neden savaşsın?"
Suriye, siyasî olarak istikrara kavuşsa bile, PYD ve DAEŞ'in yarattığı toplumsal tahribatın onarılması on yıllar alacak. Üstelik DAEŞ'e haklı olarak ortak bir nefretle ve kesilmesi gereken bir ur gibi bakılırken, PYD'nin 'bizim çocuklar' diye yüceltilmesi, sırtının uluslararası güçlerce sıvazlanması, onların ektiği nefret tohumlarını daha da kalıcı kılacak gibi görünüyor.
Hilal Kaplan/Sabah
Can Dündar, "devletin gizli kalması gereken bilgilerini temin etme ve açıklama" suçlarından 31.5 yıla, Erdem Gül'e ise "devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama" suçundan 10 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını isteniyor. Manşet gazetecinin namusudur. Can Dündar, 29 Mayıs 2015 tarihinde manşetine taşıdığı MİT Tırları manşeti hakkında, 20 Temmuz 2015 tarihinde şahsi Twitter hesabından paylaşımda bulundu ve "MİT'in IŞİD'e bomba ve eleman taşıdığını belgeledik, suçlu ilan edildik." ifadelerini kullandı.
Can Dündar'ın manşet haberinin savunmasına bakalım. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İrfan Fidan, 28 Kasım 2015 tarihinde Can Dündar'ın ifadesini aldı ve Can Dündar'a o manşeti hatırlatarak, ''Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait bu tırların ve içerisindeki malzemelerin yasadışı bir örgüte (DAEŞ,El-Kaide, PKK vb.) gittiğine dair elinizde herhangi bir bilgi, belge veya delil var mı?" diye sordu. Can Dündar, ifadesinde "Benim bu yardım tırlarının herhangi bir yasadışı örgüte gittiğine yönelik elimde herhangi bir bilgi belge yoktur ve böyle bir bilgiye de sahip değilim.'' dedi. "MİT'in IŞİD'e bomba ve eleman taşıdığını belgeledik" diyen Can Dündar, Başsavcı Vekili İrfan Fidan'a, yardım tırlarının terör örgütlerine yardım taşıdığına ilişkin bilgi ve belgenin olmadığını itiraf etti! Can Dündar, MİT tırlarını manşetinin yalan olduğunu bizzat kendisi açıkladı.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma savcısı Evliya Çalışkan, Can Dündar ve Erdem Gül'ün yargılandığı davada esas hakkındaki mütalaasını dün mahkemeye sundu. Savcı Evliya Çalışkan, Can Dündar ve Erdem Gül'ün yargılandığı dosyanın "casusluk" suçu yönünden yürütülen ana dosyadan ayrılarak başka bir esasa kaydedilmesine karar verilmesini talep etti ve "FETÖ, MİT tırlarının durdurulması eyleminde de 'algı' yöntemini kullandı. Can Dündar ve Erdem Gül'ün gazetecilik olarak iddia ettiği haberciliğin özünde bir casusluk faaliyetidir. Sanıkların eylemleri, MİT tırları eylemlerinden bağımsız düşünülemez." ifadelerini kullandı.
Savcı Evliya Çalışkan, Can Dündar'ı kendi avukatının savunmasıyla vurdu. Mütalaada; Can Dündar'ın "Tutuklandık" isimli kitabında, temin ettiği belge ve bilgilerle ilgili, avukatının, "...tırları durduran savcıları, askerleri tutukladılar, devletin sırrını ifşa ağır ceza gerektiren suçtur, tutuklama kaçınılmaz.'' diyerek kendisini uyardığı ve bu beyanın sanıkların savunmalarının aksine gazetecilik değil, bir suç faaliyeti içerisinde olduklarını bilerek hareket ettiklerini gösterdiği ifade edildi. Can Dündar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili İrfan Fidan'a verdiği ifadede, MİT tırları manşetinin yalan olduğunu açıkça itiraf ediyor. Avukatı da, "Devletin sırrını ifşa ağır ceza gerektiren suçtur, tutuklama kaçınılmaz." diyor. MİT tırları davasında aralarında generalin de olduğu muvazzaf askerler tutuklu.. Savcılar tutuklu.. Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül yeniden tutuklanır mı? Yargılama sürecinde hep birlikte göreceğiz.
Kenan Kıran/Zaman
Peki, AK Parti'deki bunca gürültü patırtı, "işlemin" bir türlü gerçekleşememesinden mi kaynaklanıyor? En son olarak, 17- 25 Aralık'ta denediler, olmadı. Hedefleri, AK Parti değil sadece ve sadece Sayın Erdoğan'dı. AK Parti'yi ruhundan, yani Erdoğan'dan kopartmak istiyorlardı. Başaramadılar ama vazgeçmiş de değiller. Var güçleriyle içeride ve dışarıda buna uğraşıyorlar. Son günlerde AK Parti'nin içinden kendilerine yol bulmaya çalışıyorlar. Pensilvanya'nın 17 Aralık mülâane darbelerini "ameliyat" tesmiye ettiği aklıma düştü şimdi. Acaba ameliyat yaparken içerde "parça" bırakmış olabilirler mi?
Parça, B planı mıydı yoksa? AK Parti'deki kimi sıkıntılar mahut ameliyatın B planı gereği mi? Ne yaparlarsa yapsınlar boş; bozguncular başaramayacaklar. Çünkü, AK Parti'nin kurucusu, önderi, lideri sağ ve çok şükür dimdik ayakta. "Türkiye Türkiye'den yönetilsin" diyen "direniş cephesi" de onun etrafında kenetlenmiş durumda. Ehlisalib'in merkez üsleri, çok uluslu Ebu Cehiller, velhasıl, müstekbirler her gün Erdoğan'a saldıracak, ailesine varıncaya kadar kişilik katline uğratacaklar, bilumum çakal takımı ve aklı evvel AKP'li fırıldaklar sürüsü de fırsattan istifade, "Erdoğan'ın misyonu bitti" falan diyecek, millet de bunu yiyecek öyle mi?
Bu akılları, bu "siyasi hırsızlık çakallığı"nı nerden öğrendiniz,Pensilvanya'dan mı? Bre vicdansızlar, hiç misyonu bitseydi, küffarın her geçen gün artarak devam eden onca saldırısına maruz kalır mıydı? Bir de nedir muhteremler, "fitne" lakırdısını düşürmüyorsunuz ağzınızdan. Hangi fitneden söz ediyorsunuz?
AK Parti'nin ruhu mesabesindeki Erdoğan'la kimin arasında fitne çıkacakmış? Sahi, Erdoğan'ı kimlerle müsavi görüyorsunuz? "Fitne" lakırdısını olur olmaz yere terennüm ede ede panayır hokkabazları gibi "fitneye gel, fitneye" demediğiniz kaldı, ayıptır! Girdiği her seçimi kaybeden "Yatık Kemal"in liderliği tartışılmıyor da 1994'den beri girdiği her seçimi kazanan Erdoğan'ın liderliği mi tartışılıyor? Pardon, kimse tartışmıyor mu? O vakit, nedir bu "fitne" muhabbeti birader? Herkes yerini bildikten sonra ne fitnesi? Sayın Başbakan'la herhangi bir bakan arasında "fitne" çıkabilir mi? Uyumlu olmayan bakan istifa eder veya isyan eder bedeline katlanır, bu kadar basit.
Salih Tuna/Yeni Şafak
AB Parlamentosu Başkanı Schulz iki parmağını "silah şeklinde" yaparak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Sayın Cumhurbaşkanımız hakkında haddini aşan açıklamalar yapmıştı hatırlarsanız! Akıllanmadı, akıllanmayacak gibi!
Sevgili dostlarım, neyin kafası bu, anlayabilmiş değilim! "Erdoğan'sız Türkiye" projesine kendilerini çok kaptırmışlar herhalde! Tek kaldıkları "istedikleri gibi bir Türkiye" değil! Başta bazı AB'li siyasetçiler ve Schulz efendi şu mantığa da kendilerini çok ama çok kaptırıyorlar; NASIL OLSA ANLAŞMAYA İMZA ATTIRDIK, TÜRKİYE'YE İSTEDİĞİMİZİ, HER ŞEYİ YAPTIRABİLİRİZ! CUMHURBAŞKANI BİLE BİZİ DURDURAMAZ!
Bu noktada bu kardeşlere aşağıdaki satırları gösteriyor ve "İYİ OKUYUN SCHULZ efendi ve kafadaşları" diyorum! Bakın ne diyor Sayın Cumhurbaşkanımız dün yaptığı konuşmada;
"AB ADIM ATMAZSA TÜRKİYE'DE ANLAŞMAYI UYGULAMAZ... (Geri Kabul Anlaşması) Burada takip edilmesi gereken bir süreç vardır, belli şartlar vardır. Şayet Avrupa Birliği, atması gereken adımları atmaz, taahhütlerini yerine getirmezse, Türkiye de anlaşmayı uygulamaz. Şahsen, benim onayımdan geçecek olan bu tür şeylerde asla bir iade, onay almaz. Her şey verilen söz neyse, mutabakat metni neyse o metne göre olur"...
Bu satırlar sonrası "parmağını ülkeme, milletime, Lider'ime sallayan" Schulz ve benzeşlerine şu notu düşmek istiyorum; 200 yıldır bu coğrafya'da kan döküyorsunuz! Gözyaşlarının ana sebebi sizlersiniz. Dedeleriniz Yunan ordusunu taşeron kılarak, bu topraklarda bebekleri süngülere geçirirken, bu millet o süngüleri de, o parmakları da kırdı! Yıl 2016 ve siz hala Türkiye Cumhuriyeti'ne, Türk Milleti'ne ve LİDER'e parmak sallıyorsunuz!
Sevgili dostlarım, daha fazla yazmaya gerek yok! Adam olana bu kadarı bile çok! "Bizim Erdoğan'la işimiz olmaz, ne istersek yaparız" mantığı içindeki bu akıl fukaralarına bir cümle ile veda edeyim; BU ÜLKEDE HALKIN SEÇTİĞİ VE DEVLETİNİ EMANET ETTİĞİ BİR LİDER VAR! BU HALKA VE TERCİHLERİNE SAYGI DUYDUĞUNUZ SÜRECE BİZİM İÇİN VARSINIZ! AKLINIZI BAŞINIZA ALIN!
Yiğit Bulut/Star
Haaa, bak, İzmir'de soyunanlar yakalanmış. İşte giydirme fırsatı. Yok, soyunanları değil. İktidara giydirmece. Bunlar anarşistlermiş. Yirmi beş kişi kadar. 1 Mayıs'ı soyunarak kutlamak, değişik bir eylem biçimi. Gerçi bir zamanlar soyunan kızlar vardı. Başını Ukraynalı feministlerin çektiği bu hareket bizim delişmenler nezdinde de yankı bulmuştu. Fakat hem soyunuyorlar, hem de erkekler bakınca kızıyorlardı. Bir eylemde "memeler fena değil" yazdığım için bendenize etmedikleri hakaret kalmamıştı, şimdilerde hemen hepsi Türk basınından bir şekilde çekip gitmiş bunalımlı tazelerin... Gösterene bakarlar güzel evladım... Üstelik de beğenmişiz, teşekkür edeceğine...
1 Mayıs'ta İzmir'de soyunanlar, bu eylemi "antiotoriter ve hayvan özgürlükçüsüanarşistler" olarak yapmışlar. Hayvan özgürlüğünden kasıt, kedinin köpeğin bir sahibinin, bir bakanının olmaması mıdır, başıboş dolaşmaları mıdır, anlayamadık. Hayvan özgürlüğü sutyen çıkararak nasıl sağlanır, onu hiç anlayamadık. "Sistemin bizi giymeye mecbur bıraktığı etnik, dini, cinsel, biyolojik ve daha birçok kimliğimizi de çıkarttık" demişler. Hepsi tamam da, sistem biyolojik kimliği nasıl dayatıyor yavrum?
Güvenlik kuvvetleri, sebeb-i hayatınız babacığınızla kıymetli valideciğinizin yatağını basıp kiminizin embriyosuna X kromozomu, kiminize de Y kromozomu mu zerkediyorlar?
Bu sistemin bütün kötülüklerini anladık da, sizin sistem kendine göre bir mantığı olan "anarko-sendikalizm" bile değil (böyle bir terim duymuş muydunuz yavrularım?)
Sizinkisi yalnızca zırzopluk. İspanya İç Savaşı'nda nasıl pis bir açmaza düşmüştünüz, faşistlere karşı koyabilmeniz için "konvansiyonel" bir ordu, merkezi yönetim ve disiplin şarttı! Sizin karşı çıktığınız her şey yani. Boyun eğmek zorunda kaldınız. Sizi önce bir posta Stalin'ciler dövdüler, sonra da Franco'cular. Gene yatın kalkın o nefret ettiğiniz Türk polisine dua edin, oranızı buranızı açmanızı suç değil "kabahat" saymışlar, birkaç yüz lira verir gidersiniz.
Engin Ardıç/Sabah
Adnan Menderes ve Turgut Özal için de "hesapları bozan adam" değerlendirmesini yapabiliriz. Büyük bir mücadelenin içinden gelen Alparslan Türkeş de milli bir isimdi. O yüzden kendisinden hiç haz etmediler. "Diğerleri" dediğimiz güçler, hep uğraştılar bu isimlerle. İktidara gelmelerine rağmen, muktedir olmamaları için çırpındılar. Hep önlerine engeller çıkardılar. Şimdi de Ecevit ve Erbakan gibi dipten, savaşa savaşa; kanırta kanırta gelen Erdoğan var karşılarında…
Üstelik diğerlerinden çok daha net ve sert. Katilin yüzüne "katil" diye haykırabiliyor. Bozuk dünya düzenine tepki gösteriyor. "Dünya beşten büyüktür" derken, peşine çok geniş kitleleri takabiliyor. Gerektiğinde risk alabiliyor.
Arkasında yüzde 50'nin üzerinde bir halk desteği var. Üstelik Türkiye de eski Türkiye değil. Dünyanın büyük ekonomileri arasına girmiş, savunma sanayii dâhil pek çok alanda ciddi sıçramalar yapmış. Bu görüntü, yıllar boyunca bölgede dilediği gibi at koşturanların hesaplarını bozuyor tabi!
"Türkiye de nereden çıktı?" diyorlar. "Bunlar da kim oluyor?" diye tepki gösteriyorlar. Alışmışlar uzun yıllar boyunca pres altında tutmaya. Sabun gibi ellerinden kayınca rahatsız olmaları son derece doğal! Düzenlerini bozan bir Türkiye var karşılarında. Ülkeyi bu hale getiren isim de Recep Tayyip Erdoğan. O yüzden yıllardır sistemli olarak vuruyorlar…
Gezi Olayları'nda denediler olmadı. 17-25 Aralık'ta yaptıkları darbe hesapları tutmadı. AK Parti'yi bölüp parçalama ya da Erdoğan'dan uzaklaştırma çabaları başarılı olamadı. Arkasından ittikleri PKK da neredeyse havlu atma noktasına geldi. Dikkat ediyor musunuz, sonunda birbirleriyle bir araya gelemeyecek yapıları birleştirdiler. Paralel Çete ile PKK, DHKP-C ve diğer Marksist-Leninist unsurlar kol kola girdi. Türkiye'nin en köklü siyasi partisi içinden onlara destek veren gruplar ortaya çıktı. Ülkeyi dışarı gammazlama yarışında olan kim varsa onlara eklendi. Artık Cemil Bayık gibi terör baronları bile Kandil'den açıklamalar yapıp, "Öncelikli hedefimiz Erdoğan'dır" demeye başladı. Bir yanda Erdoğan, diğer tarafta bunlar varsa eğer... Buna "Erdoğan'ın savaşı" denemez. Bu, Türkiye'nin "var ve güçlü olma" mücadelesidir. Gerisi algı ve yalan! Zaten milletin ezici çoğunluğu da görüyor bunu.
Emin Pazarcı/Akşam
Sosyal medyadaki mesajlara bakarken hep "Sakallı Celal bu devirde yaşasaydı, az lafla çok şey söylemenin nasıl olacağını herkese gösterirdi" diye düşünürüm. Yazılı eser bırakmamış olmasına rağmen bilgece söylemlerini hâlâ tekrarladığımız Sakallı Celal'in (1886 -1962) hikmet dolu sözlerinden bazılarını bir kez daha hatırlayalım...
Örneğin "Ciddiyet" eksikliğini her alanda hissetmiyor muyuz? Ortaokul ve lisede okuduğumuz resmi tarihimizin özeti "İyi padişahlar- Kötü padişahlar" sarmalına endeksli değil midir? Osmanlı'yı düşünürken hepimiz kendimizi Fatih'in ya da Kanuni'nin torunları olarak görürüz ama Deli İbrahim'in de büyük babamız olabileceğini hiç düşünmeyiz. Mesela bugünün siyaset dünyasına derinine baktığımızda, PKK'nın sloganlarını TBMM'ye taşıyanların Kanuni'den çok Deli İbrahim'i andırdıkları bir gerçek değil midir?
"Lale Devri"nin bir uygarlaşma, barış ve reform dönemi olduğunu görmek yerine sefahat âlemlerini ön plana çıkarıp, Patrona Halil'in çapulculuğunu haklı görmedik mi? Resmi tarihimizin 1923'te başladığını ezberlerken "İttihatçılık"ın, darbeciliğin, kazan kaldırma geleneğinin 1923 öncesinden aktarıldığına fazlaca eğilmedik. Oysa padişahların sadrazamlarını boğdurmasına bakarak veya padişahların da boğdurulmalarına bakarak, Cumhuriyet döneminde de Başbakan Menderes'in asılarak öldürülmesini, daha derinine irdeleyebilirdik.
Bu arada Osmanlı'da idam sehpasına "Siyaset Meydanı" denildiğini de hatırlayabilirdik... Ya da "Dışarıdan" güdümlü odakları bugün izlerken, son dönem Osmanlı'da da bazı siyasetçilere "Rusçu" bazılarına "Fransızcı" denildiğini hangimiz okulda öğrendik? Bir toplumun kendi tarihine dönük cehaleti Sakallı Celal'in söylediği gibi ancak tahsille mümkün olmaz mı?
Mehmet Barlas/Sabah
Dün ciddi bir operasyon vardı.. İlaç yolsuzluğu operasyonu.. 100'den fazla gözaltı var. Yolsuzluğun çapının 250 milyon lirayı aştığı belirtilirken, ucunun terör örgütlerine de ulaştığı iddia ediliyor.. Bu haberi okuduğumda, bendeki ilk refleks, "Gezi isyanındaki ilaç yolsuzluğunun gözaltıları mı?" oldu.. Değilmiş.. Dünkü operasyonun yorumunu daha sonra yaparız.. Ama benim için çok daha önemlisi.. Gezi isyanındaki ilaç yolsuzluğunun aydınlanması.. Üzerinden dolu dolu üç yıl geçti.. Hatırlayın..
1960 darbesine gönderme yaparcasına.. 27 Mayıs'ta.. 27 Mayıs darbesinin yıldönümünde.. Gezi isyanı başlatıldı.. Öyle üç-beş çapulcunun yapacağı işler olmadığı, ilk günden belli idi.. İş adamlarından destek aldılar.. Sağlıkçılardan destek aldılar. Hukukçulardan destek aldılar.. Medyadan destek aldılar.. Paralel yapıdan destek aldılar.. Aldılar da aldılar.. Bu kadar komplike bir isyan.. Üzerinden geçen üç yıla rağmen.. Maalesef ciddi şekilde çözümlenmedi..
Dünkü ilaç yolsuzluğunun hatırlatması ile.. Gezi isyanındaki "ilaç yolsuzluğu"nu aktarayım.. Koli koli ilaçlar.. Divan Otel'in bitişiğindeki otoparka yığılmıştı.. Divan Otel'in bahçesindeki pastane, Gezi isyancılarının tivitlerinden anlaşıldığı üzere, resmen revire çevrilmişti.. İsyancılar Dolmabahçe'deki Valide Camii'ne girdiğinde.. Koli koli ilaçlar, serumlar, tıbbı malzemeler, hemen oraya nakledildi.. Bu işlerin, üç tane çapulcunun organizasyonu olma ihtimali var mı? Tabii ki yok.. O tarihte bürokratlar.. Hatta Sağlık Bakanı açıklama yaptı.. Koli koli.. Hiç açılmamış şekilde bulunan ilaçların, kamu hastanelerinden çıkartılarak, isyancıların hizmetine gönderildiğini açıkladı.. Hastaneler dışında.. Meydanlarda.. İsyana destek için kurulan çadırlarda bulunan ilaçların büyük kısmının karekodlarında yapılan araştırma.. Korkunç gerçekleri ortaya çıkardı.
O ilaçlar, resmi makamlara verilen beyanlarda, henüz satılmamış görünüyordu.. Resmi bilgilerde eczanelerin raflarında gözüken ilaçlar.. Gezi isyancılarının hizmetine sunulmuştu... İsyancılara lojistik destek verenler.. Dört dörtlük delillerle suçüstü olmuşlardı.. Ama.. Arkası getirilmedi..
İstanbul İl Sağlık Müdürü, o günlerde yaptığı açıklamada, soruşturmayı sonuna kadar götüreceklerini ilan etmişti.. Ama geldiğimiz noktada.. Yapılan açıklamalar. Verilen beyanatlar.. Bu vesile ile.. Sağlık Bakanlığı'na da.. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'ne de çağrıda bulunalım.. Ne oldu, Gezi isyanındaki ilaç yolsuzluğu?
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
Genelkurmay Başkanı sözünü söylemiş, ertesi günkü gazetelere manşeti atmıştı... Başka manşet çıksın istemiyordu ve tansiyon artık gün gün yükseliyordu... 14 Nisan geldiğinde yani 27 Nisan darbe teşebbüsüne 13 gün kala; Türkiye gözünü Ankara'nın Tandoğan Meydanı'na çevirdi... Her şey planlıydı... Hürriyet gazetesi mitingin ertesi günü sürmanşetine bu kez kocaman harflerle "En Güçlü İtiraz" yazdı... Aydın Doğan'ın Ertuğrul Özkök'lü Hürriyet'i algıyı artık bizzat yönetiyordu ve geriye sadece tek eksik kalmıştı... O da kandı. Darbe şartları ancak o zaman hazır olabilirdi... Haber 18 Nisan 2007 günü Malatya'dan geldi... Zirve Yayınevi basıldı. Biri Alman asıllı 4 kişi vahşice katledildi... Taşlar yerine oturmuştu artık ve birilerinin çözümü belliydi... Asker gelmeli; gelip, atılım yapan, hayalleri gerçek kılan iktidarın ömrüne son vermeliydi...
Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşmıştı... Meclis 27 Nisan'da toplanacaktı... CHP tavrını belli etmişti... Genel Kurul'a girmeyecek, seçim günü hemen Anayasa Mahkemesi'ne gidecekti. Türkiye 27 Nisan 2007 sabahına işte böyle gergin bir havada uyandı... Genel Kurul salonuna o gün 353 AK Partilinin dışında sadece 8 vekil geldi... Yani meclis 361 kişiyle toplandı. Aslında bu yeter sayıydı. Ama Kanadoğlu'nun aylardır planladığı sahte anayasa "o kadar vekil yetmez" diyordu... Yine de seçim yapıldı ve Deniz Baykal apar topar Anayasa Mahkemesi'ne gitti..
Cumhuriyet tarihinde bir ilkti bu... Cumhurun reisi için yapılan meşru seçim ilk kez mahkemelik olmuştu... Türkiye "Peki bundan sonra ne olacak" diye tartışırken o soruya cevap gece yarısına sadece 5 dakika kala geldi... Devir internet devriydi... Asker internete girdi ve bir kez de bu yöntemle darbe yapmaya girişti...
Metin uzun, hedef belliydi... Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, "Bizzat kaleme aldım" dediği metni, "Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" diyerek bitirmişti...
Eğer hedefteki lider, o gece yarısı şapkasını alıp gitseydi, bugün bambaşka bir Türkiye olacaktı... Ama öyle olmadı... Erdoğan gitmedi... Aksine arkadaşlarını topladı ve onlara "Assalar da direneceğiz" dedi... Dediğini de yaptı... O gece sabaha bağlandığında tarih o güne kadar eşi görülmemiş bir dik duruşa tanık oldu... Ve amir emrindeki memuruna haddini o gün orada bildirdi... Di'li geçmiş zamanlar da işte o gün tarihin karanlığına gömüldü...
Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah
Deniz Baykal geçtiğimiz hafta bir televizyon programında kendisine yönelik kaset komplosuyla ilgili serzenişte bulundu. Yine adlı adınca Fethullahçı Örgüt demedi ama iması o yöndeydi. Hükümetin konunun üstüne gitmediğini hep söylüyordu; bu sefer "...Bir de Sayın Kılıçdaroğlu'na sorulsun. Çünkü o, Başbakan'ın o kaseti seyrederken görüntüsünü izlediğini söyledi. 'Gözlüğünü takıp' diye anlattığı, gördüğünü iddia eden ana muhalefet partisi başkanı var..." diyerek Kemal Kılıçdaroğlu'na laf dokundurdu.
Hadiseyi ilginç kılan bir gelişme daha yaşandı; önceki akşam Habertürk kanalında Süleyman Özışık, Baykal'ın mahrem görüntülerinin yer aldığı CD'nin, sahibi olduğu İnternethaber.com sitesine iletildiğini ancak etik bulmadığı için yayınlamadığını söyledi. Konudan Ankara'yı haberdar etmeye çalışırken video çoktan yayınlanacağı adresi bulmuş. Bu arada Başbakan'ın talimatıyla siteden kaldırılmış bile. İddiasına göre görüntüler kendisine 'Cemaat'in hizmetindeki Aktif Haber'den servis edilmişti.
Aktif Haber'in başındaki isim ise Cevheri Güven'di. Hani şu Nokta dergisinde kamikaze dalışları yapan gözü dönmüş Fethullahçı. Süleyman Özışık'ın iddiası Aktif Haber'le sınırlı değil. Kaset komplosunun CHP ayağından da bahsetti Özışık. İsmini vermediği iki CHP'linin bugün Kılıçdaroğlu'nun çok yakınında olduğunu söyledi. Bu açıklamalar ispata muhtaç elbette. Savcıların görevi de bu zaten. Gülen örgütünün operasyon yürüttüğü sitelerden birinden servis edilen bir kaset, o kasetle koltuğundan olan Deniz Baykal, bu operasyondan sonra CHP'nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu ve "yeni CHP"...
Savcılık bu iddiaları mutlaka soruşturmalı ama şunun için soruşturmaya gerek yok, gerçek tüm açıklığıyla ortada zaten; Kemal Kılıçdaroğlu Baykal'a yapılan bir darbe ile o koltuğa oturtuldu ve o tarihten sonra CHP'nin ekseni kaymaya başladı. Ayrıca konuşması gereken sadece Kılıçdaroğlu değil. Baykal da çok iyi biliyor başına gelenin kimlerin marifeti olduğunu. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ısrarına rağmen olayın üzerine gitmemesi, ya da gidememesi de komployu tezgahlayanların hak ettiklerini bulmamalarına sebep oldu. O dönem Pensilvanya'ya selam göndermek yerine başına gelenin üstüne gidebilmiş olsaydı Paralel Yapı ne CHP'ye darbe yapabilir ne de Türkiye'ye de bu denli zarar verebilirdi.
Halime Kökçe/Star
…Nedeni şudur: biz, 19. yüzyılın bir kere daha yazmaya gerek görmediğim katı, sert, hatta kaba laiklik anlayışıyla bütünleşmişizdir. Hatta bu yaklaşımın kökleri 18. yüzyıla, Fransız Devrimi'ne (ve öncesine) kadar geri gider. İşe devletin dinden soyutlanması diye başlamışsak da iş sonunda dinin devlet kontrolüaltına alınmasında bitmiştir. Evet, laiklik bizde dini devletten uzaklaştırmak diye temellendirilmişse de iki mesele daha önemsenmiştir.
Birincisi, din, bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak görüldüğünden maksat onun kontrol altına alınması, bir örgütlenme aracı olmaktan çıkarılmasıydı. Şerif Mardin'in aracı kurumlar eksikliği dediği, dinsel kurumları devletle yurttaş arasındaki 'yastık' olarak nitelendirdiği yaklaşımı neden dinsel örgütlenmeden çekinildiğini gayet iyi açıklar.
İkincisi, Kemalizmin bambaşka bir hayali laiklikle bütünleşmişti. Kemalistler kısa ömürlü Fransız düşünürü Jean-Marie Guyau'nun kısmen 'sivil din', kısmen 'bireysel din' diyebileceğimiz önermesini benimsemişlerdi. Bu, dini tamamen 'vicdani' bir olgu diye görmek, kamusal alandan, topluluk fikrindenuzak bir şekilde, dini en yüksek bir ahlaki anlayışla bütünleştirerek insanın sadece kendi iç dünyasında idrak etmesiydi. Bu insanlar had safhada dindar, inançlarında serbest ama dini yaklaşımlarını sadece kendilerine saklayan insanlardı. Eğer bu evreye varabilirsek din zaten toplumsal plandan uzaklaştırılmış olacaktı.
Bu yaklaşımlar 1990'lardaki ve 2000'lerdeki tartışmalarla yerini pozitif laikliğe bıraktı. Laiklik artık 'dinsizlik' veya 'sivil din' değil, herkesin dinini dilediği şekilde idrak ve ifa etmesi olarak anlaşılıyordu. Bugün iyi kötü öyle bir noktadayız. Bu sevindirici bir husus. Ama yeterli değil. Birçok nedeni var. Her şeyden önce şu çok dile getirdiğimiz %99'u Müslüman toplum olmak yeni ve demokratik bir laiklik düşüncesine ne kertede ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor. Son tahlilde 'proselitizm' dediğimiz 'dine davet' meselesidir hayati önem taşıyan. Bugün laikliğe gösterilen hassasiyetin bam teli de budur. Yani, laiklik Anayasa'da zikredilmelidir, bu iyi olur ama bu konuya devam edersem daha da iyi olur.
Hasan Bülent Kahraman/Sabah
HDP, Kürtlerin haklarını siyasi alanda temsil eden bir parti veya hareket olamadı. Milletvekilliği müessesesinin arkasına saklanarak PKK terörüne taşeronluk yaptılar. "Siyasi mücadele" ve "Kürt siyaseti" gibi laflar, arkasına saklandıkları terörü kamufle etmeye yaradı. HDP, demokratik alanı istismar ederek siyaset kanallarından Kürtleri değil, silahlı PKK'lı unsurları içeri alarak Truva atı işlevi gördü. PKK'nın şehirlere sızıp terör estirme sürecine HDP ortaklık etti. Mayın döşenmesinden, hendeklerin kazılmasına; silah ve mühimmat kuryeliğine kadar gerçekleşen onca işi bu siyasi parti yaptı. Kürtlerin hakları veya ihtiyaçları meselesi PKK ve HDP için sadece daha büyük çatışma ve daha büyük terör için istismar alanı oldu. CHP'nin de desteğiyle Meclis'te bile terör estirmeye çalıştılar. Milletin gözleri önünde Meclis kürsüsünü canlı bombaları savunmak, teröre arka çıkmak için kullandılar. Türkiye'yi teröre boğup faturayı da AK Parti ve Erdoğan'a çıkarmak isteyen bu şebekeye artık "dur" denilmesi gerekiyordu.
Paralel yapıyla mücadelede olduğu gibi PKK ve HDP'yle mücadelede de devlet ağır işledi. Şehirlere sızan PKK'lılar uzun zaman alan ama titiz yürütülen operasyonların ardından etkisiz hale getirildi. CHP ve müstemleke aydınlarının tüm kollama çabalarına rağmen sıranın teröre ortaklık yapan HDP'ye de gelmesi gerekiyordu. HDP'yi "Kürt siyasi hareketi" olarak tanımlamak bu partiye, taşımadığı bir nitelik atfetmektir ve teröre bundan daha iyi bir "entelektüel kılıf" da uydurulamaz doğrusu. Aslında PKK ve HDP'nin Kürtlerle tek bağlantısı onlara ölüm getirmesiyle sınırlı. Kandil, 40 yıldır Kürtleri öldürüyor ya da öldürtüyor. Gülen hareketi gibi PKK da Türkiye aleyhine çalışan bir taşeron yapılanma ve örgüttür.
İşlevsel olarak paralel ne ise PKK da odur. Devlet, legal görünümlü paralel örgütle nasıl mücadele ettiyse dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak teröre yataklık eden HDP'lilerle de aynı yöntemle mücadele etmelidir. Doğusundan batısına bu ülkeyi teröre boğanlara ve onlara ortaklık edenlere, devletin tüm kurumlarıyla hukuk içinde mücadele etmesi ve bu mücadelede zerre gevşeklik göstermemesi gerekir. Aksi takdirde ortada ne devlet, ne vatan, ne de millet kalır.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Pazar gününden beri ortalıkta açıkça konuşulmayan ama herkesin çok yakından takip ettiği bir tartışma var. Evet, Pelikan dosyasından bahsediyorum. Günlerdir hakkında manşetler atılıyor, yazılar yazılıyor, Twitter adeta yıkılıyor. Öyle ki bu isimsiz metin tüm gazetelerden daha fazla okunmuş.
Yazıyı ben de okudum. Sizin de bildiğiniz gibi içinde bugüne değin duymadığımız, konuşulmayan, bilinmeyen yeni bir şey yok. Bazı olaylar ayrıntılandırılmış o kadar.
Ancak yine de okurlarım, seyircilerim ısrarla soruyorlar, çünkü Pelikan Dosyası'nda benim de adım geçiyor. Hem de niçin biliyor musunuz? Söyleyeyim, ben de zaman zaman Başbakan'ın icraatlarını eleştiriyormuşum! Aman Tanrım!!! Güler misin ağlar mısın?
Evet, ben gülüyorum. Bu metin internette yayılmaya başlayınca ortalığa fırlayıp "Bazıları seçilmiş başbakanı devirmeye çalışıyor. Hem de yüzde 49 ile seçilmiş bir başbakanı..." şeklinde twitler atan Nuh Gönültaş gibi Cemaatçilere ve bir anda başımıza "Hocacı" kesilen Eren Erdem tipi CHP'lilere ise daha çok gülüyorum.
Ben ne "onlar" gibi ne "hocacıyım" ne de "Ak Partiliyim." Sadece gazeteciyim. Bu yüzden de tüm siyasi partileri ve genel başkanlarını eleştirdiğim gibi Sayın Başbakan'ı da icraatlarından ötürü zaman zaman eleştiriyorum. Tıpkı TV ekranlarında röportaj da yaptığım Başbakan'ın ve kabinesinin politikalarını kimi zaman desteklediğim gibi...
Ama anlaşılan o ki tek taraflı olmam gerekiyormuş. Olamam! Kimse kusura bakmasın.
Sanırım yeterince açık oldu.Evet, siyaset yazarlarının, yorumcularının tartıştığı konular çoğu zaman siyasileri rahatsız ediyor olabilir. Onlar da bu gibi nahoş tartışma konuları gündeme gelince "fitne" kavramını sıkça dillendiriyorlar. Doğaldır, açık bir misyonları, davaları var. Yani ortada absürt bir durum yok.
Ancak bu "fitne" kavramının mesleği gazetecilik olanların ağzına hiç yakışmadığını söyleyeyim. Biz gazeteciyiz. İşimiz gördüklerimizi, bildiklerimizi, duyduklarımızı yazmak. Kaygılarımızsa sadece doğruyu yanlışı gözetmek, ulusal güvenliği ve insanların canını tehlikeye atmamak, demokrasiyi, sivil siyaseti ve barışı desteklemek olabilir.
Melih Altınok /Sabah
Televizyon yayıncılığında ekranın 2'ye, 3'e, 5'e, 8'e, 12'ye bölündüğünü görmüştük; ama A Haber ekranın yayın gerektirirse 44'e bile bölünebileceğini gösterdi bize. Çünkü ana stüdyo dışında 43 ayrı yerle bağlantı yapılan bir canlı yayın söz konusuydu ve bunun için de ekranı 44'e bölmek gerekiyordu tabii olarak... Önceki gün Türkiye, hatta belki dünya televizyonculuk tarihinde bir ilki gerçekleştirerek, ülkemizin ve dünyanın farklı yerlerinden toplamda 44 noktadan aynı anda gerçekleştirdiği canlı yayınla, ülkemizi küresel bir güç haline getiren projeleri tanıtan A Haber'i yürekten tebrik ediyorum. A Haber'in 44 ayrı noktadan gerçekleştirdiği canlı yayın, ülkemizi küresel bir güç haline getiren ve çoğu gerçekleşen, bazıları devam etmekte ve bazıları da proje aşamasında olan yatırımları tanıtmaya Ankara'dan savunma sanayi yatırımları ile başlıyor... Atak helikopteri, ANKA insansız hava aracı, Hürkuş Eğitim Uçağı ve Fırtına Obüsü'nün kısa tanıtımının ardından da İstanbul'un çılgın projesi Kanal İstanbul'a geliyor sıra.
Osman Gazi Köprüsü ve İstanbul İzmir arasını 3.5 saate indirecek İstanbul-İzmir Otoyol projesi'ni, Mersin Akkuyu'da inşasına başlanan Türkiye'nin ilk nükleer santralinin tanıtımı takip ediyor. Boğazın üçüncü gerdanlığı Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nün ardından, İstanbul'un Üçüncü Havalimanı inşaatından sürdürülüyor canlı yayın. Avrasya Tüneli, Marmaray... devam ediyor...
Tüneller, yollar, köprüler, barajlar, sulama tesisleri, dev spor tesisleri, doğalgaz depolama tesisleri, Antalya EXPO 2016, Bakü Tiflis Kars Demiryolu, Havalimanları... Türkiye'nin hemen her tarafından bitmiş ve bitmek üzere olan yatırımların tanıtımı, artık bölgesel bir güç olmaktan küresel bir güç olmaya geçen ülkemizin yurt dışındaki yatırımları ile devam ediyor.
ABD Maryland'daki Külliye (Diyanet Center of Amerika), Gazze'deki okul, hastane ve konut inşaatları, Balkan ülkeleri, Afrika ve Asya'daki yatırım ve hizmetler... Tabii ki, iki saate sığabilecek ve 44 noktadan anlatılabileceği kadarıyla. Bahsini ettiğimiz yayını seyretmediyseniz, A Haber'in internet sitesinden bulup seyretmenizi tavsiye ederim. Böylelikle, ülkemizle ve ülkemizi yönetenlerle neden gurur duymamız gerektiğini bütün açıklığı ile anlamış olursunuz...
Ekrem Kızıltaş/Takvim