GÖKÇEN B. DİNÇ
Prof. Halil İnalcık yeni kitabında eski İran’dan beri saraylarda düzenlenen sazlı sözlü, içkili meclisleri anlatıyor. Kendine özgü görgü kuralları olan ve tepki de gören bu meclislerde şairler şiirleriyle yarışır, kazanan şair padişahın “müsahib”i olarak ömür boyu yanından ayrılmazdı.
“Adil sultanların, gizli veya açık sohbet ve mu’aşeret (birarada yeme içme, dostluk) toplantıları düzenlemesi zaruridir. Özel aile içi sohbetlerin yapılması, sultanın sırlarını açıp gönlünü ferahlandırması gerekir. Kişinin beden ve ruhunun gereklerini, uygun ve meşru biçimde tatmin için önlem alması, sarayının düzen içinde idaresi, saltanata dair esaslardandır. Neslin ve kişinin bekası için gerekeni yapmak bir ödevdir. (…) Hz. Peygamber buna işaretle ‘kuşkusuz nefsinin senin üzerinde bir hakkı vardır’ hadisini söylemiştir.
Beden yeme içme ile desteklenmezse, nikâh ile aile hayatı ve birarada görüşüp sohbet gibi uygun işler ile nefsin istekleri gemlenmezse, tüm faaliyetler durur, mizac zaafa uğrar, nefis zorlanır, körleşir.” Bu satırlar Akkoyunlu devletinden Osmanlı’ya gelen âlim İdris-i Bitlisi’nin I. Selim’e sunduğu “Nasihatname”nin işretle ilgili 50. bölümünden.
İşret meclislerinin olmazsa olmazı: Şarap, musiki ve şiir
Bu satırları aldığımız, dünyaca ünlü Osmanlı tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık’ın son kitabı “Has Bağçede ‘Ayş u Tarab”, eski İran’dan beri Yakındoğu saraylarında bir gelenek olan sazlı sözlü, içkili meclisleri ayrıntılarıyla anlatıyor. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan kitapta sadece saraylarda nasıl eğlenildiği değil, sarayın temsil ettiği ayrıcalıklı seçkinler sınıfı “zurefa”nın, sultanların ve nedimlerinin ahlak ve yaşam kuralları ele alınıyor.
Kitapta, kökü eski İran’a uzanan bu kuralları sistematik şekilde yazıp aktaran “kabûsname” tarzı eserler, “zurefa”nın felsefesini yansıtan şairler ve tarihi gelenek inceleniyor. Çarpıcı minyatürlerle zenginleştirilmiş kitap, İrani gelenekten başlıyor, Selçuklu dönemi, Beylikler dönemi ve Germiyanlı şairler ile devam ediyor.
Osmanlı dönemi ise şairlerin de mısralarıyla inceleniyor. “Ayş”, Arapça’da “aş” kökünden yaşam, yaşam tarzı, yaşamı zevkle geçirme anlamına geliyor. Aynı kökten “işret” Farsça’da toplu halde görüşme, eğlenme anlamını taşıyor.
Anadolu Türk devletlerinde “ayş u işret” birarada içkili sazlı sözlü toplantı anlamında kullanılıyor. İşret meclisleri her türlü sanat kolunda ustaların yarıştıkları birer sanat akademisi görevini üstlenmiş. İşret meclisleri genellikle saray bahçe ve kasırlarında, kışın ise haremde düzenlenirdi. Bu eğlencelerin kendine has kuralları vardı, katılacaklar görgü kurallarını saray işret meclisini tasvir eden eserler olan sakinameler ve kabûsnameler’den öğrenirdi.
Şairlerin yarışma meydanı
Klasik divan şiirinin en yüksek düzeyde temsil edildiği yer, işret meclisleriydi. “Hıristiyan Batı’da olduğu gibi, Ortaçağ İslam devletlerinde de en eski zamanlardan beri hükümdarın yaşamında iki şey en yüksek derecede önem taşır: Rezm, yani savaş ve Bezm, yani saray has bağçesinde geceler günlerce süren işret meclisleri.” Şüphesiz çok tepki de alan bu meclisler bitince sabah tövbe duaları okunurdu.
Bu meclislerin asıl katkısı şiir sanatına olmuştur. Şairler karşılıklı en güzel şiirlerini söylerdi. Padişahlar beğendikleri şairleri farklı şekilde ödüllendiriyordu. Şair mesleki olarak yükselirdi, mesela müderris veya kadı olurdu. Para bağışı olarak çoğu zaman 1000-3000 arası gümüş akçe alırdı. Padişah bir şairi beğenirse ulaşacağı en yüksek seviye “musahib”, yani hükümdarın arkadaşı, özel yaşamına ortak yaptığı, danışmanı ve sırdaşı olmaktı.
Patron bulamayan şairler “Musahib”lik Doğu’nun tarihinde çok önemli bir başka ilişkiye de işaret ediyor: Şair ve patron. Doğu edebiyatında şairler sanatlarıyla rahatça ilgilenebilmek için kendilerine bir “patron”, yani patrimonyal siyasi güç sahibi arardı. Patron sultan, padişah ya da bir paşa olabilirdi. Bir patron tarafından himaye edilmek isteyen şair, “patron”a övgü için “kaside” yazardı. Kaside ile şair hem Tanrı’nın, peygamberin ve velilerin şefaatini, hem de “patron”un himaye ve inayetini kazanırdı.
Şairler eğer padişahın veya başka bir patronun, mesela paşanın himayesine giremezse sanata küser, bunu şiirlerinde dile getirirdi. Örneğin Bağdatlı Ruhi şöyle şikâyet emiş: “Yarab bize de bir er bulunub himmet eder mi/ yoksa günümüz böyle felaketle geçer mi?” Patron bulamayan bir başka şair de ünlü Fuzuli’ydi. Fuzuli musahib şairlerin mutlu hayatını anlattıktan sonra eklemiş: “Ey dertli şair, sultanların sohbetinde olman başkalarının kıskançlığından başka yarar getirmez, şarabın neşesi ise öbür dünyada ebedi azap getirir.”
Daha pek çok ilginç ayrıntı içeren kitabı Prof. İnalcık şöyle tavsiye ediyor: “Kitabımı Osmanlı yüksek saray kültürünü ve bu kültürü temsil eden zarifler denilen sosyal tabakanın varlığını ve kurallarını araştırmak isteyen tarihçi, edebiyatçı, musikişinas ve eğlence hayatı ile ilgilenen herkes okumalıdır.”
İşret meclisi adabı
Kaykavus’un 1082’de kaleme aldığı Kabûsname, işret meclisi adabını ayrıntılarıyla anlatan en eski eser. Kaykavus’a göre aslında şarap içme dine aykırıdır ama işret meclisinde kaçınılmaz bir gelenektir. “Dostlarla bir mecliste şarap içersen körkütük sarhoş olma, sarhoşluk deliliktir. Sabahleyin içme, halk uykuya çekilince iç. (Mecliste) şarabı bol getir.
Çerezi ortaya dök, güzel sesli çalgıcılar hazır olsun, çünkü çalgısız şarap sohbetinin sefası olmaz… Şarabın iyisini koy. … Şarap sohbetinde mest u harab oluncaya kadar oturma, çok gevezelik etme, çalgıyı şehvetle dinleme. İçmede, sevgiliyle buluşmada halkın diline düşmekten kaçın, her şeyin üstünde dost edin. Âşıklıkta dert vardır, dostlukta rahatlık.”
Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu?
Tarihî kaynakları okumalarım sırasında I. Murad devrinden başlayarak özellikle Osmanlılara kaynak olan Germiyanlıların Kütahya Sarayı’nda, İslâm sarayındaki yüksek kültür ve davranış şekilllerinin musahib-nedimler tarafından temsil edildiğini ve bu nedimlerin padişahın özel hayatına olan yakınlıkları dikkatimi çekti.
Germiyan ve Osmanlı saraylarındaki has bağçelerin bu kültür ve etiket geleneğinin temsil edildiği başlıca toplantılar olduğunu gördüm. Bunun üzerine başlıca kaynakları yani sakinâmeleri, işretnâmeleri ve divanları incelemeye başladım.
Osmanlı tarihine artan ilgiyi nasıl yorumluyorsunuz? Toplumumuzda 1960 darbesinden sonra büyük bir değişim oldu. Türkiye nüfusunun yüzde 60-70’i köylerde yaşarken bu dönemde yani 1960-1980 döneminde köylü nüfusu yüzde 40’a inerken, şehirli nüfusu yüzde 70’e yükseldi.
Bu artış köylerden, şehirlerin gecekondu mahallelerine akın eden fakir, işçi, köylü sınıfını temsil ediyordu. Bu kitle tabiî olarak tutucu, gelenekçi bir toplum görüşüne sahipti. Ancak gecekonducular çocuklarını okuttular, bir kısmı meslek sahibi oldu, zenginleşti, bir kısmı Amerika’ya giden, doktora yapan yeni bir aydın sınıfı meydana getirdi.
İşte Halk Partisi'nin temsil ettiği siyasî ve kültürel sistem karşısında bu sınıf Refah Partisi ve daha sonra Atatürk reformlarını benimseyen, yeni Türkiye'yi temsil eden AK Parti'ye destek verdiler. Köylü neden şehre gelip yerleşti? Köylü artık traktör ile çalışıyor.
Orak ile başak biçmek devri kalkmıştır. Para ekonomisi gelişmiştir. Şehre gelen gecekonducu bu işleri parası ile yaptırıyor. Özetle nüfus dağılımındaki büyük devrim ve tarım alanındaki büyük teknoloji ile gelen değişim Türkiye'de, Türk toplumunda yeni bir devrin başlangıcıdır.
AK Parti'nin büyük bir destek alması bu değişimden kaynaklanmaktadır. İşte bizim sosyologlarımızın, tarihçilerimizin, köşe yazarlarımızın fark etmediği bu büyük teknolojik değişimdir. Bu sosyal sınıfın temsilcileri geleneğe bağlıdır. Türk devletinin gelenekte büyük temsilcisi ise Cumhuriyet'ten önce Osmanlı İmparatorluğu'ydu. Osmanlı İmparatorluğu onlar için Türklüğün gerçek temsilcisidir.
Kitapta bu meclislerde şarap içildiğinden birçok yerde bahsediliyor…
Halk için yazılmış ahlâk kitapları olan fütüvvetnâmelerde dinin emirlerine karşı hareketler daima kötülenmiş şarap başlıca günah sayılmıştır. Ne var ki, sâkînâmeler ve kâbusnâmeler dinî kurallara aykırı sayılan unsurları İslâmiyet ile bağdaştırmayı bir ödev saymıştır: