MÜJGAN HALİS
Arda Uskan, Köpeğin Gölgesi adlı yeni romanında 70’lerdeki gazeteciliği, henüz 20’li yaşlarında yaşadığı büyük aşkı anlatıyor. Kitapta yok yok: John Lennon, Cannes günleri, Denizler, Yılmaz Güney ve Attila İlhan. Yani bir zamanlar Türkiye
O, mesleğin duayenlerinden. Zaten sohbetimiz şu cümlesiyle başladı. “1972’de muhtemelen sen dünyada yokken benim basın kartım vardı.” Baştan söyleyeyim; ben dünyaya geleli henüz bir sene olmuşken sarı basın kartı almış bir meslektaşla; son kitabı Köpeğin Gölgesi hakkında konuşmak hem öğretici hem de müthiş merak gidericiydi. Sadece politik gelgitleri değil, o yılların eğlence hayatını, entelektüellerini dinlemenin hazzının bu yazıya da sinmesini umuyorum.
Arda Uskan (64) mesleğe Milliyet’te magazin muhabiri olarak başlamış. Sonra efsanevi müzik dergisi Hey’i çıkartan kadroda yer almış. Büyük röportajlara imza atmış, fotoromanlar çekmiş, filmler yapmış. 1982’de efsanevi Nokta dergisinin sekiz yıl süreyle yayın yönetmenliğini yapan Uskan’la büyük oranda otobiyografik özellikler taşıyan Köpeğin Gölgesi’nin ışığında 70’leri, 80’leri, Bab-ı Ali’yi, İkitelli’yi ve bugünü konuştuk. Ve elbette romanında anlattığı büyük aşkını.
- Peki ama eskiden de şimdiki gibi rol model miydi dönemin starları?
- Ben bir sanatçının rol model olması gerektiğine inanmıyorum. Gerçek sanatçılara da baktığımız zaman mesela Van Gogh deliydi, Yılmaz Güney katildi. Onların eserlerini beğenmek için deli ya da katil olmak gerekmiyor. Mesela Demet Akalın neden şimdi gençlerin rol modeli olsun ki? Sırf ona özeniliyor diye, hayatını iyiliğedürüstlüğe adamak zorunda değil.
- Sizin gazeteciliğe başladığınız yılların starlarıyla, şu dönemin starları arasında ciddi bir hazımsindirim sorunu var ama değil mi?
- Geçmişte büyük zorluklarla bir yerlere gelinirdi. O yüzden de o zamanın ünlüleri her şeye biraz daha bilgece yaklaşırdı, çünkü emek vermişlerdi. Mesela Ajda Pekkan’a Adana’da domates de atıldı, filmlerde vamp roller oynadı, bir sürü şarkısı tutmadı. Şimdi bakın geldiği yere, bunun adı emektir.
Fotoroman da çektim, Nokta’yı da yönettim
- Selda Hanım’la boşanmışsınız ama birliktesiniz galiba değil mi?
- Selda’yla birlikte olmaya başladığımızda fotomodeldi. 1977’de başladı ilişkimiz, 1980 gibi evlendik. 15 sene evli kaldık. Boşandık ve 10 sene ayrı kaldık. O bir başkasıyla evlendi. Ben de kendimi gece hayatına attım. Sonra tekrar bir araya geldik ama evlenmedik. İnsanlara eski karılarıyla evlenmelerini tavsiye ederim.
Kitabın son bölümleri 80 darbesinin öngünlerine denk geliyor.
- 82’de Nokta‘nın yayın yönetmeni olmuştum. Nokta‘da çok şeyler yaşadık, dergi kapatılırdı, mesela ‘işkence’ sözcüğünü yazamazdık. İlk başlarda bir işkence kapağı yapmıştık, ama sadece yurtdışındaki işkenceleri anlatabilmiştik. Buna rağmen sıkıyönetime çağrılmıştım. Ama o kapak, ‘işkenceci polisin itirafları’ kapağına da bir hazırlıktı. Ona hiçbir şey diyemediler, çünkü adam zaten yargılanmış, mahkum olmuş ve kaçmıştı.
O büyük aşkı yaşadım
- Biraz kitabın hikayesine dönelim. Ne kadar otobiyografik?
- Hayatımdan çok detay var, her şeyden önce benim yaşadığım çevrede geçiyor. O zaman 20 yaşlarında bir delikanlıyım. Kitaptaki Cafe Bulvar, Kulüp 12, Kulis gerçek yerlerdir. Tabii aralarda yaşanmışlıklar da var. Yani o dönemin dünyasına ve sosyal yaşamına dair. -
Ebru var mı?
- Adı Ebru değildi, ama evet Ebru gibi biri vardı. Her ayrıntısı kitapta anlatıldığı gibi olmasa da, öyle bir aşk yaşadım. Anlattığım da 20 yaşında bir çocuğun 35 yaşında bir kadınla yaşadığı aşk hikayesi, biraz buruk, biraz eğlenceli, gırgır bir hikaye. Adını Ebru diye yazdığım kadını, en son 10-15 yıl önce gördüm. Gerçekten güzel bir kadındı. Yine de ben daha çok 70’leri nasıl yaşadığımızı da anlatmaya çalıştım.
- Yine de o aşkı merak ediyorum izninizle, nasıl bir aşktı?
- Kitabın ismi o aşkı anlatır zaten. Edith Piaf’ın bir şarkısında “Birini sevdiğin zaman onun gölgesi olmak istersin, hatta köpeğinin bile gölgesi olmaya razı olursun,” mealinde bir şeyler söyler. O kadar sevmek, gerçekte hastalıklı bir şey. Bir kadının köpeğinin gölgesi bile olmaya razıysan, başına gelecek her şeyi çekersin. İnsan âşık olduğu zaman her şeyi göze alabilir mi acaba kitapta anlatıldığı gibi? Aldatılmayı, mutsuz olmayı? Bence eğer mutsuz olmaktan bile mutsuz oluyorsa, her şeyi göze alabilir.
- O zaman aşklar böyle marjinal mi yaşanıyordu gerçekten?
- Tabii, 68’in etkisi büyüktü ama marjinalden kastın kitaptaki bazı seks sahneleriyse, seni yanıltmasın. O marjinallikler dönemle ilgili değil, yaşla ilgili. 20 yaşındaysanız, her şeyi yapabilirmişsiniz gibi geliyor. 20’li yaşlar insanın kendini bıraktığı yaşlar, o yaşlardan ayakta çıkabilirsen bir değeri var.
- Kahramanınız yeşil parkasını üzerinden çıkarmıyor.
- O zaman yeşil parkamız ve Nikon makinemizle keyiflendik hep. Ben hiçbir zaman o kadar devrimci olmadım. Deniz Gezmiş dağlara çıktığı zaman, biz diskoteklerdeydik, ama gönlümüz de onlarlaydı. Yeşil parkayı da o giydiği için giydik, Cem Karaca Parka şarkısını onun için yaptı. O dönemlerin romantizmiydi bu.
- Peki bu kitabı niye şimdi yazmak istediniz?
- Çünkü bu aşk benim hayatıma etki etmiş bir olaydı. Geçmişe dönüp baktığımda beni etkileyen dönemler oldu. Biri 70’li yıllardı, diğeri de Ercan Arıklı’yla geçen 10 senemdi. İkinci dönemi zaten yazmıştım kitap olarak. 70’li yılları yazmak içimde kalmıştı, yazmak ve o güzel döneme dönmek istiyordum. Zaten kitabın kurgusuna bakarsan; daldan dala atlar, kronolojik bir derdim olmadı.
Hüzünlü bir roman olmuş.
- Evet eğlenceli bir şey yazmak istedim ama hüzünlü oldu. Gençler her şeyi kendilerine almak isterler fakat bir bakarlar ki, yanılmışlar, ellerinden uçup gitmiş.
- Bir de fotoromancılık yapmışsınız.
- Nasıl şimdi diziler varsa, o zaman da fotoromanlar vardı. Mesela Günaydın başlı başına bir gazeteydi, Günaydın‘ın bir de fotoroman eki yayımlanırdı. Fotoromanlar çok ilgi görürdü ve bir ay sürerdi. Bir ay boyunca herkes ‘arkası yarın’ gibi merakla beklerdi. Çok fotoroman çektim, çok da para kazandım. Üç tane fotoroman çekip, 15 gün Cannes’a giderdim. Senaryosunu biz yazardık, fotoğraflarını biz çekerdik, mizanpajını biz yapardık, oyuncular zaten para almazdı. Emel Sayın’la, Kartal Tibet’le bile fotoroman çektim. Kartal Tibet’i oynattığım fotoromanın senaryosunu Ümit Yaşar Oğuzcan yazmıştı. Yılmaz Güney bile Semra Özdamar’la birlikte bir fotoromanda rol almıştı. Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses hepsi fotoroman
Kulüp 12, Kulis ve Cafe Bulvar’da büyüdüm
- Okuyucunun bu söyleşiyi okurken o mekanları hayalinde canlandırmasını istiyorum. Kulüp 12’den başlayalım mı?
- Kulüp 12 inanılmaz bir yerdi. Orada hayat gece 24.00’te başlardı. Yıldızı da Huysuz Virjin’di. O zamanlar bir partneri vardı, iki kişi sahneye çıkarlardı. Kulüp 12’ye Zeki Müren’den Dündar Kılıç’a, üniversite profesörlerinden telekızlara, doktorlardan mühendislere kadar inanılmaz kozmopolit müşteri kitlesi gelirdi. Ve Kulüp 12’nin şovmenleri mekanın garsonu, aşçısıydı. Bir müşteri vardı hiç unutmam: Sabah 07.00’de gelir, çorbasını içer, şovları izler, kızlara bakar, 08.30’da da giderdi. Meğer adam memurmuş, gece de karısından izin alamadığı için çıkamazmış. Mesela Günay Restoran’ın eski sahibi Günay da, Kulüp 12’de şefti.
- Peki Kulis nasıl bir yerdi, belli ki daha elit bir yermiş.
- Kulis çok farklı bir yerdi. Sahibi Mösyö George’du. Kulis’te gerçek sanatçılar olurdu; şairler, edebiyatçılar, tiyatrocular, ressamlar. Özdemir Asaf, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Erol Günaydın gibi. Ben oraya kabul edildim, tıfıl halimle beni aralarına aldılar.
- Bir de Cafe Bulvar varmış... Hayli eğlenceli bir yere benziyor.
- Cafe Bulvar bizim gibi fırlamaların gündüz buluştuğu, karıkız götürülen bir yerdi. Ama oraya da her gün Attila İlhan gelirdi. 12.00- 13.00 arası romanlarını yazardı el yazısıyla. Kimse ona ilişmezdi. Bülent Ersoy’u da Bulvar’da tanıdım ben, henüz ameliyat olmamıştı. Yani kitaptaki çocuğun hayat tecrübesi bu üç yerden beslenerek oluştu. Bir tanesinde kalsan, hıyar gibi kalacaksın anlayacağın. (Gülüyor)
- Herkesten bir cümle duymak bile kazanç olmalı.
- Cümle duymak değil, o yaşamlara ortak oluyorsun. Mesela ben James Baldwin’le Kulis’te tanıştım, dünya çapında ABD’li bir yazardı. Orası benim entelektüel duygularımı tatmin eden bir yerdi.
- Sadece onları değil. Yılmaz Güney’i de tanımışsınız mesela.
- Çok insan tanıdım. İlk filmimi izlemek istemişti, berbat bir filmdi, adı Felek‘ti ve bir mafya hikayesiydi. O günlerde de hapishaneden yeni çıkmıştı ve sinema yapmak isteyen gençlere destek olmak istiyordu. İkimiz baş başa izlemiştik filmi Sinematek’te, elim ayağım dolaşmıştı. Sonuna kadar izledi ve “Ben senin yerinde olsam, kendi çevreme bakarım, bu tür mafyöz şeylere yüz verme,” dedi. Yapılabilecek en olumlu eleştiri yapmıştı rahmetli.
- John Lennon’la da bir tanışma hikayeniz varmış... Galiba Lennon’la röportaj yapan tek Türk gazetecisiniz.
- John Lennon’a 1973’te Erkin Koray’la birlikte gitmiştik. Cannes’ın dışında özel bir resort otelde kalıyordu. Bizi kahvaltıya davet etmişti. Sorular sormuştu. Türkiye’yi merak ediyordu, o zaman çok kapalı kutuyduk. Resim yapmaya merak sarmıştı. Türkiye’de uyuşturucunun serbest olup olmadığını dahi sordu. Erkin ona kendi şarkılarını çalmıştı. O yaşlarda bir gazeteci için, Beatles üyesi biriyle konuşmak muhteşem bir şeydi.