Bunun dışında kadınların giyimleri ekonomik durumlarına ve etnik kökenlerine göre de değişiyor. Örneğin zengin bir kadın pamuklu ya da ipekten bol biçilmiş ince bir gömlekle, beli bir kuşakla bağlanan bol bir şalvar giyiyor.
Entari bunun üzerine giyiliyor. Hem soylu hem de kentli kadınlar, entarilerini kadife ya da ipekli kumaştan diktiriyorlar. Entarinin üstüne dolama denen bir tür yelek giyiliyor.
Başa hotoz takmak da yaygın. Kadınlar, hotoz yapmak için başlarına fes ya da tepelik koyup bunu mücevherli bir iğneyle tutturuyorlar.
Gayrimüslim Kadınlarda Giyim Kuşam
Gayrimüslim kadınlar birçok yerde Müslüman kadınlar gibi giyiniyorlar, ama yüzlerini örtüp örtmemeleri yöreye göre değişiyor.
Rumeli'de ve İstanbul'da genelde yüzlerinin bir bölümünü açıkta bırakırlarmış. Ama Adana'da evli kadınlar yüzlerini örtmezken, genç kızlar peçe takarmış. Doğu Anadolu ve Kafkaslar'da yaşayan Ermeni kadınlar ise anlaşılan Müslüman kadınlar gibi yüzlerini örtüyorlardı.
Ayrıca 16. ve 17. yüzyıllarda gayrimüslim kadınların da gösterişli giysiler giydikleri, fakat Müslüman kadınlardan farklı olarak ferace tercih etmedikleri biliniyor.
Dul kalan kadın mirasın küçük bir bölümünü alabiliyordu, çünkü aslan payı ölenin çocuklarına aitti. Ama koca, daha evliliğin başında karısına kendi ölümü halinde paylaşılmadan mirastan alınacak bir miktar paranın garantisini vermek zorundaydı.
Maalesef bu da yeterli gelmiyor ve birçok dul kadın yeniden evlenmek zorunda kalıyordu. Yeniden evlenemezse dul kadın çocuklarına bakabilmek için bir şekilde para kazanmak zorundaydı.
Belli bir miktar nakit parası varsa bunu faize vererek işletmesi makbuldü. Ayrıca tüccar bir aile çevresinden gelen kadınların ticaretle uğraştığı da oluyordu. Bazıları zengin kadınların evine giysi götürüp satarak bohçacılık yapıyordu.
Lady Montagu'nun aktardığına göre, II. Mustafa'nın dul hasekisi çocuk yaşta cariyelerle çevrilidir ve adet olduğu üzere daha büyük olanlar küçüklere nakış işlemeyi öğretir.
Hıristiyan bir Osmanlı kadınının kocası olarak İtalyan Seyyah Pietro della Valle de nakış işleyen Osmanlı kadınlarını -sınırlı da olsa- gözlemleme imkânı bulmuş ve opak kumaş üzerine yapılan, iki yüzden de görülen işlemelerle sırma işlemelerden övgüyle söz ediyor.
Sanılanın aksine, dini kitaplar okuyan ve bu kitaplar hakkında konuşabilen kadınların sayısı oldukça fazlaydı. Ama kadınlara fıkıh (İslam hukukunda din ve dünya işleri ile ilgili ana kaynaklardan yararlanarak konulmuş olan kuralların bütünü) öğrenimi yapma ve kadılık etme hakkı tanınmıyordu.
Osmanlı'nın kendini eğitmiş dindar kadınlarına örnek olarak 17. yüzyılda Üsküp'te yaşamış Asiye Hatun'u örnek verebiliriz.
Halveti tarikatına mensup bu kadın hem iyi bir eğitim görmüş, hem de Halvetilikte tasavvufa ilk adım bu şekilde atıldığından, kendine zikretmeyi (okunması adet olan duaları ve Kuran ayetlerini sürekli tekrarlamak) öğretecek bir şeyh arayıp bulmuş.
Ne var ki Asiye Hatun, seçtiği şeyhi doğrudan ziyaret edememek gibi büyük bir zorlukla karşılaşıyor ve bundan sonra bir mektupla öğrenme dönemi başlıyor. Bu mektuplaşmalar maalesef günümüze ulaşamamış, ama Asiye Hatun kendi mektuplarının kopyasını çıkarıp sakladığı için ona ait olanları Topkapı Sarayı Müzesi'nde görebilirsiniz.