2. Dünya Savaşı'nın, bütün dünyayı gaz odasına çeviren ruh hali ve savaşa girmemeyi başarmakla övünen Türkiye'nin bir semti Eyüp ve o semte savaşı unutturan seri cinayetler... Geceleri ava çıkan vampirle semtin değişen hayatı, İsmail Güzelsoy'un Mephisto Kitaplığı'ndan çıkan son romanı Çıt Yok'un mizansenini oluşturuyor. Bir kısmı Eyüp Mezarlığı'nda işlenen cinayetler, o mezarlıktaki isimsiz cellat mezarları, kuytusundaki Alevi türbesi, akıp giden hayat, ölüm, aşk, sonsuzluk, kaybetmek, kazanmak kavramlarının bazen öne çıkıp bazen sahne gerisine çekildiği Çıt Yok için yazarıyla Eyüp'teki o mezarlıkta buluştuk.
- Savaş döneminde bir seri katil hikayesi yazmakla neyi murad ettiniz?
- Bireysel cinayet ile toplu katliam arasında temel bir fark var: Bir yanda 6.5 milyon insanı gaz odalarında öldürüyorsunuz, kentleri bombalıyorsunuz, kimse size bunun hesabını sormuyor. Öbür tarafta, bir caninin peşine takılıp giden dedektifler hikayesi üretiyor sistem.
Çıt Yok polisiye edebiyatıyla alay eden bir anti-polisiyedir. Bu kadar büyük haksızlık yumağının içinde polisiye edebiyatın ideolojisine bize şunu der: Her şey kusursuz, sistem hiçbir şekilde aksamıyor, sadece bir katil var, onu da yakalayacağız.
- Yani polisiye edebiyatıyla, biz bütün dünya inanları biraz kandırılıyor muyuz?
- Buna evet demiyorum ama polisiyenin yükseliş grafiğiyle dünyadaki büyük dalgalanmalar, sistemin sıkıştığı noktalar arasında paralellik var. En büyük katliamların yaşandığı 2. Dünya Savaşı'nın hemen sonrası polisiyenin de yükseliş ivmesi kazandığı dönemdir.
- İnsanlık ailesi değil, tek tek insanları kutsamaktan mı bahsediyorsunuz?
- Hayır, insanlık ailesi de demiyorum. Varlık ailesi, can kavramı üzerinden bakıyorum dünyaya. Biz sadece besin zincirinin en üstünde olduğumuz için buna inanıyoruz. Bana sorarsanız hümanizm, bir milliyetçilik türevidir. Yani insanın insana insanlık propagandasını yapıyoruz.
İNSAN DOĞALLIĞINI YİTİRDİ
- Romanınız çok kahramanlı bir roman, bir sürü ses var ama adı Çıt Yok. Nedir bunun anlamı, kim neye çıt demiyor?
- İki tane büyük yalan var: Biri, insanın iç sesi olduğu; diğeri 'kendi olmak' tabiri. İnsanın iç sesi, hatta insanın doğası bile olamaz. Günde 3 binin üzerinde ticari mesaj alan bir canlının doğası filan kalır mı?
- Düşünme ham maddesi, iç sesi değilse nedir?
- Gerçekte düşündüğümüzü zannettiğimiz şeyler, aslında ezber tekrarlarıdır, bizler dublajlı varlıklarız. Bunun dışındaki şeyleri absürd, anlamsız, saçma ve komünistçe buluyoruz. Neoliberal çağın başlangıcına kadar sistemler insanların düşünmemeleri için ellerinden geleni yaptı.
- 'Kendi olmak' tabiri niye yalan olsun?
- Entelektüel çevrelerin çok sıklıkla telkin ettiği temel yalanlardan biri bu. İnsanın kendi olmak diye bir durumu yoktur, insan başka bir şey olmamayı başarabilir, ancak başka bir şey olmama üzerinden mücadele edebilir. Yani kendi olmak ve iç ses safsataları, bize neyi düşünmemiz gerektiğinin dikte edilmesinin zeminini yaratıyor. Bu da sistemin kendini yeniden üretmesini garantileyen bir tezgahı örgütlemiş oluyor.
- Roman 1940'larda geçiyor. Günümüzde, dünyanın dört bir tarafında 2. Dünya Savaşı benzeri trajedileri halen yaşıyoruz. Siz o yılları bu yıllara benzettiğiniz için mi böyle bir kurgu yaptınız?
- İnsanoğlu eğer tek bir canlı olsaydı, hayatındaki en büyük yara 2. Dünya Savaşı olacaktı. 2. Dünya Savaşı'yla insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eden bir sistem kuruldu. Bize ne düşünmemiz, nasıl yaşamamız, kaç çocuk yapmamız, nasıl sevişmemiz, nasıl korkmamız gerektiğini söylediler. İkinci Dünya Savaşı bizim insanlığımıza, özümüze yapılan bir müdahaleydi. O yüzden İkinci Dünya Savaşı'nı öldürdüklerinden çok, sağ bıraktıklarıyla lanetlemek gerekiyor.
- Ama biz 2. Dünya Savaşı'na girmedik...
- Bizim lanetimiz o savaşa girmemek. Bence bir cephe de buradan açılmalıydı faşizme karşı, sürünmeyi göze alarak savaşa girmeliydik. Kitapta sürekli kaybetmekten söz edişimin nedeni bu. Bazen kaybetmeyi istemek zorundayız.
- Kitabınızdaki yürek söken katil figürü de, anlattıklarınızya doğrudan ilgili. Vücudumuzda yürek diye bir organ var ama aslında yok mu demek istiyorsunuz, biz yüreksiz insanlar mıyız?
- Evet, bunun devamı. Ödlek, kalpsiz, teslim olmuş, sesinin dışında bir şey duyduğu anda ölüveren bir varlık. Zaten romanın sonunda katil 'Sen zaten ölmüştün, ben sadece bunu sana hatırlattım,' diyor. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşadığımız post-travmayla gelececeğimiz nokta, 'insan'ın hiçbir değerinin olmadığı yer. Marx'ın deyimiyle, kalpsiz bir çağın eşiğine geldik artık.
- Kitabın kapağında bir imge var: Horoz. Horoz dövüşleri çok eskilerde kalan bir şey...
- Sadi Şirazi'nin beni etkileyen bir anekdotu vardır. Bir adam hırsızlıkla suçlanır. Padişahın önünde yargılanır, affedilmesi için yalvarır ama padişah affetmez ve götürülürken ağzına gelen küfrü savurur. Diyor ki Sadi 'Değil mi ki canından el çeken gönlünde ne varsa söyler'. İnsan bir kez canından el çekerse, kaybedecek bir şeyi yoksa her şeyi yapar. Ama çoğumuzun sandığı gibi olumsuz bir şey değildir, kaybedecek bir şeyi olmama hali; insanın hayatı yeniden kurma şansıdır. Her şeyi kaybettiğin zaman, geriye sadece masumiyet kalır. Romanın bir yerinde 'Vücudunun en incinebilir yerini silah haline getirmek'ten bahsediliyor. Horoz aslında kaybetmiş ve en incinebilir haliyle yeniden doğmuşluğun simgesi. Biz kendimizi, en incinebilir yanımızdan yeniden kuracağız.
- Ölüm kavramı kitaba çok egemen. Eyüp başrolde ve kentli korkularla aslında coğrafyanın korkularının aynı olmadığını hissediyoruz.
- Ölüm kavramıyla, kent kavramını yeniden tanımlamak gerek. Eyüp, İstanbul'un en güzel yeri. Ama 40'larda başlayan süreç, Eyüp hinterlandını tamamen sanayi bölgesine çevirdi. Bizim ölümle, aşkla ve sonsuzluk kurgusuyla kurduğumuz ilişki hastalıklı. Birini düzeltirsek, diğer şeyler de düzelir. Dünyada aşk üzerine hiçbir zaman bu kadar roman, şiir, film üretilmemiş. İnsan neye ihtiyaç duyarsa onu üretir. Ölümle ilişkimiz de böyle, 7 milyarıncı çocuğun doğduğu bir çağda ölümden korkuyoruz. Şu anda hepimiz sırtımızda mezar taşlarımızı taşıyoruz.
- Peki hiç masum aşk yok mu bu romanda?
- Kitapta aşkın neden mümkün olmadığını ve nasıl mümkün olabileceğini de anlattım. Aşk da bir meslek gibidir ve onu öğrenirsin, her aşkta biraz daha büyürsün. Her yaşadığımız aşkın sonsuz ve kusursuz olması gerektiğini düşünüyoruz, halbuki aşk kusurlu, deneysel ve sonlu bir maceradır.