Nazan Bekiroğlu'nun son romanı
Mücellâ adını taşıyor. Hemen baştan söyleyelim, kadınlara yazılmış, kadınları anlatan bir roman. Çok kadın. Bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyelim: Nazan Bekiroğlu 1957 Trabzon doğumlu. Dört yıllık üniversite dönemi dışında tüm ömrünü bu şehirde geçirmiş. Türk dili ve edebiyatı öğrenimi gören gören Bekiroğlu bir profesör. Çok üretken bir yazar.
Nun Masalları,
Şair Niğar Hanım,
Halide Edip Adıvar,
Mor Mürekkep,
Yusuf ile Züleyha,
Mavi Lâle,
İsimle Ateş Arasında,
Cümle Kapısı,
Cam Irmağı Taş Gemi,
Lâ: Sonsuzluk Hecesi,
Yol Hali,
Nar Ağacı,
Mimoza Sürgünü,
Kelime Defteri,
Karınca İzleri-Hikmet Aksoy Kitabı ve son olarak
Mücellâ... Son kitabı henüz bilmiyoruz ama her kitabı yüz binler satıyor. Okuru çok sadakatli... Yazar da öyle. Çok bekletmiyor okurlarını... Dönelim
Mücellâ'ya dilerseniz. Zannım o ki roman otobiyografik öğeler de içeriyor. Mücellâ'nın ölümüyle başlıyor roman... Okur birden bire 1970'lerin taşrasında buluyor kendisini. Yazar öylesine maharetle çiziyor ki resmi, içine girmemek mümkün değil ortamın. Yaşı el verenlerin hissedeceği, gözünde canlandıracağı hatta kendisinden bir şeyler bulacağı bir resim bu. Taşranın tatlı telaşları, içinden çıkılmaz kuralları ve galiba en çok hissedilen güven ortamı... 1920-1970 arasında geçen roman ister istemez nostaljik bir tat içeriyor. Ve dönemin politik çalkantıları romana bir arka fon oluşturuyor. Hikayenin odağında Mücellâ ve annesi Neyyire Hanım var, yan rollerde ise çok sayıda kadın. Her birinin hikayesi ayrı. Kimi kıpır kıpır bu kadınların kimi ise hüzün için doğmuş sanki... Mücellâ için kıpır kıpır demek çok mümkün değil ama hüzünlü bir kadın da diyemeyiz, en azından yaşlılık kapısını çalana kadar. Bu kadınların yaşadığı hayata genel olarak huzur hakim. Onlar taşranın güvenli ortamında, gündelik hayatın keyifleri ve güçlüklerini tatlı tatlı harmanlayıp, ailelerinin hayatlarını ören, kolaylaştıran kadınlar. Mücellâ küçük bir bebekken annesi Neyyire Hanım eşi Tevfik Bey'i kaybediyor. Gencecik yaşında dul kalmaktan çok oğlunu ve küçük kızını nasıl yetiştireceğine üzülüyor. Hele 'babasız kız' yetiştirmekten ölesiye korkuyor. Korktukça önce küçük, sonra genç Mücellâ'yı sonsuz bir yalnızlığa mahkum ediyor. Oysa ki her şeyi doğru yapıyor Neyyire Hanım, önce bir iyi tembihliyor Mücellâ'yı. Bahçe duvarıyla bir olmuş karayemiş ağacını gösteriyor ve "Bak bu ağacı geçmeyeceksin. Sokağa çıkmayacaksın, başına kötü şeyler gelir" diyerek, hayatın akıp gittiği sokakla kızının arasına yıkılmaz bir duvar örüyor. İyi huylu, söz dinleyen Mücellâ annesinin sözünden bir kez bile çıkmıyor. Ta ki yılların izi Mücellâ'nın yüzüne çökene kadar kimse onun 'evde kaldığını' fark etmiyor. Yıllarca emek emek işlediği çeyizini gözden çıkarıp, eşe dosta dağıtıyor. Mücellâca bu "Ben hayallerimi geride bıraktım, kırgın, kızgın değilim" demek oluyor. Hakikaten roman boyunca Mücellâ sadece bir kez çok kızıyor. O da yaşlı, kadın düşkünü komşusu kendisine görücü geldiğinde... Mücellâ bir dram yaşıyor ama annesinin kanatları ve çevresi sayesinde bunu fark etmiyor bile. Korkmuyor da. Ta ki bir gün bir anda aynada yüzüne çöken yılları görene kadar. Bekiroğlu bu süreci öylesine yalın ama usta işi bir tarzla anlatıyor ki, etkilenmemek mümkün değil. Yeri gelmişken söyleyelim, Bekiroğlu insanın bildiğini bile bilmediği ahenkli kelimeleri bulup çıkarıyor, hayata katıyor tekrar. Gün geçip, annesini, yakınlarını bir bir kaybettiğinde yaşlılığa teslim oluyor Mücellâ. İşte tam o noktada bu kez iyi davranıyor hayat ona... Zamanının çoğunu geçirdiği sedire yerleşiyor Mücellâ Abla. O artık akıl danışılan, herkesin saygı duyduğu biri... Kapısı herkese açık... Derdini, kederini, sevincini taşıyamayan geliyor bir bir Mücellâ'nın sedirinin önüne. Anlatıyor da anlatıyor gelenler... Gizli aşklar, derin kavgalar, süzülmüş hüzünler resmi geçit yapıyor Mücellâ'nın önünde. Hiç yaşayamadıklarını dinliyor, hatta yaşamadıkları hakkında öğütler veriyor... Kaçırdığı hayatı, başkalarının hikayelerinde tekrar yakalıyor.
Mücellâ sıcak, okuru kendisine bağlayan bir roman. Yazar Bekiroğlu belli ki anlattığı hikayeleri çok iyi biliyor, seviyor, içtenliği ondan. Sonuç olarak yazar bizimki gibi bir toplumda taşrada kadın olmayı öylesine keyifli, öylesine hüzünlü ve hem başkaldıran hem de kabullenen bir tarzda anlatıyor ki, kitap bittiğinde okuru Mücellâ gerçek mi, kurgu mu sorusuyla baş başa kalıyor.