Yetişkinliğe geçerken masallarla aramıza da mesafeler giriyor. Oysa onlar şekillendiriyor bizim iyi hikaye anlatma ve dinleme yönümüzü. Kültürel ve toplumsal değerleri onlar kuşaktan kuşağa aktarıyor...
Anlatı geleneğimizde, küçükken kulaklarımıza fısıldanan masalların belirleyici olduğunu düşünürüm çoğu zaman. Bu belirleyicilik ister anlatıcı olun, isterse dinleyici/ izleyici iki taraf için de geçerli. Belli bir forma aşina kılıyor bizi. Ayrıca çok denk geldim, edebiyatımızın kalburüstü yazarlarının küçükken kendilerine anlatılan masallardan dem vurmalarına. Birçoğu, o masal anlatı dünyası içinde kurmacanın gücünü keşfettiklerini ve bununla yoğurulduklarını söyler durur. Yani biraz neyi, nasıl anlatacağımızı belirleyen bir durumu var masalların.
Öte yandan masala yaklaşımımızda ikircikli bir durum da karşımıza çıkar. Biraz çocuksu bulunur. Biraz küçümsenir. Hatta "Bana masal anlatma" gibi masalı olumsuzlayan söylemler de pek yaygındır toplumda.
Bu duruma pek aklım ermez. Kimler, ne zaman, niye masallara karşı böyle bir yaklaşım geliştirmiş merak etmedim desem yalan olur. Çünkü işin uzmanlarına kulak verince masalların bir toplum için ne kadar hayati olduğunu söylerler. Mesela geçenlerde SABAH Pazar'da Prof. Dr. Necati Demir, Göksan Göktaş'la yaptığı söyleşide yazılı dilin ortaya çıkmasında masalların nasıl da önemli olduğunu anlatıyordu bir bir.
Bir de tabii işin kültürel boyutu var. Masallar kültürel ve toplumsal değerlerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı enstrümanlardır aynı zamanda. Ezcümle bu kadar önemlidir masal ama kıymet vermeye gelince işin rengi değişir.
İşte bu yüzden Artemis Yayınları'ndan çıkan Ignacz Kunos'un Türk Masalları kitabını önemsedim. Macar olan Kunos, bir Türkolog ve 1885'te İstanbul'a geliyor, sonra Anadolu'yu gezip Türk masallarını derliyor. Sonra da bunları kitap olarak yayımlıyor. Türk masallarının dünyada tanınmasına neden olan öncü çalışmalardan biri kitap. İşte o kitap yeniden yayımlandı.
Ejderhalar, peri kızları, devler, cadılar, sultanlar... Masal dünyasının her türlü kahramanı mevcut hikayelerde. Türk masallarındaki, doğruluğun iyi bir erdem olduğu, yalancılığın, üçkağıtçılığın kınanması gerektiği, insandan insana, hayvana, doğaya olan sevgi genel hatlarıyla Kunos'un derlediği masallarda da karşımıza çıkıyor. İyiliğin nihayetinde mutluluk getirdiği de... Her masalın kahramanların muradına ererek bitmesi de bu yüzden.
Bu murat meselesi, biraz kurcalamaya da açık aslında. Mesela bize anlatılan hikayelerin ya da izlediğimiz bir filmin 'mutlu son' ile bitmesi isteğimizin bir nedeninin masallardan geldiğini düşünürüm. Kahramanın muradına eremediği bir öykü okuduğunuzu ya da film izlediğinizi hatırlayın, içten içe bu durum nasıl gerer insanı.
Bu yüzden masalı çocukluk zamanımızın güzel anıları olarak algılamaktan vazgeçme taraftarıyım. Hem kültürel değer olarak hem de anlatı olarak masal yanı başımızda ve onu yetişkinler olarak dünyamıza tekrar sokmak önemli. Ya da şöyle mi söylemeli: Normalleşmek için masallara yeniden kulak vermeli.
Kütüphane hakkında her şey!
İstanbul'un işgal günleri. Bir işgal kuvveti subayı yanına askerlerini alıp Süleymaniye Kütüphanesi'nin kapısına dayanıyor. Nadide yazmaları sandıklara doldurmaya başlıyor. Kütüphanede çalışan Abdullah Hulusi Güzelyazıcı hemen duruma müdahale ediyor. Devr-i Hamidi Katalogları'nı komutanın önüne koyup "Biz bunları seneler evvel bastırıp dünyaya dağıttık. Siz bu kitapları götürseniz bile görülecektir ki yazmalar İstanbul'dan çalınmış, cebren alınmıştır." Komutan duraklıyor sonra sandıkları boşaltıp askerleriyle birlikte geldiği gibi gidiyor. Mehmed Serhan Tayşi'nin aktardığı bu anektodu Zeytinburnu Belediyesi'nin çıkardığı Z Dergisi'nin Kütüphane özel sayısında okudum. Kütüphane meselesini A'dan Z'ye her şeyi ile ele alan bir sayı var karşımızda. Dikkatinizden kaçmasın derim...
Yargı dağıtmadan işimize bakalım
İki yıl önce yaşamını yitiren şair İzzet Yasar "Ben 'yargılayan' durumunda olmak istemiyorum. Şiirimizin yakın tarihi üstüne fikir beyan etmek istemiyorum. Behçet Necatigil'in dediği gibi, biz işimize bakalım. Mızmız ya da hırçın, iyi şiir yazmaya çalışalım. Yargıyı zaman verir. Eninde sonunda iyi şiir kötü şiiri kovar" demişti. Günümüzün her türlü olayda, durumda yargı dağıtılan dünyasını düşününce Yasar'ın bu tavrı nasıl da kıymetli. Ve Yasar söylediği gibi hayatı boyunca işini yaptı, şiirini yazdı. İşte o şiirler Yapı Kredi Yayınları tarafından Kuş Bakışı adıyla toplu bir şekilde yayımlandı. Kitapta şairin 1969- 2018 yılları arasında yayımladığı Kanama (1974), Yeni Kuş Bakışı (1979), Ölü Kitap (1982), Dil Oyunları (2002), Asla Yazamayacaksın O Şiiri (2007), Başka Akıl Peşinde (2010), Şifa ile Taburcu (2018) kitaplarının yanı sıra daktiloya çekilip yayımlanmamış ya da çıktığı dergilerde kalmış şiirleri yer alıyor. Ayrıca şiiriyle ilgili değerlendirmeler de... Mesela İlhan Berk "Bugün İzzet Yasar bir başına kapalı, çetin, lanetli bir şiiri sürdürüyor. Neredeyse, anlaşılmak, paylaşılmak istemiyor gibidir. Ya gerçek mi? Onun için şiirde asıl gerçek, gerçek olmamakta yatar çünkü" diyor. Orhan Koçak "Baba'nın Rejimi, Baba'nın Yasasıdır Yasar'ın hep didiştiği, kısaca Yasa. Bu durumda kendi soyadının yarattığı ironiyi fark etmemiş olamazdı; bolca yararlanmıştır bu uyuşmazlıktan, şiirini bu 'yasamayan yasarlık' konumuna çekilerek yaratmıştır - ş'leri de unutmadan" diyor.