Küreselleşme, dijitalleşme vs. derken aslında hep aynı temayülden bahsediyoruz: Zamanla mekan arasındaki sürtünmenin azalmasından. Ulaşım, iletişim ve bilişim sahalarındaki hızlı tekamül bu azalmayı mümkün kıldı. Yani nesnelerin bir noktadan diğerine gidiş süresini kısalttı. Buna soyut nesneler, fikirler ve hikayeler de dahil. Kolay elde edilen şeylerin akıbetini zaten bilirsiniz.
Hep tartıştığımız bir meseledir: İnsanların okumaya ve yazmaya ilgisi azalmadı. Aksine arttı. Elbette okunan ve yazılan metinlerin niteliği köklü bir biçimde değişti. Kısa mesajların, sosyal medya gönderilerinin nicelik içindeki oranı epey arttı. Okumuyor değiliz, daha işlevsel okurlara dönüştük. Ve yazarlara...
Mikro blogların bu yeni dünyasının okur yazarlığa müspet ve menfi katkıları saymakla bitmez. Öncelikle uzunluk tercih edilmeyen bir şey haline geldi. Kıssa değil ondan çıkarılması beklenen hissenin mümkün olan en kısa yoldan aktarılması bekleniyor artık. Bu da epigrafik yazarlığı ön plana çıkarıyor.
ALGORİTMA YAZARLARI
Algoritma yazarlığı diye bir meslek var günümüzde. Hayır, yazılımcıları kastetmiyorum. Algoritmaya uyum sağlamayı, onunla oynamayı meslek edinen yazarları kastediyorum. Bakınız işte şurada kalbi kırık birkaç genç hanım var, onları avlayalım. İşte burada da öfkeli bazı genç adamlar var, onları kandırmanın bir yolunu bulalım. Üstelik bunun için kendimizi yormamıza da gerek yok, tumturaklı, kafiyeli bazı özlü sözler yeterli.
Elbette kimse bütün hayatını özlü sözler üzerine kuramaz. Elbette kimse kastettiğini her zaman söyleyemez. Öte yandan söylediklerimiz ile yaptıklarımız hiçbir zaman aynı olmaz. Günümüzde bir bütün olarak medya dünyası yazarların eserleri ile şahsiyetleri arasındaki uçurumu daha kolay anlaşılır hale getiriyor.
Bunun sebebi çok basit. İnsanların ve pek tabii yazarların da bütün eylemleri üzerinde bir roman ya da şiire çalıştıkları kadar çalışmaları mümkün değil. Birini tasarlamak için yeterince zaman mevcut, fakat diğeri genellikle anlık hadiselere verilen tepkilerle gün yüzüne çıkıyor. Sosyal medyada var olma kaygısına düşmüş ise bir yazarın foyası daha kolay ortaya çıkıyor. Her konuya bir yorum yapıştırırken, herkese laf yetiştirirken aslında o kadar demokrat olmadığı, aslında o kadar dervişane olmadığı, aslında o kadar hassas kalpli olmadığı bir anda ifşa oluveriyor.
Mahremiyetin korunması da neredeyse imkânsız hale geldi. Balat'ta fotoğraf çektiren bir genç kızın o sırada tesadüfen sokaktan geçmekte olduğu için kadraja giren bir şairi kastederek "Biri şu amcayı fotoğraftan silebilir mi" diye sormasını hatırladıkça gülümserim. Bu çok masum bir örnek bence.
OKUR MADENCİLİĞİ
Masum olmayan manipülatif örnekler de var elbette. Ka'nın Sırrı adlı bilim kurgu yazarının, alışveriş sitelerinde sahte hesaplar açarak kendi kitaplarına yüksek puanlar verdiği ve övgü dolu yorumlar yaptığı ortaya çıkmıştı. Hatta daha da acayip bir örnek olarak var olmayan bir restoranı altı ayda Londra'nın seyahat sitelerindeki en beğenilen, en yüksek puan alan, en çok yorum yazılan mekanı haline getiren gencin hikayesini mutlaka tavsiye ederim.
Yazarlarımız da buna benzer yöntemlere başvurmuyorlar mı? Maalesef başvuranların sayısı hiç de az değil. Hatta bu işte yazarlıktan daha usta hale gelmiş olanları dahi mevcut. Bu meslektaşlarımız mesailerinin büyük bir kısmını okur madenciliğine ve etkileşim borsasına harcıyorlar. Kalplere, alevlere, çiçeklere, alkış emojilerine, direk mesajlara bağımlı hale geliyorlar ve bunların eksikliği onlarda bir yoksunluk duygusuna yol açıyor.
Bu yoksunluk duygusundan kaçınmak mümkün mü? Ekran bağımlısı haline geldiyseniz ve akıllı telefonunuzun ekranında sürekli aşağıya doğru çekme hareketini yapıyorsanız size geçmiş olsun. Çünkü okurun ya da hayran kişinin de sizden bir farkı yok. Kesintisiz ya da sürekli değil kesik kesik bir dikkatin insanı kendisi.
BULANIK DİKKAT
Lütfüzade 'bulanık mantık' kavramını ortaya attığında pek taraftar bulmamıştı. Fakat günümüzde yapay zeka dahil pek çok gelişmeyi açıklamaktan klasik mantıktan daha yararlı bir kavram bu. Aynı şeyin 'dikkat' kavramı için de geçerli olduğunu düşünüyorum.
'Bulanık dikkat' meselesi bir fenomen olarak gözlerimizin önünde duruyor. Üçüncü bir hal bu. Dikkatsizlikten farklı. Sürekli hareket halinde olan, odağı sürekli değişen, mütemadiyen hareket halinde olan bir dikkat bu. Tabiri caizse bir meseleden diğerine atlayan, sıçramalar yoluyla kendini gerçekleştiren, hiçbir nesne üzerinde çok uzun süre durmayan, akışı kontrol edilemeyen bir dikkat biçimi bu. Günümüz okurunun kahir ekserisi bu karaktere sahip ve bu da yayıncılığımızın hem bugününü hem de geleceğini etkileyecek gibi görünüyor.
'Bulanık dikkat' konusunu bir an önce ciddiyetle ele almamız ve tartışmamız gerekiyor. Kavramın mucidi olarak ilk taşı ben atayım dedim. Buyrun!