Başka hiçbir eserinde müstear isim kullanmayan Muhammed İkbal'in oğluna ithaf ettiği Cavidname'yi Zinderûd mahlasıyla yayımlamış olması ilginçtir. Zayenderud, İsfahan'dan geçen coşkun ve duygulu bir nehirdir. İkbal'in mahlası o nehirden mülhemdir.
Cavid, İkbal'in oğlunun adıdır. Cavidname adından da anlaşılabileceği gibi Cavid'in kitabıdır. Büyük yazarların çocuklarını her zaman tanımayız; Cenap Şahabettin'in de belirttiği gibi "soy, esas kısmı toprağın altında olan bir patatese benzer." Bunun elbette istisnaları vardır. Mehmet Akif'in oğlunun adı Asım, Tevfik Fikret'in oğlunun adı Haluk'tur. Bunları biliriz. Çünkü bu üçünün yaşadığı dönemde bariz bir "nesil" meselesi vardır.
İkbal'de beni şaşırtan bir şiddet mevzubahis. Zaman zaman yumruk, zaman zaman çekiç olarak karşımıza çıkan bir tutku bu. "Şiir" diyor İkbal "Hazreti Musa'nın yumruğu gibi olmalı, yoksa bir işe yaramaz." Ya da Felekler Ötesi'nde karşılaştığı, düşüncesinin şekillenmesinde büyük rol oynamış Nietszche'yi anlatırken kullandığı şu sıfatlar: "Her şeyi akılla ölçen, aşkı kapıdan içeri sokmak istemeyen, dini bile töreden ibaret sayan Avrupa'nın kafasına tokmak indirmiş düşünür..."
Felekler Ötesi deyince şaşırdınız muhtemelen. Ötesi olduğuna göre felekler nedir acaba diye düşünmüş de olabilirsiniz.
Merakınızı hemen gidereyim. Cavidname'de son merhaleye ulaşmak için Mevlana Celaleddin'in rehberliğinde altı felekten geçmeniz gerekiyor. Bunlar: Ay feleği, Merkür feleği, Venüs Feleği, Mars Feleği, Jüpiter Feleği ve Satürn Feleği...

Nasıl, tanıdık geldi mi? Cavidname bir zerrenin hikayesini anlatıyor fakat öyle böyle bir zerre değil bu. Saflığı ve hürlüğü temsil ediyor. Yani "sabana koşulmamış olmayı." Ezilmemiş, başkalaşmamış olmayı. İşte bu zerre eser boyunca hakikat arayışını sürdürüyor ve kalbi çeşitli duygularla yanıp tutuşarak semalar arasında seyahat ediyor. Semalar deyince de insan muhayyilesini hemen gezegenler dolduruyor. Yoksa İkbal astrolojiye bu kadar düşkün değildir, sanmıyorum...

GÜNEŞ ÜLKESİ'NDE DURUM NASIL?
Ütopya deyince akla gelen erken dönem çalışmalarından biri Campanella'nın Güneş Ülkesi'dir. Kendisini "doğacak yeni sabahların çan sesi" yani müjdecisi olarak gören Campanella kendince bir fikir ve dava adamıdır. Teoriyle yetinmemiş, hayalini kurduğu ülkeyi hayata geçirmek maksadıyla Kalabriya'da bir ayaklanma planlamıştır.
İsyan girişimi başarısız olur. Yakalanan Campanella işkenceye dayanamayarak ayaklanmadaki rolünü itiraf eder.
Bu yüzden ömrünün 27 yılını İtalya'daki haspishanelerde geçirir. Yani ütopyasını yazmak için bir nevi fırsat bulur.
Güneş Ülkesi Hoh tarafından idare edilir. Hoh bir başrahiptir. Hoh'un üç yardımcısı bulunur. Barış ve savaş konularıyla alakadar olan yardımcının adı Pon; akıl, bilim ve eğitim işlerine bakan yardımcının adı Sin ve kimin kiminle birlikte olacağı gibi konulara bakan yardımcının adı Mor'dur. Her şey düzenlenmiştir. Çalışma şartları rahattır ve ahali kendisine kalan bol boş zamanları eğlenmek ve sanatsal faaliyetler yapmak için kullanır.
Bunlar pek çok ütopyada karşımıza çıkan tasarımlar, fakat benim esas tuhafıma giden bu değil.
Campanella'nın astrolojiye olan düşkünlüğü... Yazar dostumuz yıldızlardaki birtakım belirtilere bakıp dünyada, özellikle Napoli ve Kalabriya'da devrimler olacağını söylüyordu. Pek tabii bunların hiçbiri gerçekleşmedi.
Campanella'nın bu düşkünlüğüne Güneş Ülkesi'nde de rastlıyoruz. Şöyle diyor: "Aynı takımyıldızlar altında dünyaya gelen çocukların çoğunun beden ve ahlak bakımından birbirine benzedikleri sık sık görülmüş şeydir. Bu çocuklar birbirine karşı cömert bir arkadaşlık ve karşılıklı sevgiyle bağlı olurlar. Bundan da kent için hayırlı ve sağlıklı bir dirlik düzeni çıkar." O günden bugüne astroloji çok değişti, zıt kutuplar teorisi galiba daha baskın hale geldi ama bu inanışlar da tanıdık gelmiştir size.
İHTİYARLARA YER YOK
Belki filmini görmüşsünüzdür ya da bir yerde karşınıza çıkmıştır. Türkçeye "İhtiyarlara yer yok" olarak çevrilen "No country for old men" ifadesini ilk kez William Butler Yeats kullanmıştır. Şairin 1928 yılında yazdığı Sailing to Byzantium şiiri bu mısra ile açılır.
Bilahare fiziksel bir anlam kazanmış olsa da şiirin tamamını okuduğunuzda görürsünüz ki yaşlılık aslında mecazi bir anlam taşır. Bedensel hazlardan uzaklaşmayı ve zamanın geçiciliğini idrak etmeyi simgeler. Yaşlılar derken de ruhsal kalıcılık arayan insanlar kast edilmektedir...
Yeats'in bir altın takıntısı vardır ama bu altın bildiğimiz altın değildir. Sözünü ettiğimiz şiirin son kısmına damga vuran "altın kuş" imgesi mesela. Etten ve kemikten yapılmamıştır, yaşlanmaz, çürümez, ölmez.
Altın kuş sanatın bedene üstünlüğünü temsil eder.
Sadece sanatın mı? Sanmıyorum.
Yeats 1887 yılından beri Hermetik Order of the Golden Dawn cemiyetine üyeydi. Türkçeye 'Hermetik Altın Şafak Tarikatı" olarak çevirebileceğimiz bu hareket Kabala'yla Hermetizmi birleştirmeye çalışan, onu astroloji ile harmanlayan, Simya, Tarot sembolizmi ve hatta Enochian büyü sistemi ile uğraşan bir külttü.
Yeats'in eserlerinde de gördüğümüz gibi astroloji bu kültün üyeleri tarafından kişilerin kaderlerini analiz etmek için, ritüelleri zamanlamak için ve sembolik kozmolojiyi anlamlandırmak için kullanılırdı. Bunlar da tanıdık gelmiştir sanırım, çünkü halen çevremizde bu akımları sürdüren insanlar var.
Kendimizi kaptırıp okumaya başlamadan önce bu arka planı bilmek yararlı olur diye düşünüyorum.