Sinema tarihinde bazı yönetmenler film çekmez; bir dünya kurar. Andrei Tarkovski tam olarak böyle bir isimdir. Sadece 7 filmi olmasına rağmen sinema dünyasında kendine has sinematografisi ve diliyle yer edinmeyi başarmış bir sinemacıdır. Onun filmlerini izlemek çoğu zaman bir hikâyeyi takip etmekten çok, bir zihnin içinde dolaşmaya benzer. Bu nedenle Tarkovski hakkında yayımlanan her yeni metin, yalnızca bir yönetmeni anlamaya değil, modern sinemanın ruhunu çözmeye yönelik bir anahtar işlevi görür. Çekildiği dönemde kimi izleyici ve eleştirmenler tarafından anlaşılmaz bulunan filmleri aslında dikkatli izleyicilerin gözünden kaçmayacak biçimde otobiyografik izler taşır. Alfa Yayınları'ndan çıkan Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986 da bu açıdan sıradan bir günlük kitabı değil. Kitap, Tarkovski'nin sinema anlayışının, sanat kavgasının, yalnızlığının ve sürgün duygusunun içerden kaydı niteliğinde.
Bu açıdan onun filmlerini oluşturan düşünsel atmosferin nasıl doğduğunu gösteren eşsiz bir belge niteliği taşır. Bugün "yavaş sinema" denilen estetik anlayıştan söz ediliyorsa, bunun temel taşlarından biri Tarkovsky'dir. Modern sinemanın hızına karşı zamanı genişleten, seyirciyi düşünmeye zorlayan ve görüntüyü bir şiir gibi kullanan yaklaşımıyla sinema dilini değiştirmiştir. Özellikle Stalker, Solaris, Mirror, Nostalghia gibi filmleri, yalnızca sinema öğrencilerinin değil; filozofların, ressamların, yazarların ve çağdaş sanatçıların da referans noktası hâline geldi. Bugün Nuri Bilge Ceylan, Terrence Malick, Béla Tarr ve Lars von Trier gibi yönetmenlerin sinemasında Tarkovsky etkisini görmek mümkündür. Hatta video oyunlarından fotoğraf sanatına kadar birçok alanda "Tarkovskivari atmosfer" diye ayrı bir estetik tanımı oluşmuştur. Onun en büyük farkı, sinemayı bir eğlence aracı değil, ruhsal bir deneyim olarak görmesiydi. "Sanat insanı ölüme hazırlar" düşüncesi, filmlerinin merkezindeki temel yaklaşım olarak okunabilir.
BİR YÖNETMENİN İÇ DÜNYASI
Zaman Zaman İçinde, Tarkovski'nin 1970'lerden ölümüne kadar tuttuğu notlardan oluşuyor. Kitapta büyük olaylardan çok küçük cümleler dikkat çekiyor. Çünkü bu kısa notlar, bir sanatçının zihnindeki fırtınayı bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Bazen yalnızca şunu yazıyor: "Yorgunum. İnancımı kaybetmekten korkuyorum." Bu birkaç kelime bile, onun filmlerindeki manevi gerilimi anlamaya yetiyor. Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, Tarkovski'nin sürekli bir yaratma sancısı içinde olması. Dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri kabul edilmesine rağmen günlüklerinde sık sık başarısızlıktan korkuyor. Kendisini tekrar etmekten, ruhunu kaybetmekten ve sanatın ticarete dönüşmesinden endişe ediyor. Özellikle Sovyet sinema bürokrasisine duyduğu öfke kitap boyunca hissediliyor. Sansürle yaşadığı mücadeleler, projelerinin engellenmesi ve sürekli denetlenmesi onu giderek ülkesinden uzaklaştırıyor.
14 Eylül 1970'te günlüğüne düştüğü satırlarda kendisinin de açıkça ifade ettiği gibi yaşam telaşı ve maddi sıkıntılar peşini hiç bırakmaz: "Solaris'ten sonra Aydınlık Gün'ü yapmalıyım. Acaba yeterince para kazanabilip borçlarımı ödeyebilecek miyim? Örneğin bir kanepe, mobilya, bir daktilo ve bazı kitaplar. Ayrıca yapılması gereken tamirat da var. Bu da daha çok para demek."
STALKER'IN LANETLİ ÇEKİMLERİ
Kitaptaki en ilginç bölümlerden biri Stalker dönemine ait notlar. Film çekilirken kullanılan görüntülerin büyük kısmı teknik bir hata nedeniyle kullanılamaz hâle geliyor. Tarkovski neredeyse filmi baştan çekmek zorunda kalıyor. Bu durum hem bütçeyi hem ekibi tüketiyor. Günlüklerinde bu süreç için adeta bir ruhsal çöküş dili kullanıyor. Daha da ilginci, filmin çekildiği sanayi bölgelerinde yoğun kimyasal atık bulunduğu yıllar sonra ortaya çıkıyor. Tarkovski'nin, eşinin ve filmin bazı ekip üyelerinin kansere yakalanması nedeniyle "Stalker laneti" söylentileri doğuyor. Tarkovski ise bütün bu felaketlerin ortasında bile filmin "manevi hakikatine" ulaşmaya çalışıyor. Günlüklerinde teknik kusurlardan çok, "filmin ruhunun eksik kalmasından" korktuğunu yazıyor. Ancak, 1979 yapımı Stalker filmi, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi yapımlarından biri oluyor hatta hakkında "bittiğinde kalın bir roman bitirmiş hissi yaratan" yakıştırması yapılıyor.
SÜRGÜNLÜĞÜN GÜNLÜĞÜ
1980'lerden itibaren Tarkovsk'nin günlükleri giderek daha hüzünlü bir tona bürünüyor. İtalya'da çektiği Nostalghia zaten doğrudan bir 'yurtsuzluk' filmi gibidir. Günlüklerde de aynı duygu hissediliyor. En acı meselelerden biri oğludur. Sovyet yetkilileri uzun süre oğlunun yurtdışına çıkmasına izin vermez. Tarkovski günlüklerinde oğluna duyduğu özlemi tekrar tekrar yazar. Bu durum onun için yalnızca politik değil, ruhsal bir kırılmadır. Bir yerde şöyle der: "İnsan vatanını değil, çocukluğunu özlüyor." Bu cümle, neredeyse bütün Tarkovski sinemasını açıklayabilecek yoğunlukta bir ifadedir.
Zaman Zaman İçinde: Günlükler 1970-1986 yalnızca sinema meraklıları için değil; sanatın insan hayatındaki yerini düşünen herkes için önemli bir kitap. Çünkü burada büyük bir yönetmenin başarı hikâyesinden çok, şüpheleri, korkuları, yalnızlığı, inanç arayışı, zamanla kavgası anlatılıyor. Tarkovski'nin sinema üzerindeki etkisi bugün hâlâ sürüyor çünkü onun filmleri modaya değil, insanın varoluşuna dair sorulara odaklanıyordu. Bu günlükler de o soruların perde arkasını gösteriyor. Kitabı okurken bazen bir yönetmenin çalışma notlarını değil, kaybolmamak için yazı yazan bir insanın zihnini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Samimi, yoğun ve son derece kişisel olan bu eser, başarılı bir yönetmen olmasına rağmen nadiren film çekebildiği yıllarda yaşamı nasıldı? Hayatındaki önemli kişiler kimlerdi? Edebi olarak kimlerden etkilendi? Kişisel ve profesyonel beklentileri nelerdi? gibi sorulara yanıt arıyor. Tarkovski'nin sürgün trajedisi de dahil olmak üzere profesyonel hayatındaki belirsizliklere rağmen kitap kasvetli değil, aksine üslubunun doğallığı ve sıcaklığıyla sürükleyici bir okuma deneyimi sunuyor.