Bu pazar Babalar Günü... Her yıl Babalar Günü'nde babalara dair söylenecek sözler birbirine benziyor; fedakârlıktan, emekten, sevgiden bahsediyoruz. Oysa babalık bazen tek bir kelimeyle anlatılamayacak kadar karmaşık bir duygu. Kimi sevgisini kolayca gösterebiliyor, kimi susarak seviyor, kimi hata yapıyor, kimi de her şeye rağmen çocuğunun yanında durmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden edebiyatın baba karakterleri bize bu kadar gerçek geliyor. Çünkü onlar kusursuz kahramanlar değil; tıpkı hayatın içindeki babalar gibi eksikleri, pişmanlıkları, korkuları ve sevgileri olan insanlar. Babalar Günü vesilesiyle, sayfalar arasında iz bırakan o babalara yeniden baktık. Kıyametin ortasında oğluna umut olmaya çalışanlardan sevgisini dile getiremeyenlere, geç kalmış pişmanlıklar yaşayanlardan kan bağı olmadan baba olmayı seçenlere kadar farklı baba hikâyeleriyle karşılaştık. Bu yazıyı hazırlarken, kitap eki editörümüz, üç kız babası olan İlker Gezici'yi de anmadan olmazdı. Gezici, Babalığın Kitabını Yazanlar adlı kitabında babalığın farklı hâllerine ışık tutuyor. Bütün babalık hikâyelerinin ortak bir noktası var: İnsan büyüdükçe babasını yeniden tanıyor; onu sadece 'baba' olarak değil, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan bir insan olarak görmeye başlıyor.

SEVGİYİ GEÇ ANLAMAK
İnsan bazen en çok kendisini sevenleri, onları kaybetmeye başladığında fark ediyor. William Shakespeare'in Kral Lear eserindeki Lear da bunun en acı örneklerinden biri. Yaşlanan kral, kızlarından sevgilerini sözlerle kanıtlamalarını istiyor ve gösterişli cümlelere aldanarak en içten sevgiyi sunan kızını kendinden uzaklaştırıyor. Gücünü ve otoritesini kaybettikçe yaptığı hatalarla yüzleşiyor; gururun, öfkenin ve yanlış kararların bir aileyi nasıl dağıtabileceğini görüyor. Kral Lear'ı okurken, babaların da yanılabileceğini ama bazen pişmanlığın sevgiyi ifade etmek için geç kalınmış bir dil olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
HER DÖNEMİN TANIDIK AİLE HİKAYESİ
İvan Turgenyev'in dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen Babalar ve Oğullar romanı, farklı kuşakların hayata bakışını ve birbirlerini anlama çabasını anlatıyor. Gençlerin değişim isteğiyle büyüklerin geleneklere bağlılığı arasındaki çatışmayı merkeze alan eser, aslında her dönemin tanıdık aile hikâyesini gözler önüne seriyor. Bazen aynı evin içinde yaşansa da birbirini anlamanın ne kadar zor olabileceğini hatırlatan roman, baba ile evlat arasındaki sevgi, kırgınlık ve sessiz bağlılığı sade ama etkileyici bir dille okura aktarıyor.
SÖYLENEMEYEN SEVGİNİN YÜKÜ
Bazı babalar çocuklarını çok sever ama bunu nasıl göstereceklerini bilemez. Khaled Hosseini'nin Uçurtma Avcısı romanındaki baba da onlardan biri. Güçlü, gururlu ve sert görünen bu adam, oğlu Emir'e karşı çoğu zaman mesafeli davranıyor. Onun cesur, başarılı ve kendisi gibi biri olmasını istiyor; bu beklentiler ise baba oğul arasında görünmez bir duvar örüyor. Ancak roman ilerledikçe babanın yaptığı fedakârlıklara ve içinde taşıdığı pişmanlıklara tanık oluyoruz. Bu karakter bana, her sevginin aynı şekilde yaşanmadığını düşündürüyor. Bazı babalar sevgisini sözlerle değil, hayatları boyunca sessizce üstlendikleri sorumluluklarla gösteriyor.
BİR BABAYI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Orhan Kemal, Baba Evi'nde babası Abdülkadir Kemali Bey'i ne bir kahraman gibi yüceltiyor ne de acımasızca yargılıyor. Onu idealleri, öfkesi, gururu, hayal kırıklıkları ve ailesine duyduğu sorumluluk duygusuyla anlatıyor. Bir çocuğun gözünde büyük görünen bir babanın, aslında kendi mücadeleleriyle ayakta kalmaya çalışan bir insan olduğunu gösteriyor. Bu yüzden Baba Evi'ni okurken; insan büyüdükçe anne babasının da bir zamanlar hayalleri olan, hata yapan, yorulan ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan insanlar olduğunu fark ediyor. Belki de affetmek ve anlamak, tam da o anda başlıyor.
HER ZAMAN KAN BAĞIYLA OLMUYOR
Babalık her zaman kan bağıyla başlamıyor. Victor Hugo, Sefiller'de Jean Valjean karakteri üzerinden bunu çok sade ama çok güçlü bir şekilde anlatıyor. Cosette'in hayatına girdikten sonra onun güvenliği, mutluluğu ve geleceği Jean Valjean'ın en büyük sorumluluğuna dönüşüyor. Kendisini tehlikeye atmaktan çekinmiyor, yaptığı her seçimde küçük kızın iyiliğini düşünüyor. Onu okurken aklıma şu geliyor: Bir çocuğun hayatında iz bırakan şey bazen aynı soyadı taşımak değil, zor zamanlarında yanında duran, elinden tutan ve "Korkma, ben buradayım" diyebilen biri olabilmek. Jean Valjean da edebiyatın unutulmaz baba figürlerinden biri olarak tam da bunu hatırlatıyor.
BÜTÜN SORUNLARI ÇÖZMEK GEREKMEZ
Cormac McCarthy, Yol romanında adını hiç öğrenemediğimiz bir babayı anlatıyor. Dünya küle dönmüş, geriye korku ve belirsizlik kalmışken onun tek amacı oğlunu hayatta tutabilmek. Aç kalıyor, yoruluyor, ölüm korkusuyla yüzleşiyor ama yine de çocuğunun elini bırakmıyor. Ona yalnızca yiyecek bulmaya çalışmıyor; iyiliği, merhameti ve insan kalabilmeyi öğretiyor. Bazen iyi bir baba olmak, bütün sorunları çözebilmek değil, çocuğuna ne olursa olsun yanında olduğunu hissettirebilmek. En karanlık zamanlarda bile ona umut olabilmek.