İstanbul'un Gölge'si roman ismi olarak ne kadar güzel. Ama ya bu Gölge isimli köpeğin hikayesi ise... Ve geçen yüzyıl yazılmış ise... Ya bu bir oryantalist tarafından kaleme alınmış ise, hatta bir kadınsa, üstelik bir de çizerse... Amerikalı yazar Izora Cecilia Chandler (?-1906), 19. yüzyılda İstanbul'a gelen gezgin bir çizer. Tarih belli değil ama gözlem gücü yüksek bir çizer ve yazar. Osmanlı topraklarına yaptığı gezi sonrası gördüklerini bir köpeğin gözünden betimler ve yazar. "Gölge kendi kişiliğinin bilincindeydi. Sefil biri olduğunu pekala biliyordu. Kendi başına ele alındığında bu gerçeği kayda değer yanı yoktu. Ne de olsa kendisi gibi sefalet içinde yaşayan başka pek çok köpek ve insan vardı... Hayatı pek iç açıcı değildi. Geçmişini anlatmaya dair bir şey yoktu. Bugünü desen... Acımasız Yahudi sopalarından, sivri burunlu Ermeni çizmelerinden ve hınçla saran Rum leğenlerinden dökülen kaynar sulardan kaçmayı öğrenmiş olması dışında..." Geçen yüzyıl da İstanbul'un köpekleri için çok parlak değilmiş. Hayatı bugünkü moda deyimle, survivor! Bir yandan hemcinslerini tanımak bir yandan da insanları anlamak zorunda! Ama Gölge'nin öyküsü İstanbul'a yolu düşmüş genç bir Amerikalı Rum kızı Maritza'nın aşk hikayesine karışır: "Maritza henüz bir çocuk olduğunu ve gönül işlerinden anlayacak yaşa gelmediğini söylemişti küçük Babaş'a ve kendine. Genç Amerikalı evlerini ziyaret etmek istediğini belli ettiğinde buna pek de nazik bir karşılık vermemişti.

Yine de tanrılar bu ikilinin yeniden karşılaşmasına hükmetmişti... Bozkırın girişindeki küçük korulukta birkaç Türk ailesi çimenlerin üzerinde ikindi vaktini geçiriyordu. Ferace giymiş kadınlar çevrelerini sarmıştı; yüzlerini yaşmakla özenle örtmüşlerdi ve yumuşak kilimlerin üzerinde oturan çocuklarından ayrı bir yerde oturuyorlardı. Erkekler ise başkalarının varlığını umursamaz bir halde kendi başlarına, bağdaş kurarak oturmuşlardı. ..." Bir köpeğin gözünden İstanbul'da farklı milletlerden ve dinlerden insanlar iç içe geçmiş yaşamları resmediliyor. Gözlem gücü güçlü yazar, çizgilerinde olduğu kadar betimlemelerinde okuyucunun hayal gücünü geliştiriyor: "Seyre daldığı manzarada uçları gümüşe çalan dalgalar adeta gülümseyerek el sallıyordu, mutlu mesut yolcuları taşıyan kayıklar, ışıl ışıl renklere bürünmüştü; öyle ki sultanın kara savaş gemileri bile tehdit savurmayı unutarak pırıl pırıl gövdelerinde gökyüzünün görkemini yansıtıyordu... Ağaçlar birdenbire düşünmeye sevk etmişti onu... Şehrinin yerli kadınlarının ne kadar güzel olduğunu görmeye başlamıştı; soylu kadınlar uzun düz burunlarının ucundan alınlarına kadar uzanıp başlarını saran ama gözlerinin güzelliğini açığa vuran yaşmak takıyorlardı. Sesleri ne kadar da yumuşaktı, adımları ne kadar da zarif! Bir başka kadınla birlikte Gölge'nin yanından geçmişlerdi. İlki kadar uzun olmayan öteki kadın elbisesinin üstüne siyah bir ferace giymişti. Kenara çekilmek Gölge'nin aklından geçmedi. Uzun boylu olanı yumuşak sesle kendi lehçesinde şöyle dedi: 'Ah zavallı mahluk! Şayet sultan olsaydım onların hayatları bambaşka olurdu; şu perişan halleri şehrimize çalınmış kara bir leke."