Bazen sabah uyandığımızda, aynadaki yüzümüze bakarken bir his geçer içimizden: Sanki yaşanmamış bir geçmiş, hiç girilmemiş sokaklar veya söylenmemiş sözler omzumuzda görünmez bir ağırlık olarak duruyordur. Zaman, avuçlarımızın arasından kayıp gitmiş bir kum tanesi değil; geçmişle geleceğin birbirine karıştığı bir ara yer gibidir. İşte Nazlı Eray, Everest Yayınları'ndan çıkan son romanı Olmayanın Güncesi'nde bizi tam da bu arafın ortasına davet ediyor. Eserin sayfaları arasında dolaşırken kendimizi mantığın sınırlarını yıkan bir kolajın içinde buluyoruz.
Sessiz sakin bir sahil kasabasının dinginliğinden bir anda Osmanlı Sarayı'nın karanlık kafeslerine, oradan John F. Kennedy suikastının yaşandığı 1963 Dallas'ına ve eski Ankara'nın melankolik sokaklarına sıçrıyoruz. Eray, olay örgüsünü mekanik bir ilerleyişle kurmak yerine; insanın yaşam enerjisini çalan "enerji vampirlerine", yazgımızı ören ukala bir Kader Örümceği'ne ve travmatik anılarımızı saklayan absürt bir Pişmiş Kelle'ye teslim ediyor. Tüm bu fantastik kurgunun altında ise aslında çok insani bir sızı yatıyor: Kaybolan gençliğe yakılan bir ağıt ve zamanın acımasız hızıyla girilen trajikomik bir hesaplaşma. Eray'ın üslubunun, sadece "akıcı" deyip geçemeyeceğimiz kadar kendine has bir ritmi var. Cümleler bazen geçmişin ağırlığıyla yorulan bir iç çekiş kadar melankolik, bazen de zihnin sınırlarına koşan bir ses kadar coşkulu.

Karakterlerin sesleri metnin dokusuna iç içe geçmiş katmanlar hâlinde karışıyor. Yazar eserin omurgasını şu cümleyle özetliyor: "Hayallerin, olmayanların, belirmeyenlerin, hiç bilmediklerimin bir güncesi." Zaman algısını sarsan bu ritmin ardında, yazarın kendi sesinden duyduğumuz bir uyarı yatıyor: "Zaman tabancadan atılmış bir kurşun gibidir. Ya öldürür ya sıyırıp geçer." Elbette bu kurgu, yazarın metnin içine bilerek bıraktığı boşluklar ve ani zaman sıçramalarıyla okurdan epey bir zihinsel esneklik talep ediyor. Yeşilçam nostaljisini taşıyan Ediz Hun'un beklenmedik şekilde bir film setinden romana dâhil olması, Fransız Devrimi'nin meşhur kraliçesi Marie Antoinette'in sıradan bir otel odasında belirmesi veya Kennedy suikastını tesadüfen kameraya alan Abraham Zapruder'le bir anda dertleşmeye başlaması gibi bağlamı kasıtlı olarak koparılmış karşılaşmalar, okuru zaman zaman karmaşaya sürükleyebilir. Doğrusal bir hikâye arayan okurlar için bu kurgusal yapı ilk etapta sarsıcı olabilir.
Bununla birlikte söz konusu kaos, yazarın kendi zihnindeki parçalanmışlığı yansıtmak için kurduğu bilinçli bir labirent ve bu labirentin içinde kaybolmak, kitabın en dürüst ve en kişisel anlarından biri hâline gelebiliyor. "Olmayanın Güncesi", bizleri sürekli ileriye, hıza ve verimli üretime zorlayan bir çağda yaşanmamış ihtimallerin, unutulmuş sokakların ve kırık dökük anıların da kutlanmaya değer olduğunu fısıldıyor. Kitabın kapağını kapadığımızda zihnimizde sadece Nazlı Eray'ın dünyasına ait tuhaf karakterlerin imgeleri değil, kendi geçmişimizden fırlayıp gelmiş o yarım kalmış cümlenin sızısı da güçlü bir tortu olarak kalacak.