Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir şah varmış. Bu şah ilmi pek sever, âlimleri baş tâcı edermiş. Onun devrinde öyle bir âlim yaşarmış ki, ne bir benzeri bulunurmuş ne de ilmine erişilebilirmiş. Zaman geçtikçe şah ile bu muhterem zat arasında samimi bir dostluk peyda olmuş.
Günün birinde şah, âlimin huzuruna varıp şöyle demiş: "Ey fazilet ve hikmet sahibi ulu zat! Nice eserler telif ettin, bizleri ilminle müstefit eyledin. Lakin işittik ki uzak diyarlarda öyle bir kitap yazılmıştır ki şöhreti dillere destan olmuş. Arzumuz odur ki halkımız da bu eserden nasiplensin; okusun, okutsun, istifade etsin. Ne var ki onu layıkıyla anlayıp tercüme edebilecek yalnızca sen varsın. Medet senden, himmet senden!" Âlim zat bu sözleri işitince bir müddet tefekküre dalmış. Eserin adını duyunca hayrete düşmüş; "Acaba mümkün müdür, değil midir?" diye kendi kendine düşünmüş.
Nihayet azmini kuşanmış, besmele çekmiş ve işe koyulmuş.
Âlim zat okumaya başladıkça hayreti artmış. Her sayfada yeni hikmetlere vakıf olmuş; gördükçe görmüş ki bu eser, adının işaret ettiğinden çok daha büyük ve çok daha kıymetliymiş. Böylece şevki ziyadeleşmiş, azmi kuvvetlenmiş. Gecesini gündüzüne katıp çalışmış ve nihayet eseri tamamlamış.
Lakin iş bununla bitmemiş. Şimdi sıra eserin nasıl tertip edileceğinde, nasıl basılacağında ve memleket ahalisine nasıl ulaştırılacağındaymış.

Bu hususta da şah boş durmamış.
Derhâl ehil ve mahir kimselerden müteşekkil bir heyet teşkil ettirmiş.
Heyeti huzuruna kabul edip şöyle buyurmuş:
"Bu müstesna eser ve onu bizlere kazandıran kıymetli ulu zat sizlere emanettir.
Vazifeniz, bu eseri en güzel surette hazırlamak, kıymetini muhafaza etmek ve onu memleketimizin dört bir yanına ulaştırmaktır.
Zira ilim saklanmaz, bereketi kaçar." Nihayet eser neşre hazır hâle gelmiş.
Nakkaşlar en zarif desenleri işlemiş, hattatlar en güzel yazıları yazmış, mahir ustalar en münasip kâğıtları seçmişler. Rengârenk boyalar, altın yaldızlar ve ince tezyinat ile eser adeta düğün gününe hazırlanan bir gelin gibi süslenmiş.
Kitabı görenler hayretlerini gizleyemez olmuş. Kimi sanatına, kimi ihtişamına, kimi de içinde saklı olan ilme hayran kalmış. Görenler takdirlerini arz ediyor, meth ü senâda bulunuyorlarmış.
Muhterem âlim ise bütün bu olup bitenleri hayret ve tevazu içinde seyrediyormuş.
Bir zamanlar yalnızca bir tercüme niyetiyle başladığı hizmetin böylesine geniş ufuklara erişeceğini tasavvur dahi edemiyormuş.
Bir gün heyet erkânı huzuruna varıp şöyle demiş:
"Ey ulu zat! Geliniz, sizinle birlikte diyar diyar gezelim. Bu kıymetli eseri insanlara tanıtalım, okutalım ve anlatalım.
Her beldede ilim meclisleri kuralım. Ne buyurursunuz?" Muhterem zat bu teklifi memnuniyetle karşılamış. Böylece yollara düşmüşler; şehir şehir, belde belde dolaşıp eserin hikmetlerini anlatmışlar. Lakin çıktıkları her menzilde türlü türlü insanlarla karşılaşmışlar. Kimi merakla sualler sormuş, kimi hayretini dile getirmiş, kimi de eserden işittikleri karşısında bambaşka tepkiler vermiş. Nice garip sualler, nice beklenmedik hâller görmüşler ki her biri başlı başına bir hikâye olmuş.
Muhterem âlim, gittiği beldelerde bilhassa kadınların suallerine daha bir dikkat kesilirmiş. Zira eserin kahramanı olan Şehrazat hakkında türlü türlü sözler işitirmiş.
Kimi kimseler:
"Bu, yalnızca bir kadının masallar anlatarak hayatta kalma hikâyesidir." derlermiş.
Kimileri ise:
"Bundan bize ne fayda gelir? Bu hikâyelerin bugüne ne tesiri vardır?" diye tenkitte bulunurlarmış.
Muhterem zat bu sözleri sükûnetle dinler, sonra da şöyle dermiş: "Ey ahali! Her hikâye kendi zamanına değil, bazen henüz gelmemiş zamanlara da hitap eder. Gün gelir kadınların gönülleri tereddütle dolar; kendi kıymetlerini unuturlar. Kendilerini eksik görür, başkalarıyla mukayese ederler. Belki karşı cinsi rakip bilir, belki dostluğu bırakıp rekabeti seçerler. O vakit cemiyetin nizamı sarsılır, insanlar birbirini anlamakta güçlük çeker.
İşte o günler geldiğinde Şehrazat yeniden konuşacaktır.
Kadınlara sahip oldukları kuvveti hatırlatacaktır. Onlara, zekânın kaba kuvvetten üstün olduğunu; feraset, sabır ve hikmetle aşılmayacak müşkül bulunmadığını öğretecektir.
Şehrazat'ın zaferi kılıçla değil, akılla; öfkeyle değil, basiret ve dirayetle kazanılmıştır.
Onun hikâyesi, kadınlara kendi cevherlerini hatırlatmak içindir.
Sizler de o vakit gelmeden bu yolu güvenle yürüyünüz; hikmetten ayrılmayınız, kendi kıymetinizi unutmayınız." demiş.
Bütün bu masalın bir parçası olarak ben de derim ki; kadın olarak bize de "kralsın" deyip Şehrazatlığımız elimizden alınmış olabilir mi? Onlarca yıldır uyuduğumuz uykudan bin bir gecede uyanır mıyız?
ARAPÇA METİNLER ESAS ALINDI
İhanete uğradığı için kadınlardan intikam almaya yemin eden Hükümdar Şehriyar ile zeki eşi Şehrazad arasındaki hikayeyi merkezine alan dünya edebiyatı klasiği Binbir Gece Masalları'nı bilmeyen yoktur. Yüzyıllar boyunca Hint, Fars ve Arap kültürlerindeki sözlü halk hikayelerinin, 8. ve 14. yüzyıllar arasında Orta Doğu'da yazıya geçirilip derlenmesiyle oluşan bu anonim külliyat, Ekrem Demirli tarafından doğrudan Arapça orijinalinden eksiksiz olarak Türkçe'ye çevrildi. Daha önceki Türkçe çeviriler genellikle farklı diller üzerinden kısaltılarak yapılmıştı. Bu baskıyı önemli kılan, orijinal Arapça metinler esas alınarak hazırlanmış olması.
İhanet travması yaşayan bir hükümdarı terbiye etmek amacıyla Şehrazat'ın anlattığı, insan doğasına, aşka, ihanete ve maceraya dair iç içe geçmiş hikâyelerden oluşan bu eser, modern tabirle "masal" olarak görünse bile, gerçekte önemli bir kısmı yaşanmış veya yaşanması mümkün saray hikâyelerini, sıradan insanın günlük yaşamının farklı yönlerini sergiliyor.
Bir kadının, hükümdara öfkeyi aşmanın yolunu bilgelikte göstermesi, intikam tutkusuyla daralmış aklını insanlık tecrübesiyle büyütmesi edebiyat tarihinin müstesna örneklerini ortaya çıkartmıştır.
En nefis aşk hikâyelerini bulabileceğimiz bu önemli eseri, Turkuvaz Kitap baskısıyla okumak ayrı bir keyif olacaktır.