En sevdiğim Avrupa sineması İtalyan sineması olabilir. Fellini'nin düşsel dünyası, Antonioni'nin varoluşsal sorgulamaları, De Sica ve Rossellini'nin gerçekçi toplum portreleri İtalya'dan dünya sinemasına armağandır adeta. Bu yönetmenler, sinemayı sadece eğlence değil, aynı zamanda bir sanat ve toplumsal bellek aracı haline getirmiştir. Vakıfbank Kültür Yayınları'ndan çıkan Pierre Sorlin'in İtalyan Ulusal Sineması adlı kitabı bu yönetmenlerin filmlerinden hareketle ülke sinemasının nasıl inşa edildiğini sorguluyor.
Bir sosyolog olan Sorlin, sinemayı toplumu yansıtan pasif bir araç olarak görmüyor. Ona göre sinema, toplumsal gerçekliğin üretildiği ve dolaşıma sokulduğu bir alan. Bu nedenle İtalyan sinemasının tarihi aynı zamanda modern İtalya'nın da hikâyesi. Kitap boyunca karşımıza çıkan temel tez şu: Bugün bildiğimiz anlamdaki İtalyan ulusal kimliği, büyük ölçüde sinema salonlarında şekillendi. Bu iddia ilk bakışta abartılı görünebilir. Ancak Sorlin'in ortaya koyduğu tablo ikna edici. Siyasi birliğini geç tamamlayan, farklı lehçelerin konuşulduğu, güçlü yerel aidiyetlerin varlığını sürdürdüğü İtalya'da ortak bir "İtalyanlık" duygusunun oluşmasında sinema önemli bir rol üstlenmiş. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte milyonlarca insan aynı hikâyeleri izlemeye, aynı dili duymaya ve benzer yaşam biçimlerini tanımaya başlamış. Böylece sinema, ulusal bütünleşmenin görünmez aktörlerinden biri hâline gelmiş.
Kitabın dikkat çekici yanlarından biri de İtalyan sinema tarihine ilişkin yerleşik kabulleri sorgulaması. Dünya sinema yazınında İtalya denildiğinde akla genellikle Yeni Gerçekçilik gelir. Rossellini, De Sica ve Visconti'nin filmleri etrafında örülen bu anlatı, çoğu zaman İtalyan sinemasının geri kalanını gölgede bırakır. Sorlin ise bu dar bakışa itiraz ediyor. Ona göre İtalyan sinemasını yalnızca Yeni Gerçekçilik üzerinden okumak, tarihsel sürekliliği gözden kaçırmak anlamına geliyor. Yazarın Faşizm dönemi sinemasına yaklaşımı da benzer biçimde tartışmaya açık ve kışkırtıcı.

Sorlin, bu dönemi yalnızca propaganda sineması olarak değerlendirmeyi reddediyor. Rejimin etkisini inkâr etmeksizin, popüler filmlerin seyirci talepleri doğrultusunda geliştiğini ve ulusal aidiyet duygusunu dolaylı biçimde güçlendirdiğini savunuyor. Böylece sinema, iktidarın tek yönlü bir propaganda aygıtı olmaktan çıkıp toplumsal uzlaşının üretildiği karmaşık bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Türk okuru için kitabın en ilgi çekici tarafı ise sunduğu karşılaştırma imkânı. Sorlin'in İtalya'da kırdan kente göç süreçleriyle ilgili gözlemleri, ister istemez Türkiye deneyimini hatırlatıyor. Yazarın "Filmopoli" adını verdiği kavram, şehirlerin önce sinemada hayal edildiğini, daha sonra toplumsal hayatın bir parçasına dönüştüğünü ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Yeşilçam'ın İstanbul'u nasıl kurduğunu yeniden düşünmek için de verimli bir kapı aralıyor. Milyonlarca insan için İstanbul, önce filmlerde görülen bir hayaldi; gündelik hayatın, modern yaşamın ve kent kültürünün kodları da büyük ölçüde sinema aracılığıyla öğrenildi. Elbette iki ülkenin sinema tarihleri arasında önemli farklar da bulunuyor. Sorlin'in ayrıntılı biçimde anlattığı gibi, İtalya'da devlet sinemayı stratejik bir kültür politikası olarak desteklemiş; Cinecittà stüdyolarından Venedik Film Festivali'ne uzanan güçlü bir kurumsal yapı oluşturmuştur. Türkiye'de ise Yeşilçam daha çok piyasanın ve seyircinin talepleriyle şekillenen, çoğu zaman devlet desteğinden yoksun bir üretim pratiği olarak gelişmiştir. Bu nedenle kitap, yalnızca benzerlikleri değil, ulusal sinemaların kaderini belirleyen yapısal farklılıkları da görünür kılıyor. Beş bölümden oluşan kitapta filmlerin nasıl çekildiğinin yanı sıra, bu filmlerin toplumu nasıl etkilediğini açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca yıllara göre çekilen film sayıları, bilet satışları, ki bir kilo makarnadan daha ucuz: 2 Liret, gibi istatiksel veriler de kitabı değerli kılıyor. Neticede, İtalyan sinemasına ilginiz varsa bu kitabı kütüphanenize eklemelisiniz.