Batı Amerika'nın en eski ve namlı hapishanelerinden birindeyiz... San Quentin. Kaçakçılar, katiller, tecavüzcüler, hırsızlar hatta gardiyanlar ellerini çılgınca birbirine vurup tempo tutuyorlar. Sahnede siyah takım elbise giymiş bir adam. Alıyor mikrofonu eline: "Merhaba! Ben Johnny Cash." Sonra başlıyor boynunda asılı gitarı tıngırdatmaya. Kalabalıkta bir vaveyla... Bir kızılca kıyamet. İlginç bir adam Johnny. Üç beş kez şöyle bir görmüş hapishaneyi... Birinde komşusunun bahçesini talan ettiği için, diğerinde yasaklı madde bulundurduğu... Ama otuz şarkı yazıp, sayısız konser vermiş mahpus damlarında. Bir nevi kariyer inşa etmiş, hapishanelerin aşığı, mahkumların sevgilisi olarak. Johnny kardeşimizde garip bir hapislik özentisi var. Kendisini parmaklıkların ardına kapatıp uzaktan geçen trenlerin ıslıklarını dinlemeye bayılıyor. Tabancalı, bıçaklı, kovalamacalı öyküler anlatmaya da. Ekmeğini buradan kazanıyor... Kendi hayatının kurmacasını yazıyor...

FORMÜLÜ BULMAK
Aslında hepimiz için biraz böyle değil midir? Bir yaşadığımız hayat vardır bir de yaşamak istediğimiz... Hayaller, hayatlar denklemi... Bazen bu ikisi arasında aşılmaz bir uçurum meydana gelir... Bazen de bu ikisi birbirine karışır. Algısal gerçeklik ile fiziksel gerçeklik yer değiştiriverir. Mitomani sanat için yararlı bir kabahat haline geliverir. Harold Robbins'i okurlar New York sokaklarına terk edilmiş zavallı bir çocuk olarak tanıdı. Katolik yetimhanesinde büyüdükten sonra geldiği yere yani sokaklara dönmüş ve Amerikan rüyasını başarmıştı. Pek tabii bir müddet sonra rüya kabusa dönüşmüştü vs... Bu acıklı hikayeler Amerikan toplumunun ilgisini çekti ve Robbins'in kitapları milyonlarca sattı. Fakat aslında Robbins ilgi çekici hikayeler anlatmanın formülünü bulmuş bir sahtekardan başkası değildi. Babası eczacıydı. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra kapağı bir film şirketine atmıştı. İyi anlatılmış bir hikayenin hakikatten daha değerli olduğunu kavramıştı: Hırslı erkekler, erişilmez kadınlar, büyük şirketler, Hollywood, para, iktidar, ihanet, şiddet ve dönemin sınırlarını zorlayan cinsellik... 1961'de yayımlanan The Carpetbaggers bu formülün zirvesiydi. Yalnızca Amerika'da sekiz milyonun üzerinde sattı; yetmişten fazla baskı yaptı ve 1964'te filme uyarlandı. 79 Park Avenue yaklaşık beş buçuk milyon; başka bazı romanları da üçer milyon sattı. Robbins giderek kendi romanlarından çıkmış bir karaktere dönüştü. Yatlar, lüks oteller, Monte Carlo, büyük harcamalar ve gösterişli ilişkiler... Kendisine "yaşayan en büyük romancı" diyordu. Acıklı olan şudur ki bugün kendisini hemen hemen kimse hatırlamıyor. Okuru yatak odası tarzı yönetim kurullarına hapsettiği için bayağı ve ucuz bulundu. Bir edebi kanon oluşturamadı ve bir edebi kanona dahil olamadı. Zamanın ustalığına yenildi.

ZAMAN USTADIR
Bir kitabın satış başarısı ile edebi ömrü farklı şeylerdir. Bugün korkunç bir PR makinesi marifetiyle on binlerce hatta yüzbinlerce satan bir kitabı yarın hiç kimse hatırlamayabilir. Kısacık ömrümüzde bile bunun onlarca örneğini gördük. Çok satması bir eseri klasik haline getirmez... Kitapları geleceğe kütüphaneler değil zaman taşır. Ya da taşımaz...
KİTAP SATMA KULÜPLERİ
Sizin de dikkatinizi çekti mi? Son dönemde kitap kulüplerinin sayısında bir artış var. Daha doğrusu 'kitap satış kulüpleri'nin... Çünkü bu kulüplerin birçoğu aslında yayıncılar tarafından kuruluyor ve toplu satış organizasyonu olarak işlev görüyor. Yayıncılar pek tabii bu işi el altından yapıyorlar. Sosyal medyada etkili insanları kullanıyorlar... Asıl amaçları kendi kitaplarını satmak olduğu halde bunu aralara başka kitaplar da serpiştirerek ustaca gizlemeye çalışıyorlar. Yani okuru suistimal ediyorlar. Bu konuyu ilerleyen yazılarımızda etraflıca ele alacağız