Yaşanmış bir hikâye okuyacaksınız. Belki daha önce bu vakadan haberdar değildiniz ama okuduğunuzda, bir yerlerinin size muhakkak tanıdık geleceğini düşünüyorum. Bana da öyle oldu.
Hikâyeyi ilk okuduğumda, içimde kibirli bir yerden yükselen eleştiriler oldu. İnsanların davranışlarını, verdikleri kararları, düştükleri hataları uzaktan ve güvenli bir mesafeden değerlendirince sanki ben bütün bunlardan biriymişim, sanki aynı şartların içinde kalsam farklı davranacağımı kesin olarak biliyormuşum gibi bir güven duygusu eşlik etti bu eleştirilere.
Sonra fark ettim ki, bütün bunların altında ilkel tarafımın cehaleti var.
"Sınanmadığın imtihanın masumu değilsin" sözü tam da bu yüzden çok isabetli geliyor bana. Karşılaşmadığımız durumlarda nasıl davranacağımıza dair kesin hükümler vermek, insanın kendine güveninin anlamsız bir yansıması.
Deborah Layton'un yaşadıklarını kaleme aldığı Baştan Çıkaran Zehir adlı kitap, 496 sayfanın sonuna geldiğinizde sizi onlarca soruyla baş başa bırakıyor.
Üstelik bu sorular yalnızca bireysel dertlerimizle sınırlı kalmıyor; bizi, yaşadığımız topluma ve çevremizde olup bitenlere karşı sorumluluğumuzu yeniden düşünmeye davet ediyor.
Çevirmeninin bu kitabı Türkçeye kazandırmaya çalışmasının altında da biraz böyle bir niyet yatıyor. Çünkü anlatılanlar, yalnızca geçmişte yaşanmış sıra dışı bir olayın hikâyesi değil, İnsanların insanları nasıl etkileyebildiği, sorgulama yetisini, iradesini nasıl bir başkasına teslim edebildiği ve bazen tehlikeyi fark ettiği halde kurtulamadığını da düşündürüyor.
Kitabı bitirdiğinizde elinizde yalnızca bir hikâye değil, üzerine uzun uzun düşünmenizi gerektiren pek çok soru kalıyor. Belki de kitabın asıl etkisi tam olarak burada başlıyor.

Genç bir kadının yüksek ideallerle bir cemaate katılmasıyla başlayan; cemaat liderinin vaatleriyle şekillenen ve zaman içerisinde bu liderin iktidarını nasıl, kimlerin desteğiyle muhkem hâle getirdiğini anlatan bir hikâye... Sonunda ise sistemin ifşa olmasıyla birlikte, aralarında çocukların da bulunduğu 900'den fazla insanın ölümüyle sonuçlanan büyük bir trajedi.
Ölümlere ve zulümlere aşina hâle gelmiş zihinlerimiz için bu rakamların ne anlam ifade ettiğini bilemem.
Ancak ben bu eseri, sorgulamaktan kaçınmamamız gereken durumları dile getirmekle mükellef olduğumuzu hatırlatan bir çalışma olarak konumlandırıyorum.
Çünkü hikâye yalnızca bir cemaatin ya da bir liderin yahut zulüm hikâyesi değil; insanın inanma ihtiyacını, otorite karşısındaki zaafını ve bir sistemin içinde sorgulamayı ne zaman bıraktığını da düşündürüyor. Belki de kitabı asıl önemli kılan, bütün bu soruları okurun önüne bırakması.

ÖNCELİKLE: NEDEN?
Yetişkin, eğitimli bir insan neden böyle bir sistemin içine girmeyi ister? Hangi vaatler karşısında zayıf düşer, hangi ideallerin peşinden giderek kendisini bir davanın neferi olmaya ikna eder?
İnsan gerçekten özgür müdür ki bir sistemin içindeki kısıtlamalardan kaçıp başka bir sistemin içinde özgürlüğe kavuşabilsin?
Nereden bakarsanız bakın, kocaman bir çelişki. Belki de mesele tam olarak özgürlükten ziyade, insanın özgür olduğunu hissetme ihtiyacıdır. Ama ben bir şeyi ararken aradığını kaybetmek vahameti olarak okuyorum...
Hikâyenin işleyişindeki düzlem aslında oldukça basit: Önce bir ideal ver, ardından güven tesis et, kendine bağla.
Sonra bu bağlılığı kuvvetlendirmek için kişiyi yavaş yavaş çevresinden izole et.
Gerisi zaten kolay.
Bana kalan ve paylaşmak istediğim kısım şu: İnsan olmak bakımından ihtiyaçlarımız ve zaaflarımız mutlaktır.
Önemli olan, bu gerçekle barışık olmak ve çözümünün de tıpkı bizim gibi bir varlık tarafından bize verilemeyeceğinin bilincinde olmak... Bu fikri ilke edinmek bir şeyleri doğru değerlendirmek için isabetli bir başlangıç olur kanaatindeyim.
'HİKAYEM FARKLI OLABİLİRDİ'
"Kitaptan çıkarılacak bir ders varsa, hiçbir idealin asla korku, istismar ve cezalandırma tehdidiyle hayata geçirilemeyeceğidir. Aile ve arkadaşlar, bizi bir organizasyonda kalmaya zorlamak için bir silah olarak kullanıldığında, bir şeyler son derece yanlış gitmiş demektir. Genç bir kadınken bana kültlerin ne olduğunu ve insanın adım adım nasıl şartlandırıldığını anlatan biri olsaydı, hikâyem çok daha farklı olabilirdi."
KATLİAMDAN KAÇTI YAZDI
Deborah Layton; Jim Jones liderliğindeki Halkın Tapınağı tarikatının iç yüzünü ve Guyana'daki Jonestown kampında planlanan felaketin baş tanığıdır. Yaşananları dünya kamuoyuna duyuran en önemli isimdir. Tarikatın finans sekreteri ve liderin yakın çevresindekilerden biri olan Layton, kamptaki dehşeti fark ederek 1978 yılında kaçmayı başardı. Layton'ın bu cesur kaçışı ve yaptığı uyarılar, aynı yılın kasım ayında 900'den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan trajik Jonestown Katliamı'nı dünya kamuoyuna taşıdı. Layton tarikatların insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisini anlattığı Baştan Çıkaran Zehir isimli kitabını 1998 yılında kaleme aldı.