1908 yılının kavurucu bir ağustos gününde, Brüksel'deki kraliyet sarayının bitişiğindeki devlet dairelerinde çalışan iki memur, sıcaktan bunalıp pencerelerden birini açar. Memurlardan biri odadaki kalorifer peteğinin üzerine oturduğunda ani bir acıyla ayağa fırlar; zira petek yazın bu en sıcak gününde kor gibi yanmaktadır. Bina görevlisini çağırıp ne olduğunu sorduklarında aldıkları cevap dehşet vericidir: Bodrum katındaki kazanlarda devlet arşivleri yakılmaktadır. Tam sekiz gün boyunca aralıksız yanan o fırınlar, Orta Afrika'nın kalbinde kurulan bir sömürü imparatorluğunun milyonlarca kurbanına ait resmî kayıtları kül ve duman hâlinde Brüksel semalarına savurur.
İşte Adam Hochschild'ın Kral Leopold'un Hayaleti, tam da bu dumanların arasından sıyrılıp gelen, kasten unutturulmuş bir tarihin peşine düşüyor. Alfa Yayınları etiketiyle ve Ayşen Tekşen'in çevirisiyle dilimize kazandırılan eser, hayatında bir kez olsun kendi mülkü ilan ettiği topraklara adım atmamış bir hükümdarın, binlerce kilometre uzaktan, elini hiç kirletmeden yönettiği sessiz bir yıkımın anatomisidir. Hochschild bizi kuru bir tarih dersinden çıkarıp bir romancının titizliğiyle işlenmiş trajik bir dramın ortasına bırakıyor. Bir tarafta sömürgecilik hırslarını "medeniyet götürme" ve "Hristiyanlaştırma" maskeleriyle örten Kral II. Leopold var. Diğer tarafta ise bu sömürü çarkının dişlileri arasında ezilen milyonlarca Kongolunun çığlığını dünyaya duyurmaya kararlı bir avuç tanık.
UNUTULMAYA ÇALIŞILAN TARİH
Yazarın kurduğu dünya, iyilerle kötülerin karton karikatürlerinden oluşmuyor. Antwerp limanında gemilere yalnızca silah ve zincir yüklenip karşılığında fildişi ve kauçuk döndüğünü fark eden genç nakliye memuru Edmund Dene Morel bunlardan biri. Kongo'yu siyahiler için bir sığınak yapma hayaliyle gidip gördüğü vahşet karşısında "insanlığa karşı suç" kavramını literatüre kazandıran George Washington Williams ise bir diğeri. İrlandalı diplomat Roger Casement, sömürgenin mutfağına sızmış, yıllar sonra ise vatanının bağımsızlığı için darağacında can vermiş bir diğer isim.
Kitabın üslubu bir tarih araştırmasının yanı sıra edebi bir ritmin başarısını gösteriyor. Ancak yazarın kendisinin de dürüstçe teslim ettiği açmazları var. En yürek burkanı, milyonlarca Kongolu kurbanın kendi sesinin neredeyse tamamen sessizliğe mahkûm edilmiş olması. Yazılı bir arşiv geleneğinin bulunmayışı ve Leopold'un sistemli unutturma politikası yüzünden, sömürülenlerin tarihi yine beyaz sömürgecilerin ya da onları durdurmaya çalışan Batılı reformcuların tutanakları üzerinden süzülerek aktarılıyor; kurbanların kendi ağzından bir anlatı ise neredeyse hiç yok elimizde.
İkinci sorun sayılarla ilgili: Kitabın temel aldığı sekiz ila on milyon civarındaki ölüm tahmini, kesin belgelerden çok projeksiyonlara dayanıyor; bu yüzden rakam akademik çevrelerde hâlâ tartışılıyor. Üçüncüsü ise daha rahatsız edici bir körlük: Kongo Reform Derneği ve Morel, Belçika sömürgeciliğindeki vahşeti teşhir ederken, Britanya'nın ya da Fransa'nın kendi kolonilerindeki benzer zorunlu çalışma düzenlerine karşı aynı hassasiyeti göstermiyor. Eser, tam da bu yönüyle, dönemin hümanist itirazlarının bile nasıl emperyal sınırlarla çevrili kaldığını gösteriyor; ki bu, kitabın en keskin ve en az konuşulan tespitlerinden biri. Hochschild'ın eseri, bugünün eşitsizliklerini anlamak isteyen her okurun kütüphanesinde olmalı.