Gözlerimizi dünyaya açtıktan sonra başlayan öğrenme süreci, çoğunlukla birilerinin rehberliğinde şekillenir. Zamanla hareket alanımız genişledikçe maruz kaldığımız insan sayısı, varacağımız yollar ve işittiğimiz sesler giderek çoğalır. Bu durum, tecrübe açısından şüphesiz büyük bir zenginliktir.
Peki insani ve ahlaki değerler söz konusu olduğunda, bahsi geçen bu zenginlik hayatımıza nasıl etki eder?
Mevlana'nın pergel metaforu, bu zenginliği verimli kılabilmek adına son derece elverişli bir örnektir. Ancak burada hareketli ayaktan ziyade; sabit ayağın hangi ölçütler çerçevesinde oluştuğunu ve ne derece sabit kaldığını tartışmaya açmak gerekir.
Vicdanın Sesi, tam da bu sabit ayağın değişkenlerini ve arkasındaki sebepleri konu edinen bir grup akademisyen tarafından ele alındı. Turkuvaz Kitap'tan yayımlanan araştırma inceleme türündeki kitap, son yıllarda psikoloji dünyasında giderek daha fazla ilgi gören ahlaki yaralanma kavramını askerlerden sağlık çalışanlarına öğretmenlerden gazetecilere, akademisyenlerden din görevlilerine kadar meslek gruplarının deneyimleri üzerinden ele alıyor.
Bir insan, mesleğini icra ederken doğru bildiği şeyi yapamazsa, yanlış olduğunu düşündüğü bir duruma ortak olmak zorunda kalırsa ya da bir haksızlığa tanık olup sessiz kalırsa... Bu durum o kişinin ruhunda nasıl bir iz bırakır?
Geçenlerde bir vesileyle arkadaşımla psikolog ile psikiyatrist arasındaki farklardan ve bu uzmanlara dair tecrübelerimizden bahsediyorduk. Konu doktor-hasta ilişkilerine, insanların artan kaygı düzeylerine ve alınan yasal tedbirlere geldi. Arkadaşım; bir ameliyat veya tıbbi müdahale öncesinde, sorumluluğun hastaya ya da yakınına ait olduğuna dair bir belge imzalatıldığını söyledi. Ardından geçirdiği bir kazayı anlattı: Doktoru, ayağındaki kırık için küçük bir müdahale yapıp bir hafta beklemeyi önermiş, iyileşmezse ameliyat edeceğini belirtmişti. Böyle bir riski alabilmek, yüksek bir uzmanlık gerektirdiği kadar hastanın ve hasta yakınının duyduğu güvene de dayanır.
Bu tedbirler, bahsi geçen güven ve ahlaki erdem kalitesi zedelendiği için mi alınıyor; yoksa bu durumlar birbirinin nedeni ve sonucu mudur? Bu soru son derece önemli olmakla birlikte, tartışma yeri burası değil. Ancak tecrübeli ve erdemli bir doktorun gözünden bakıldığında; bilgisinin ve birikiminin bir anlam ifade etmediğini, yapması gerekeni içinde bulunduğu sistem yüzünden yapamadığını görmek dışarıdan bile acı vericiyken, bunun onun ruhunda yarattığı tahribatı tahmin etmek güç. Son dönemde konusu geçtiği için doktor örneğini verdim; fakat kitapta ele alınan pek çok farklı meslek grubu var ve olaylara o pencerelerden de bakmak gerekir.
VİCDANLA ÇATIŞINCA...
Kitabın herhangi bir insan olarak bende uyandırdığı asıl duygu ise davranışlarımın temel saikleri, ilke edindiğim değerlerin neye göre değiştiği ve tüm bunların beni zamanla nasıl bir insana dönüştürdüğü oldu. İnsan değişir, devir değişir; toplumsal normlar aynı kalmadığı gibi şartlar da bazı konularda giderek ağırlaşır. Bütün bu akışa ayak uydurmak ya da her şeye "rağmen" duruşunu koruyarak yaşamak seçenekleri karşımızda durur.
"Asla yapmam" dediğimiz şeyleri yaparken bulduğumuzda kendimizi; ya da "Ben olsaydım şöyle yapardım" veya "Asla izin vermezdim" gibi iddialı cümlelerimizle sınanıp kendi beklentilerimizi boşa çıkardığımızda, bu durumun vicdanımızdaki karşılığı ne olacaktır? Ahlaki açıdan bir zafiyete düşmüş olmamız bizi doğrudan ahlaksız mı kılar, yoksa bu durum anlık psikolojik zayıflıklarımızdan mı kaynaklanır ve yeni ruhsal sorunlara mı kapı aralar?
Burada kitabın özellikle üzerinde durduğu hayati bir ayrım karşımıza çıkıyor: Ahlaki açıdan yaralayıcı bir olay yaşamak ile bizzat ahlaki yaralanmaya uğramak aynı şey değildir. Ahlaki yaralanma; insanın sadece dışarıdan gelen bir haksızlığa maruz kalması değil, bizzat kendi değer yargılarına tezat düşen bir eyleme zorlanması, bu duruma ortak olması ya da susmayı tercih etmesiyle iç dünyasında meydana gelen derin bir inanç kırılmasıdır. Bireyin kendi vicdanıyla düştüğü bu çelişki, benlik algısını zedeler ve ruhunda izleri kolay silinmeyen ağır bir yük bırakır. Tam da bu yüzden ahlaki yaralanma, her zaman kişinin psikolojik olarak dayanıksız olduğunun ya da karakter bakımından yetersiz kaldığının bir göstergesi olarak değerlendirilmemelidir. Aksine bu sızı, bireyin doğruya, adalete, merhamete ve insanı insan yapan temel erdemlere hâlâ derinden bağlı olduğunun, vicdanının büsbütün nasır tutmadığının ve içindeki ahlaki pusulanın tüm olumsuz şartlara rağmen çalışmaya devam ettiğinin en samimi kanıtıdır. İnsan, değer vermeyi bıraktığı an yaralanmayı da durdurur; dolayısıyla bu acıyı hissetmek, ruhun ahlaki zeminini henüz kaybetmediğini gösterir.
Mesleki açıdan değerlendirmek sorumluluğumuz ama bu konuyu şahsi olarak sorgulamak kendimize olan borcumuzdur ve de bu yolu bize kolay ve mümkün kılacak tek muhatabımız da vicdanımızdır, vicdanımızın sesi...