Paris'te bir apartman dairesi... Haciz memurları kapıyı kırıp içeri girdiklerinde genç adam, yazı masasına dirseklerini dayayıp uyumaktadır. Belli ki masasının altına koyup ayaklarını içerisine soktuğu soğuk su dolu leğen bile onu uyanık tutmaya yetmemiştir. Gürültü üzerine başını kaldırıp şiş gözlerinde hiçbir şaşkınlık emaresi olmaksızın haciz memurlarını süzer. Memurlar harala gürele içinde evdeki eşyaları boşaltırken istifini bozmadan geceki çalışmasına kaldığı yerden devam eder. 19. yüzyılın ikinci çeyreğindeyiz. Genç adamın adı Honore. Aile adı Balzac fakat Fransa'nın soylu ailelerinden olan Balzac'lara mensup değil. Adı ve soyadı arasına eklenen 'de' edatı bir tür hile. Hayata tutunmaya çalışan bu sanatçı, haciz memurlarının ziyaretlerinden fırsat buldukça, dev bir eser üzerinde çalışıyor. Adını, Dante'nin İlahi Komedyası'na nispetle İnsanlık Komedyası koyduğu eserin henüz başı sonu belli değil. Genç Honore, babası gibi bir taşra avukatı olmak istemediğinden ailesinden ayrılıp başkente gelmiştir. Daha 20'li yaşlarındayken onlarca hikaye yazmış, fakat hiçbiri eleştirmenler tarafından beğenilmemiştir. Matbuat işlerinden uzaklaşmaya da gönlü elvermediğinden küçük bir matbaa imalathanesi kurup yayıncılığa başlar. Bu işte yazarlıktan da az başarılı olur. Teselliyi metreslerinin kollarında bulur. İlk metresi, Honore'yle yaşıt oğlu olan, yaşlı bir kontestir. Onu bir anne gibi koruyup kollar, borçlarını öder ve harçlık verir. İkinci metresi, Balzac'ı bir erkek olduğu için değil meşhur olma istidadı olan bir yazar olduğu için seven, edebi aslan avcısı bir 'markiz'dir. Genç yazarın sonradan yazdığı bütün eserlerde bu kadın aşağılayıcı bir tarzda resmedilir. Üçüncü ve son metres en kıymetlisidir. Balzac, onun uğrunda deli divaneye döner, hatta sağlığını kaybeder. Tam bütün engelleri aşıp evlenmeyi başardıklarında anlaşır ki aralarındaki aşk bitmiştir. Çünkü uğrunda yıllarca peşinden koştuğu kadının serveti zannettiği kadar fazla ve borçları zannettiği kadar az değildir. Fakat ne yazık ki iş işten geçmiştir.
TAMAMLANMAYAN İNSANLIK KOMEDYASI
Görüldüğü gibi Balzac'ın aşk ve iş hayatı hiçbir zaman yolunda gitmemiştir. İlginç olan şudur ki aynı Balzac, çalkantılar ve bocalamalar içerisinde oradan oraya savrulmasına ve kararsızlıklar içerisinde bocalamasına rağmen meşhur ve büyük bir yazar olma arzusunu kaybetmemiştir. 1929 yılında borçlarını ödemek için roman yazmaktan başka çaresi kalmadığını anlayınca 19. yüzyıl Fransası'nı acıklı bir komediye dönüştürüp toplumdan öcünü almaya karar verir. İçerisinde 2 binden fazla karakterin yer aldığı, 100'den çok kitapla kurulan İnsanlık Komedyası adlı bir anıt inşaa eder. İyiliklerden çok kötülüklerden bahsedildiği, siyasi çalkantılar içerisinde bocalayıp kendisine yol bulmaya çalışan Fransız toplumunun çaresiz gibi gösterildiği kötümser bir yapıttır bu. Eşi görülmemiş bir büyüklüğe sahip olmasına rağmen, tamamlanmamıştır. Planlanan ve yazılmayı bekleyen 50'den fazla kitabı, yazar, tabutunun içine saklamıştır. Balzac'ın romanlarını okurken kimi zaman farklı sokaklarda ama hep aynı şehirde dolaştığınızı fark edersiniz. Bir romanda tıp öğrencisi olan kahramanımız, diğer romanda doktor olarak çıkabilir karşınıza. Oturduğunuz kafede bulunan, hemen yanınızdaki masada fısıldaşan insanlar, bir diğer romanın kahramanları olup o sırada sizin hakkınızda konuşuyor olabilirler. Bütün romanları okumadan; o güzel kadının gerçekte kimi aldattığını ya da sevdiğini anlayamazsınız. Balzac'ın bütün eserleri birleşerek 19. yüzyıl Fransası'nın sosyal tarihini oluşturur.
TARİHİ ATMOSFERİ GÖZLEMLEYİP YORUMLUYOR
Bu koleksiyon içindeki en nadide parçalardan biri de On Üçlerin Romanı olarak adlandırılan üçlemedir. İlk kitap Çakalların Başı Feragus'te karısına güvenmeyen bir kocanın, ikinci kitap Langeagis Düşesi'nde kaybettiği sevgilisini arayan genç bir adamın hikayeleri anlatılır. Geçtiğimiz günlerde Aysel Bora çevirisiyle Turkuvaz Kitap tarafından yayımlanan serinin son kitabı Altın Gözlü Kız ise ölümle sonuçlanan bir kaçamak hakkında. Balzac'ın romanlarında anlatılan öykü kadar, hatta daha önemli bir unsur; olayların geçtiği tarihi atmosferin yazar tarafından yorumlanmasıdır. Kimi tarihçilerin dile getirdiği 'Fransa'yı anlamak için Balzac okumak gerekir,' görüşü abartılı değil. Balzac, doğabilimci Carl Linneaus'un izinden giderek insanlığı birbiriyle bağlantılı varlıkların bütünü olarak gördü. Bu yüzden romanlarında Fransız toplumunu sınıflandırmayı görev edindi. Altın Gözlü Kız, sınıflandırmanın en açık yapıldığı kitaplardan biri. Fransız Parlamentosu'na seçilecek kadar politikayla ilgili olan Balzac, başlarda- ve bu kitabı yazdığı dönemde- koyu bir Napolyon taraftarı idi. Altın Gözlü Kız'da toplumu dört kategoriye ayırdı: Çalışmaktan başka bir şey yapmayan alkolik işçiler, azgın kâr hırsının pençesinde can veren küçük-büyük burjuvalar, üst sınıflara yaranmakla vicdanlı olmak arasında kalmış sanatçılar, para ve eğlence peşinde koşan aristokratlar... Bütün bu katmanları tek tek ele alan Balzac siyasi değerlendirmelerinde çok haşin davrandı. Romanda, cumhuriyetçilik ateşinin küllenmesinden sonra geri gelen krallık (Restorasyon) döneminde küçük bir topluluk çevresinde gelişen aşk olayları ele alınıyor. Romanın karamanları bütün Paris'i kendisine âşık eden Henry de Marsay ile altın renkli gözlerle taçlandırdığı masum güzelliğiyle bu genci çarpan İspanyol dilberi Paquita'dır. Henri, bu genç kıza meftun olur, evine kadar takip eder. Uşağı vasıtasıyla araştırma yaptırmak ve gizli mektuplar göndermek de dahil olmak üzere farklı yöntemlerle onu elde etmeye çalışır. Tam muradına erdiğini düşünmeye başlamışken işler umulmadık şekilde gelişir.
TOPLUMSAL ELEŞTİRİ
Altın Gözlü Kız'da Balzac, dönemin Parisien gençliğine, dolayısıyla Fransız toplumuna çürümüşlük eleştirisi yöneltiyor. Toplumun tüm katmanlarına yayılan entrikacılığın, bu kişilerde sefahat düşkünlüğüne dönüştüğünü gözlemliyor: "Beyinlerini şişiren zekayı, arzuları, zehirleri; şekilsiz, acayip yüzlerinin her bir gözeneğinden dışarı verirler; hayır, bunlar yüz değil birer maskedir: zaaf maskeleri, kudret maskeleri, sefalet maskeleri, ikiyüzlülük maskeleri; hepsi de bir gözü doymazlığın izlerini taşır." "Paris'te her şey tüter, yanar, parlar, kaynar, alev alır, buharlaşır, söner, yeniden tutuşur, kıvılcımlar saçar, çıtırdar ve kül olur." "Parisli her şeye aşırı ilgi göstermekten sonunda hiçbir şeyle ilgilenmez olmuştur." "Bu dünyada hiç yadırganmazsınız ama yokluğunuzu fark eden de çıkmaz." "Zaman onlara acımaz, zaman bulamazlar, zamanı ellerinden kaçırırlar; zamanı ne uzatabilir ne de kısaltabilirler." "Yolsuzluklar karşısında ya dehşet duyup kederlenirler ya da gizli bir uzlaşmayla kötülükle kaynaşırlar." Şimdi, Parislilerin yerine kendimizi koyup yukarıdaki cümleleri yeniden okuyalım ve Balzac'ı tekrar tekrar neden okumamız gerektiğini anlayalım.