Eskiden New York'a her yıl sirk gelirdi ve kalın bir deriyle kaplı devasa gövdelerinden buharlar tüten filler, şehir merkezindeki sokaklarda arz-ı endam ederdi. Bu egzotik hayvanlar en ilgisiz seyirciye bile heyecanla karışık bir ürperti verirdi. Bu görüntü kendinizi büyük bir şehir sirkinin parçasıymış gibi hissetmenizi sağlardı. New York Moda Haftası da bir zamanlar böyleydi. Her yıl büyük çadırları dolduran tutkulu takipçiler için garip ritüeller ve çılgın numaralar sergileyen egzotik yaratıkların ortalıkta cirit attığı bir sirkti. Başlarını yavru impalalar gibi ürkekçe havaya dikmiş, utangaç, uzun bacaklı modeller, Manhattan kaldırımlarına doluşmuş ve kaldırımlarda seke seke defileye yetişmeye çalışırken görülürdü. Geçenlerde sona eren Fashion Week etkinliği daha önce biribirini tekrar eden örneklerinden çok farklı ve daha verimliydi. Medya etkinliğe büyük ilgi gösterdi ve organizasyonun müdavimlerini eğlendirecek bir debdebe hiç eksik olmadı. Ne var ki giderek endüstrileşen Fashion Week'te belirgin bir heyecan ve dâhiyane tasarım eksikliği hissediliyor. Kendisi için hazırlanan yeni bir foto-biyografide French Vogue'un eski editörü Carine Roitfeld, modanın eskisi kadar eğlenceli olmadığını söylüyor. "Moda artık eskiden olduğu gibi uçarı ve spontane değil. Bir endüstri haline geldi ve bu da yaratıcılığı öldürüyor" diyor. Bugünlerde podyuma taşınan moda gösterileri ancak şirket seminerleri kadar heyecan uyandırıyor. Birçok kişiyi etkileyen bu Fransız editöre göre, modada eksik olan şey, 'şaşırtıcılık' ve 'delilik'. Son aylarda yaklaşık 662 bin kişiyi 'Alexander McQueen: Yaban Güzellik'i görebilmek için Metropolitan Sanat Müzesi'nde saatlerce kuyruklarda bekleten ve bu olayı müze tarihindeki en fazla ziyaretçi toplayan sekizinci etkinlik haline getiren şey, delilik değil de nedir? Fashion Week Ağustos ayında sona erdiğinde, modanın deney ve büyümeyle geçen muhteşem on yılının da sonuna gelinmiş oldu. McQueen'in dramatik intiharı ve John Galliano'nun Dior'dan utanç verici bir biçimde ayrılması, bahsi çok az geçen bir gerçeğin altını çizdi: On yıl boyunca modanın heyecan verici unsurlarını yok eden çokuluslu şirketlerin finanse ettiği devasa bir kültürel oyun, içine kapalı bu dünyayı genel nüfusun hizmetine sundu ve bu da modayı karşı konulmaz ve bazılarına göre de hâkim bir kültürel güç haline getirdi. Bunlar sıradışı ve parlak zamanlardı. Çadırlarda duman ve ateş gösterileri yapılırdı (Galliano), podyumlara kürkler serilirdi (Gucci tasarımcısı Tom Ford) ve Paris'teki ortaçağdan kalma Consiergerie zindanında kafeslerin içinde kurtlar ulurdu (McQueen). Patlama yapan batı ekonomilerinin verdiği güçle ve Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi yeni pazarların sahip olduğu zenginliğe duyulan açlıkla, büyük şirketler tasarımcıların pahalı hayalleri için dolgun çekler yazmaktan kaçınmıyordu. Pinault- Printemps-Redoute, Richemont veya LVMH Moët Hennessy Louis Vuitton gibi şirketler (beş yüzden fazla lüks markayla beraber) marka kimliklerini oluşturmak ve yeni markaları dünyaya tanıtmak için büyük şovmenlere ihtiyaçları olduğunun farkındaydı. Şimdi Ulan Bator'da bir Vuitton mağazası olduğuna göre, görev tamamlanmış demektir. Artık belki sadece New York'ta Marc Jacobs, Paris'te Karl Lagerfeld ve Milano'da Miuccia Prada, şaşırtıcı gösteriler, zorlayıcı bir estetik ve hatta birazcık eğlence vaat edebiliyor. Jacobs'ın sansasyonel yeteneği, Prada'nın kurnazca yaptığı müdahaleler ve Lagerfeld'in büyük yatırım gerektiren podyum gösterileri (parayı Chanel'i idare eden Wertheimer ailesi veriyor) estetik sığlığa giden yolun ancak bir noktaya kadar önüne geçebiliyor. Kabiliyetin dehanın yerine geçtiği ve mantıklı iş stratejilerinin risk almaktan daha önemli olduğu günümüz moda dünyasında, kitlesel tüketim için hazırlanan koleksiyonların modayı ticari köklerinden koparıp sanat seviyesine çıkarması zor görünüyor. Yaşanan en ümit kırıcı ve moral bozucu gelişmelerden biri, Missoni'nin Target market zincirleriyle anlaşması, diğeri de Jill Sanders'ın son koleksiyonunu Uniqio için hazırlaması. Tasarımcıların modelleri varakların içine soktuğu veya Marslı prensesler gibi giydirip podyuma çıkardığı günlere duyduğu özlemi gizlemeyen Roitfeld, "Bu işe saygı duyuyorum ve karşı karşıya kaldığı risklerin farkındayım ama yine de spotanlığın belli bir ölçüde de olsa korunması gerektiğini düşünüyorum. Uçarı bir yanı olmayan moda hiçbir şeydir" diyor.
GUY TREBAY