70'lerin avangard sinemasından az tanınmış cevherler hala çıkıyor. Bu aralar İstanbul Modern'de filmleri, Bahçeşehir Üniversitesi'nde fotoğrafları sergilenen Ulrike Ottinger, böyle sürprizlerden biri. 2007'de Berlin'de açılan gezici sergi ve ona eşlik eden film retrospektifi sayesinde, 'muhtemel seyirci'sinin eksik kalan kısmı da Ottinger'le tanışmaya başladı. Ottinger, sinemanın bir sanat dalı olduğunu şaşaalı biçimde haykırdığı 70'ler kuşağından bir yönetmen ve fotoğrafçı (Geçen ay Uçan Süpürge'nin konuğuydu). Derek Jarman ya da Alejandro Jodorowsky gibi dönemin diğer 'koyu sanatkar'larına benzer biçimde, onun sineması da dinler ve sanat tarihiyle, resim, edebiyat ve tiyatroyla sıkı fıkı. Yine benzer biçimde, entelektüel şişkinliğini eğlenceye çevirebilen bir sinema bu. Şimdinin gözüyle de demode göründüğü sahnede bile görsel cazibesini koruyor, çünkü "Entel kuntele hayır!"cıların bile ilgisini çekecek kadar göz alıcı karelere sahip. Demek istediğim, buğulu bir manzaranın önünde geleneksel giysiler içindeki Moğollarla tren yolculuğu yapan 'Fransız leydi'sini (
Moğolistanlı Jean D'Arc), Dalmaçyalı bir köpeği gezdirirken baştan aşağı Dalmaçyalı gibi boyanmış haldeki cüceyi (
Ucube Orlando) veya Berlin'de aristokratça bir serserilik ve sessizlik içinde gezinen 'cüretkarca şık' hanımefendiyi (
Bir Alkoliğin Portresi) görmezden gelmek zor.Ottinger'in filmleri, ilgiyi her saniye kolaylıkla ayakta tutacak kadar dinamik değil. Ama kamerası, kadrajına aldığı 'son derece tasarlanmış' görüntünün tadını gönlünce çıkarıyor. Grotesk dekor ve kostümlerle süslenmiş kurmaca bir sahne veya şaşırtıcı imgeleri kullanan belge bir görüntü, hakkının verilmesini isteyerek uzun süre makaslanmadan karşınızda durabiliyor. Ottinger'inki, senaryo ve yönetiminden montaj, kamera ve yapımcılığına kadar tamamen kendisinin ürettiği, çok kişisel bir sinema. Belgesel çekiyorsa kurmacaya, kurmaca çekiyorsa belgeselin yöntemlerine başvurmaktan hiç çekinmiyor. Ottinger'in bağlı kaldığı tek bir 'disiplin' var, o da kişisel deneyimlerinde etkilendiği ne varsa yansıtmaktan geçiyor. Ressam babasından aldığı güçlü resim duygusu; yabancı dil uzmanı annesiyle yaptığı seyahatler; gençliğinin bir kısmını geçirdiği Paris'te tanıştığı Fransız Yeni Dalga'sı, aldığı sanat tarihi, din bilimi ve etnoloji dersleri; hepsinin izlerini filmlerinde görmek mümkün. Aynı şekilde fotoğrafları da filmleriyle büyük bir paralellik içinde. Fotoğraflarında, film setlerine ait çok fazla kare var. Ottinger işlerinde birebir özyaşamını anlatmadan, özyaşamının sanatsal bir dökümünü yapıyor. Bugün gösterilecek
Moğolistanlı Jean D'Arc (1989), kurmacayla gerçeği birbirine bağlayan tuhaf bir belgesel. Salı ve perşembe günlerinin filmi
Bir Alkoliğin Portresi (1979), karamsar ve narsisistik bir yalnızlık kutlamasının son derece komik resmi. Punk bir kılık ve soprano tonlamalarıyla şarkı (ya da ona benzer bir şey) söyleyen Nina Hagen, filmdeki absürd neşe kaynaklarından sadece biri. Çarşamba günü, bir zamanların top modeli Veruschka'nın ince bir bıyıkla Dorian Gray'i oynadığı
Dorian Gray'in Magazin Basınındaki Portresi (1984) var. Virginia
Woolf'un Orlando'sunu 'tamamen serbest' biçimde uyarlayarak fetiş motorcu giysili adamlardan tiz sesle şarkılar söyleyen İsa'ya ve siyam ikizlerine kadar 'binbir tiyatro' sunan
Ucube Orlando (1981) ise önümüzdeki perşembe İstanbul Modern'de. Ulrike Ottinger'in filmlerinde kusursuzluğu değil, yaratıcı bir davetkarlığı bulacaksınız.