Çok İyi hatırlıyorum 15 Eylül sabahını. Dan Brown'ın, altı koca yıldır beklediğim son kitabı
The Lost Symbol'a sonunda kavuşacaktım. Ben de yüz binlerce insan gibi aylar öncesinden Amazon'dan sipariş etmiştim romanı. Amerika'nın en büyük yayıncılarından Doubleday'in daha önce eşi benzeri görülmemiş gizlilik önlemleri, yayınevinin matbaalarında kitap dışarıya sızmasın diye polislerin bekletilmesi, kitapevlerine gizlilik anlaşmalarının imzalatılması, yayınevindeki üç beş üst düzey editör ve yetkilinin dışında başka kimseyle kitabın konusunun paylaşılmaması ve son haftalarda bile hiç kimseye ser verip sır verilmemesi yıllardır son haddine gelen merakı artık doruk noktasına ulaştırmıştı. 15 Eylül sabahı, Amerika'da beş milyon, Avrupa'da bir buçuk milyon kopya
The Lost Symbol artık kitapçılardaydı. O günün akşamına ise ışıl ışıl kapaktan, altı yıllık meraktan geriye kala kala kara bir karamsarlık, hüsran ve itiraf edeyim biraz da öfke kaldı. Kitap hem edebi hem teknik, hem de içerik açısından okurların ezici bir çoğunluğunda ve pek çok kitap eleştirmeninin gözünde tam bir hayal kırıklığı yaratmış durumda. Amazon'da ve daha pek çok kitap sitelerinde olumsuz, bir yıldızlı (beş üzerinden) okur yorumlarının ardı arkası kesilmiyor. Elbette böylesine bir ticari kitaptan, Amerikalıların sınıflandırmasıyla "commercial thriller"dan, edebi harikalar beklemek haksızlık olur. İlk yüz sayfa, klasik bir Dan Brown romanı hızında inanılmaz akıcı geçiyor, sayfaları ardı ardına çeviriyorsunuz, soluksuz, eğlenceli bir okuma... Ama sonra bir şey oluyor ve kitap inanılmaz bir şekilde kendini sürekli tekrar etmeye ve okuru sıkmaya başlıyor. Kitabın sıkıntılarını, az sonra değineceğim Türklere ihanetinin dışında üç ana başlık altında toplamak mümkün: Birincisi, kitap bir romandan çok bulmaca gibi; Sudoku sevenler için birebir, ama sürükleyici, ruhu olan bir roman arayanlar için değil. Hepi topu üç beş karakterle aslında pek de ilginç olmayan bu bulmacalar da bir yerden sonra zevk vermemeye başlıyor, ansiklopedik bilgiler ardı ardına geliyor.
Da Vinci Şifresi'nin o büyülü havasından eser yok. İkincisi, romanın tamamı Washington'da, çok dar bir alanda, Beyaz Saray ve çevresindeki birkaç binada geçiyor. Sanki hızlandırılmış bir Beyaz Saray kursu gibi. Bu okurda klostrofobik bir etki yaratıyor, okuru bunaltıyor. Karakterlerin azlığı ve tekdüzeliği de bu etkiyi daha çok artırıyor. Amerikalı yazar Philip Pullman'ın kitabın dilini "tekdüze ve çirkin," karakterlerin yansıtılışını ise "cahilce" şeklinde tanımlaması boşuna değil. Üçüncüsü ise kitap masonizme adanan bir ağıt gibi; Dan Brown'un masonlara koşulsuz saygı duruşu romanı adeta bir propagandaya dönüştürüyor. Ve asıl zurnanın zırt dediği nokta: SABAH gazetesinin de geçtiğimiz günlerde haberleştirdiği üzere, kitabın biz Türklere çok tatsız ve acıtıcı bir sürprizi var. Kitabın ana karakteri olan kötü adam Mal'akh, (her ne kadar Milton'ın Moloch'undan gelse de, evet biraz Melek'i çağrıştırıyor) ki aslında insandan öte canavar ruhlu, bütün vücudu dövmelerle kaplı, psikopat bir katil, İstanbul'da yaratılıyor. Hikâye şöyle: Uyuşturucu kaçırırken Türkiye'de yakalan ve adı önceleri Zekeriya olan bu karakter, Kartal'daki F tipi Soğanlı Cezaevi'nde kalıyor. Babası mason üstadı Peter Süleyman, İstanbul'a çocuğu görmeye geliyor, ama insan haklarından bihaber Türkiye babaya çocuğu göstermediği gibi, rüşvet talebinde bulunuyor. Hapishane müdürü yüklü bir para karşılığında çocuğu salıvermeyi teklif ediyor. Baba ise Amerikan hükümetinin çocuğu talep ettiğini, hapishanenin vermesi gerektiğini ima ediyor. Hapishane müdürü ise işlerin Türkiye'de pek de öyle yürümediğini ona hissettiriyor. Nihayetinde baba, zengin olmasına rağmen Zekeriya'yı Türkiye'de hapishanede merhametsiz gardiyanların elinde ölüme terk ediyor. Oğlan bir şekilde yolunu bularak hapishaneden kaçıyor ve bütün romanın belkemiğini oluşturan ana hikâye başlıyor. Tabii kitap bu şekilde açılmıyor, yazar geriyedönüş tekniğini kullanarak bu hikâyeyi romanın tam merkezinde, iki yüzüncü sayfada aktarmaya başlıyor; yani bu olayı romanın kalbine yerleştiriyor. Bu nokta önemli, çünkü Türkiye hakkındaki bu izlenimler kısa kısa olmalarına rağmen gelip geçici, anlık yorumlar değil; romandaki olayları başlatan ana güç ve romanın son iki yüz sayfasında Mal'akh'ın "Türk cezaevi"ndeki geçmişi sürekli ama sürekli hatırlatılıyor. Şunu hatırlatalım: Kitabın bu yönünü eleştirmek, bizim cezaevleri ya da insan hakları sicilimiz dört dörtlük demek değil; fakat komik olan şu, biz koğuş sisteminden bir iki kişilik hücreli cezaevlerine geçmeyi Amerikan filmlerinden öğrenmiş sayılırız. Üstelik dahası var, bu karakter İstanbul'dan kaçınca nereye saklanıyor dersiniz? Elbette bir cennet gibi tarif edilen Yunanistan plajlarına... Dan Brown Türkiye'yi rüşvetin hüküm sürdüğü, insan haklarının hiçe sayıldığı, hilkat garibesi bir üçüncü dünya ülkesi olarak çizerken Yunanistan'ı cennetten bir parça olarak da göstermeyi ihmal etmiyor. Kitaplarında yarattığı bulmacalar ve kodlarla dehasını gösteren önceki
Geceyarısı Ekspresi'ndeki şablonu birebir alması
Da Vinci Şifresi hayranı bir Türk olarak beni derinden yaraladı ve hayal kırıklığına uğrattı. Üstelik Dan Brown'ın oryantalizmi bununla da sınırlı değil. Kitaptaki Arap taksi şoförü Ömer başkarakter Robert Langdon'a karşı CIA ile işbirliği yapan birisi olarak anlatılmakla kalmıyor, Mal'akh'ın ölüm silahı, hançervari bir "Akide bıçağı" olarak adlandırılıyor.