Cizreli işadamı Selim Dindar, iki hafta önce ardında birçok soru işareti barındıran bir cinayete kurban gitti. 20 yaşında girdiği Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan zulmü ilk kez kamuoyuyla paylaşan isim olarak tanınan Dindar ölmeden önce, o günleri anlattığı kitabının son rötuşlarını yapıyordu
ABONE OL
2 Aralık 2009 günü Bakırköy'de, Cizreliler Derneği'nde yaşanan silahlı saldırı, belki birçoğumuzun bir üçüncü sayfa haberi olarak okuyup geçtiği bir haber oldu. Gazetelere yansıyan, kendilerinden haraç almak isteyen bir şahsın kaçarak sığındığı Cizreliler Derneği'nde onu korumak isteyenlerin kurşun yağmuruna tutulduğu, Selim Dindar'ın (50) çoğu kafasına isabet eden yedi kurşunla öldüğü, yedi kişinin de çeşitli yerlerinden yaralandığıydı. Selim Dindar ismini görenler, önce şöyle bir durdu, bir isim benzerliği olabilir miydi? Ve çok geçmeden bunun bir isim benzerliği olmadığı anlaşıldı. Ve ertesi gün bir gazete şu manşeti attı, sekiz sütuna: "Bir Kürt öldü diyeler..." Evet, bir Kürt ölmüştü, ama o sıradan bir Kürt değildi. Selim Dindar, hiçbir politik görüşe mensup olmadığı halde 20 yaşında silah taşıdığı için Diyarbakır Cezaevi'ne konulmuş ve tam üç buçuk yıl boyunca Diyarbakır cehennemini yaşamıştı, üstüne üstlük bunu tüm Türkiye kamuoyuna ilk açıklayan insandı. Öyle ki onun yaşadıkları, şimdilerde ilgiyle izlenen Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisinin Diyarbakır Cezaevi bölümünde neredeyse birebir senaryoya dahil edildi.
CİZRE'NİN ÖNDE GELEN AİLESİ Dindar ailesi, Cizre'nin önde gelen ailelerinden biri. Cizre'de Seyyid olarak bilinen Dindar ailesinin babası Seyyid Selman Dindar, ismiyle müsemma son derece dindar ve mazbut bir hayat tarzına sahipti. Saatçilik mesleğinin muteber bir mensubu olarak uzun yıllar bu işle iştigal eden Seyyid Selman Dindar'ın altı oğlundan sadece üçü hayatta şimdi. Selim Dindar'ın küçüğü Mehmet, yıllar önce Cizre-Nusaybin karayolunda, yanında bulunan bir miktar para için şoförü ile birlikte katledildi. Ailenin diğer evlatlarından Cizre Ulu Camii imamı İhsan Dindar ise, evlerinde çıkan bir yangında vefat etti. Selim Dindar'ın cezaevindeki hayatına dair çok şey yazıldı, çizildi. Ama onun bir de cezaevinden önce ve sonraki hayatı vardı. Acısının tazeliğine rağmen kapısını çaldığımız ağabeyi ve Cizre eski Belediye Başkanı Dr. Emin Dindar, bize küçük kardeşini anlattı. Dr. Emin Dindar ise Ergenekon davasında tutuklu yargılanan ve adı pek çok fail-i meçhul olayına karışan Binbaşı Cemal Temizöz ve korucubaşı Kamil Atağ ikilisine karşı çıkmış, hiç kimsenin onlara karşı aday olmaya cesaret edemediği bir ortamda, Cizre'de Belediye Başkanlığına aday olmuştu. Seçimleri kazandı ama Temizöz ve Atağ ikilisinin müdahaleleri sonucu, Cizre Belediye Başkanlığı resmen gasp edildi. Sonradan Emin Dindar'ın oylarının yakıldığı ve bu şekilde Kamil Atağ'ın belediye başkanı seçtirilmek istendiği, birçok itirafla ortaya çıkmıştı. Kardeşini, "Adı gibi selimdi," diye başlıyor anlatmaya: "Kibarlığına mı yanayım, beyefendiliğine mi, mertliğine mi, cesaretine mi, mücadelesine mi. Cezaevinden çıktıktan sonra da demokratik mücadeleye devam etti, ama hiçbir zaman silahlı mücadelenin taraftarı olmadı." Kardeşinin Trabzon'daki askerliği sırasında anımsadıkları ise hâlâ iç acıtıcı: "Trabzon'da askerken bir gün beni aradı, firar edeceğini söyledi. Stajyer doktordum, gittim, bir yüzbaşıyla görüştüm. Yüzbaşının eline sivildeki dosyaları geçmiş ve yapmadığı hakaret kalmamış, bunalıma girmiş Selim. Yüzbaşıya dedim ki: 'Selim'in eli yaralıysa kangrense keselim, ama siz Selim'in beynini yormuşsunuz, kafasını mı keselim? Lütfen merhametli olun." Askerliğini bitirdikten sonra İstanbul'a yerleşti Selim Dindar ve bir yandan Irak'la bağlantılı inşaat işleri, diğer yandan da İstanbul'da bakırcılıkmadencilik sektöründe yatırımlar yapmaya başladı. Kapalıçarşı'da sevilen ve sayılan bir esnaf olarak, herkesin güvenini kazandı. Bu arada evlendi ve şimdi 16 yaşında olan oğlu Heja doğdu. Hayata uyum sağlamaya çalışırken, diğer tutuklulardan farklı olarak Diyarbakır'ı her vesileyle anlattı. Bu durumu ağabeyi Emin Dindar şöyle yorumluyor: "Onun bu açıklamalarını hazmetmeyen karanlık güçler ve insanlar mevcuttu, bunu bilmiyor değildik. Çünkü 12 Eylül'ün Diyarbakır'ı dendiğinde akla Selim Dindar geliyordu." Soyadı gibi dindar bir insandı, beş vakit namazını kılar, ailesinin seyyid kökenleriyle gurur duyardı: "Ben ülkemi seviyorum, seyyidliğimi seviyorum, Cizreliliği seviyorum, Kürtlüğümü seviyorum. Sizin beni sevmeniz için Türk olmam mı gerekiyor?" diye soruyordu. Kardeşinin en çok öne çıkan özelliğinin insancıllık olduğunu anlatıyor Emin Dindar, hatta yıllar sonra işkencecileriyle karşılaşıp, onlara çay ısmarlayıp gözlerinin içine bakacak kadar belirgin bir insancıllıktı bu. Sözü yine ağabeyine verelim: "Bu kadar zulüm görmüş bir insanın ağzından hiçbir zaman sinkaflı bir kelime işitmedik. Diyarbakır Cezaevi'ni 'yöneten' komutan Esat Oktay Yıldıran'dan bahsettiği zaman hep ailesinin yüzüne nasıl baktığını merak ederdi. Bunu ölene kadar merak etti."
KARDEŞİM BİLEREK ÖLDÜRÜLDÜ
Dindar ailesinin bütün fertleri gibi Selim Dindar da hiçbir zaman bir politik yapıya ve gruba angaje olmadı. Ailenin partilerüstü konumu nedeniyle, en önemli amacı doğup büyüdükleri bölgeye hizmet etmekti. Zaten cenazesine her partiden gelen siyasi temsilciler de bunun göstergesiydi: "10 gündür hâlâ taziye misafirlerini ağırlıyoruz. Şu ana kadar neredeyse 20 bin insan ağırladık." Sohbetimizin sonlarına doğru ağabey Dindar, kardeşinin öldürülmesinden hemen sonra Emniyet'ten yapılan 'siyasi yanı yok' açıklamalarının ise inandırıcı olmadığını anlatıyor ve çok önemli bir iddiayı ortaya atıyor: "Kürt Selim Dindar planlı bir şekilde öldürüldü." Bu cinayetin kamuoyuna yansıtılma şeklinin bir senaryo olduğunu, ancak olayın sıcaklığında bir Kürt-Türk gerginliği yaşanmasın diye açıklamaları sessizlikle geçiştirdiklerini söylüyor. Mahalle esnafından haraç aldıkları iddia edilen Samsunlu Ferhan Ak, oğlu Kürşat Ak ve Ulaş Çukurlu'nun kafe sahibi Ordulu İlhan Başaran'dan da haraç istemeleri ve Başaran'ın Cizreliler Derneği'ne sığınmasının bir senaryonun parçası olduğunu öne sürüyor. Dr. Emin Dindar, bir yandan kardeşinin yaşamının bilinmeyen yönlerini anlatırken, bir yandan kardeşinin bilerek öldürüldüğü konusunda ısrarlı. Ancak aile olarak bir Kürt-Türk gerginliğine neden olmamak için, cinayetin peşini hukuksal yollarla arayacaklarını ve perde arkasını aydınlatmak için varlarını yoklarını harcayacaklarını söylüyor: "Yedi tane kör kurşun olmaz, o kurşunların gözleri görüyordu, kulakları da işitiyordu. Onlar meziyetleri ve mahiyetleri fazla olan ve o meziyetlerin fevkinde olan bir Selim'i, bir beyefendiyi öldürdüler. Acımız büyüktür, bu acıyı ne ben, ne Cizreliler, ne Kürt milleti hazmedebiliyor. Ama bu demek değildir ki, yanlış yapacağız. Başka Selim'ler ölmesin ve hakkı da yerde kalmasın." Dr. Emin Dindar, bu dileklerini kardeşinin tamamlayamadan hayata veda ettiği ve Diyarbakır'ın o zamanlarını yazdığı kitabını yayınlayacakları sözüyle bitiriyor.
YANITLANMASI GEREKEN SORULAR...
Selim Dindar'ın ağabeyi Dr. Emin Dindar'a göre cinayetten önce ve sonraya dair pek çok şaibe var. Ve aile olarak temkinli tavırlarına rağmen şu soruların bir önce yanıtlanmasını istiyorlar: "Haraç istenen yer ile bizim derneğin arasında Ordulular Derneği var. Kaçan kişi neden kendi hemşerilerine sığınmıyor da, bizim derneğe geliyor? Haraç istenen kişiye bir zarar vermek istiyorlarsa, adamın evi belli, işi belli, güzergahı belli, kaçıp gidecek kadar önemli biri değil, neden o gün ve orası? Eğer bu bir kör kurşunsa, bir kişi neden sadece Selim'in kafa ve yüz bölgesine yedi mermi sıkıyor, diğeri de diğer altı kişiyi tarıyor? Olay gecesi polis, mermilerin iki silahtan çıktığını söylerken, neden daha sonra sadece bir silahın kullanıldığını duyurdular? Bir kişi yedi kişiyi aynı anda vurabilir mi? Olayda gözaltına alınanların hepsi serbest bırakıldı, sadece oğul Kürşat Ak tutuklandı, baba neden serbest, silahı getiren kişi neden serbest, katil zanlılarını evinde saklayan kişi neden serbest? Saldırı sırasında silah kullandığı görgü tanıklarınca ifade edilen ve daha önce de adam öldürmekten cezaevine atılıp şartlı tahliye ile serbest bırakılan ve mahalle halkı tarafından ilk kez o gün görülen Ulaş Çukurlu kim ve olay da kullanılan silahlardan biriyle polise teslim olduğu halde neden serbest bırakıldı?"
DİYARBAKIR CEZAEVİ'NDEN...
Selim Dindar, yazar Altan Tan'ın Diyarbakır Cezaevi'nde katledilen babası Bedii Tan'ın katilinin yargılanması için mahkemede ifade veren kişiydi aynı zamanda ve bunu yaparken henüz 21 yaşındaydı. O yaşlarını ve yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: "Zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980'i orada yaşadım, nasibimi aldım. Hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Diyarbakır Cezaevi'nde her birimiz tek tek lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, ağzımı bir yanından yırttılar." Selim Dindar bu açıklamalarıyla, kapalı kapılar ardında yaşanan bir tarihi ilk açıklayan isim oldu. Hasan Cemal'in Kürtler kitabında, Neşe Düzel'in Radikal için yaptığı söyleşide, birçok televizyon programında ve en son Çayan Demirel'in Altın Portakal alan filmi 5 No'luda en çok onun anlattıkları akılda kaldı, hatta Bu Kalp Seni Unutur mu?'nun kahramanı devrimci Sinan'ın yaşamına uyarlandı. Gayrıresmi mücadele tarihine 'Dörtlerin Gecesi' olarak geçen ve dört tutuklunun kendisini yakarak işkenceleri protesto ettiği gecenin de tanıklarından biriydi ve aklında kalan son cümle şuydu: "We strane beje", yani "O şarkıyı söyle." Şöyle anlatıyordu o geceyi de: "Ferhat Kurtay hemşerimdi, alevler küçüldüğünde Ferhat Hoca'nın başucuna gittim, eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle,' dedim. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'We strane beje' (O şarkıyı söyle) dedi. Evindar/Sevdalım adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu."