'Sperm hırsızlığı' kavramı Türkiye için çok yeni... Magazin basını sayesinde gündemimize ilk, şu an bebeği kucağında olan Deniz Akkaya oturdu. Akkaya'nın hamileliğinin ilk dönemlerinde, sevgilisi Efe Önbilgin'in rızası dışında hamile kaldığı iddia edilmiş, hatta sperm hırsızlığı yaptığı öne sürülmüştü. Bu konuda en sert açıklamalardan biri, Amerika'da bir sperm bankası aracılığıyla hamile kalarak, oğlu Kayra'yı dünyaya getiren Leyla Bilginel'den gelmişti. Bilginer o dönem; "Bu yapılan erkeğe büyük haksızlık ve hakarettir. Efe Önbilgin'in yerinde olsam delirirdim. Deniz Akkaya resmen hırsızlık yaptı. Efe Önbilgin'den değerli bir şeyini çaldı,'' şeklinde açıklama yapmıştı. Akkaya'nın geçenlerde bir dergiye verdiği röportajda anlaşıldı ki, ortada bir sperm hırsızlığı yoktu, bebek herkesin isteği doğrultusunda dünyaya gelmişti. Bu vakadan kısa bir süre sonra Müjde Ar, katıldığı bir programda çok ilginç bir iddia ortaya attı. Ar, "Artık kadınlar sperm hırsızlığına başladı. Tüm kadınlar kariyer yapmış, güçlü, kuvvetli, yakışıklı erkek peşinde. Bazıları var ki; ilişkiye girip, erkeğin spermini alıyor. Sonra da adamdan izinsiz çocuk yapıyorlar. Çevremde böyle kadın sayısı çok," diyerek o dönem gündeme oturdu.
ABD'DE ERKEKLER ANAYASAL MÜCADELE BAŞLATTI
Oysa ki, Türkiye'yi son iki yıldır etkisi altına alan 'sperm hırsızlığı' tartışması bundan tam dört yıl önce Amerika'da sokaklara taştı. Amerikalı bir grup erkek, kadınların kürtaj olma hakkına sahip olmaları karşısında, 'baba olmayı reddetme hakkı' elde etmek amacıyla anayasal mücadele başlattı. 1987'de kurulan Amerikan Ulusal Erkek Merkezi, hiçbir zaman istemediği çocuğuna nafaka vermeyi reddeden 25 yaşındaki Matt Dubay'ın vakasından hareketle, erkeklerin de baba olmayı reddetme hakkı elde etmesi için anayasal mücadele başlatma kararı aldı. Türkiye, benzer bir tartışmayı şimdi yaşıyor. 45 yaşındaki Dr. Nurettin Coşkun, Türk dava tarihine geçecek, çok da tartışılacak bir iddiayla mahkemenin kapısını çaldığında gündeme oturdu. İlk kez böylesi bir iddia mahkeme koridorlarına taşındı. Coşkun, kendisinden çocuk doğurup nafaka isteyen sevgilisinin kendi rızası dışında hamile kalarak 'sperm hırsızlığı' yaptığını iddia etti. Üstelik mahkemedeki savunmasında, ''Bir erkeğin, tecavüz edip hamile bıraktığı kadını doğuma zorlaması ile sperm hırsızlığı yapan bir kadının erkeği iradesi dışında babalığa zorlaması arasında etik olarak hiçbir fark yoktur," dedi. Aslında her şey bilindik bir aşk hikâyesi olarak başladı. Antalya'da bir tıp merkezinin aynı zamanda da bir gece kulübünün sahibi olan Nurettin Coşkun, kendi gibi bekâr olan, sahibi olduğu gece kulübünün üst katında oturan, 31 yaşındaki Rabia Alagöz ile dört yıl önce tanıştı. Alagöz, birlikte olmaya başladıktan bir süre sonra, mahkemeye sunduğu dilekçede belirttiği üzere, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen, hamile olduğunu fark etti. Nurettin Coşkun bu ilişkiden çocuk istemediğini söyledi, çift sık sık tartışmaya başladı. Bir süre sonra Rabia Alagöz bebeğini doğurmaması için sevgilisi tarafından tehdit edildiğini iddia ederek dava açtı. Dr. Coşkun bu davadan beraat etti.
SPERMLERİNİ CÜZDANINDAN MI ÇALDIM?
Rabia Alagöz, "Son derece düzeyli bir ilişki yaşadık. Onu sevdim. Ailemle tanıştı ve yaklaşık dört yıla yakın birlikteliğimiz oldu. Ne zaman hamile kaldığımı fark ettim, adam bir anda değişti. 10 haftayı geçmiş bir hamilelikti ve alınması imkânsızdı. Bebeğin, bebeğimizin katili olamazdım. Bunu asla yapamazdım, yapmayı da hiç istemedim. Dünyalar güzeli bebeğimin yanında babası olmasa da hep onun arkasında olacağım. Spermleri cüzdanından mı çaldım?" derken, Nurettin Coşkun'un avukatı, Onur Şahin ise mahkemeye verdiği cevap dilekçesinde, Rabia Alagöz'ü 'sperm hırsızlığı' ile suçlayarak şu iddialarda bulundu; "Sperm hırsızlığı faillerine bir yaptırım öngörülmediği gibi konunun mağdurları ömürleri boyu devam eden sosyal ve hukuki bir yük taşımak zorunda kalıyorlar. Erkeğin iradesi dışında doğacak çocuğu süreç içerisinde evliliğe araç, maddi kazanç vasıtası ve bir nevi kendisini garantiye alma yöntemi olarak gören pek çok kadın, sperm hırsızlığı yapabilmektedir," dedi. Rabia Alagöz, Antalya 2'nci Aile Mahkemesi'ne babalık ve tazminat davası açtı. Sevgilisinden doğum öncesi ve doğum sonrası giderleri olarak 30 bin TL ve aylık 10 bin TL de nafaka isteyen kadın, DNA testi yapılmasını da istedi. Dava dilekçesinde sevgilisinin kendisiyle evlenme vaadiyle birlikte olduğunu ileri sürdü. Gözler bu davada. Durum, iki taraf açısından ayrı ayrı değerlendirildiğinde tartışılmaya açık duruyor. Kim, hangi tarafı haklı buluyor?
'Babalığı reddetme hakkı' istemek gereksiz
Yasemin Öz (KAOS GL Hukuk Sekreteri-Avukat)
"Çok fazla hamilelik geçirme ve doğum yapma kadının bedenini doğrudan etkileyen, sağlık sorunları yaşanmasına neden olabilen bir durum. Kürtaj hakkı kadının kendi bedeniyle ilgili kendisinin karar vermesi anlamında önemli. Hamilelik, olayın psikolojik, ekonomik, sosyal vs. diğer yönleri kadar doğrudan kadının kendi bedenini etkileyen bir durum da olduğu için, kadının kürtaj hakkını savunmak gerekir. Oysa ki babalığın reddinde, kişinin kendi bedeniyle ilgili bir müdahaleyi reddi durumu yoktur. Babalığın reddi ekonomik, psikolojik, sosyal, kültürel konuları ilgilendirmektedir. Cinsel ilişki yolu ile hamilelik, bir kadının tek başına iradesiyle ulaşabileceği bir sonuç değil. Cinsel ilişki yolu ile hamilelik, kadın kadar erkeğin iradesiyle de oluşur. Hatta pek çok zaman kadının iradesine rağmen oluşur, kürtaj hakkı bu nedenle de tanınmıştır. Erkeklerin babalığı reddetme hakkını istemeleri bu anlamda da gerekli değil. Hamileliği önleme yollarını gayet iyi bilindiğine göre, dilerlerse zaten hamilelik oluşmayacaktır. Bunu engellemek kendi ellerindedir. Kadınlar istemedikleri halde hamileliğe maruz kalabilmektedir. Oysa ki erkeklerin maruz kaldığı bir durum yok. İrade ile engellenmesi mümkün durumlar için hukuk dünyasında kural yaratılmaz, bu hukuk mantığına aykırı. Bu anlamda da böyle bir hakkın talep edilmesi hakkaniyete uygun değildir."
Burada kadın mağdur falan değil
Kürşad Kızıltuğ 'Biz erkek değiliz' inisiyatifinden
"İki insanı ilgilendiren ortak bir konuda eğer sonuç bu iki insandan her ikisini de etkileyecekse, kararın ortak alınması etik olarak önemli bir mesele. Bugüne kadar karşılaştığımız sorunlarda, kadınların bedeni, hayatları üzerinde tüm kontrol genel olarak toplumda, özel olarak aile içinde kocalarda. Ama bir noktada pozitif ayrımcılık kadının durumunu iyileştirmekten ziyade, kadının maruz kaldığı durumun altını çizen bir şey aslında. Bir toplumsal ilişki içinde, erkeğin kadına göre, kadın karşısında mağdur olduğu bir durum olabilir mi, bu soruyla karşı karşıyayız. Bu özel örnekte erkek mağdur oluyor aslında. Her iki insanı etkileyebilecek, bir olay sözkonusu olduğu ve her ikisinin de rızası olması gerektiği halde, adamın rızasını almadan gerçekleşen bir durum var. Kadın şunu deseydi; 'Ben bu çocuğu tek başıma doğurup, büyütmeye karar veriyorum, senden ayrı bir durum,' o zaman sperm hırsızlığı lafını etmek saçma olurdu. Bir insanın kendi bedenine ait bir karar olurdu. Ama burada kadının bir hak talebi var. Toplumsal kadınlığın bir tür silah haline getirilip, kullanılması durumu var. Burada kadın mağdur falan değil, herhangi bir şekilde mazur görülecek herhangi bir davranışı yok. Bir hak veya statü elde etmeye çalışıyor bu ilişkinin içinden. Vücut kadının vücududur, kürtaj talep edemez, 'Bu çocuk benimdir ben büyütürüm,' derse tamam. Ama ikinci kişiyi ilgilendirecek sonuçları varsa o zaman, sadece onu ilgilendiren bir şey değil. Bu durumda ters bir nokta var, kimse adama zorla toplumsal babalığı dayatamaz. Kadının etik olarak yapması gereken şey, bu çocuğun hukuğuyla ilgili bu adamla hiçbir şekilde ilişkiye geçmemesidir.
Erkek, spermlerine sahip çıksın
Hülya Gülbahar (KA-DER Başkanı- Avukat)
"Çocuk sahibi olmaya karar vermek tarafların ortak rızasıyla olmalı. Ancak gündelik hayatta ne yazık ki, ortak rızanın oluşturulmaması konusunda kadınlar her zaman en dezavantajlı kesim, ya istemedikleri halde çocuk doğurmaya ya da tam tersine çocuk doğurmak istedikleri halde, doğurma hakları elinden alınacak şekilde davranışlara maruz kalıyorlar. Bir kadının kandırılarak, uyutularak, kendi haberi olmaksızın kürtaj edildiği vakalar geliyor bize. Ne yazık ki, kadının bedenine ve hayatına ilişkin kararına saygı göstermeyen bir erkekler topluluğuyla karşı karşıyayız. Antalya'daki olayda da kazayla gerçekleşmiş bir hamileliliği sonlandırıp sonlandırmamak tamamen kadının kendi iradesiyle alacağı bir karar. Biyolojik baba olacak kişi de karışamaz. Bu olayda, kesinlikle toplumun ve hukuk sisteminin ya da babanın hamileliği sonlandırılması konusunda müdahele etme hakkı olamaz. Vücut dokunulmazlığının açık bir ihlali söz konusu olur o noktada. Spermlerine sahip çıkmak erkeğin sorunudur. Sperm hırsızlığı iddiasının ayrıca ve özel olarak ele alınması gerekir. Kadının da açıkca belirttiği gibi 'Ben spermleri cebinden çalmadım,' diyor. Bu ilişkiye giriyorsanız bir kadınla, böyle bir sonucu göze almanız gerekiyor. Erkekte ereksiyon sağlayarak, erkeğin sperm vermesini sağlayarak kadınların tecavüzü mümkün mü, onu tıbben gerçekten anlamak istiyorum. 'Temizlik yaptık prezervatif çöpte, bu spermi kullanıp hırsızlık yaptık,' bunun gibi çok ekstrem bir durumda hırsızlık söz konusu olabilir. Ama bu kavramı böyle çok rahat kullanılabilir hale gelirsek, kocalar karılarını, herkes hamile bıraktığı kadını hırsızlıkla suçlayabilir."
Annemi suçladım, babamdan nefret ettim
Ezgi, 30 yaşında bir kadın. Kendi doğumuyla ilgili hikâye tıpkı Antalya'daki vakayı anımsatıyor. Ezgi'nin annesi hamile kaldığında, biyolojik baba bu hamileliğe karşı çıktı. Ama tüm karşı çıkmalara rağmen, Ezgi bundan 30 yıl önce dünyaya geldi. Babası hiçbir şekilde Ezgi'yi kabul etmedi. İki yaşındayken mahkeme yoluyla DNA tespiti yapılarak, babasının soyadını alabildi. Ama yıllarca hiç tanışmadan ve bazı gerçekleri bilmeden yaşadı. 25 yaşında özel durumunu öğrendiğinde babasıyla yüzleşmek için uğraşmaya başladı. Sonunda geçen yıl babasıyla karşılaştı ve büyük travma yaşadı. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor: '30 yaşıma kadar, sürekli istenmediğimi, bu hayatta kimse tarafından istenmeyeceğimi düşünerek, böyle bir özgüven eksikliğiyle büyüdüm. Babamla karşılaştığımda, baba kavramından uzak bur ruh halindeydim, hep aklımda 'Neden?' sorusu vardı. Hayatım boyunca hep iyi olduğumu, mutlu olduğumu, başarılı olduğumu, tek başıma ayakta durabileceğimi kanıtlama gayretiyle yaşadım. Tüm bunlar bana beş yıllık ağır bir terapi masrafı olarak geri döndü. Hâlâ kafam net değil. Annemi, çok suçladım, babamdan nefret ettim.