
Steril bir hayat değil benimki , çok zengin bir hayat
- Yazın bir filmde rol alacaksınız...
- Fas'ta çekilen bir film. Alman bir yönetmen çekiyor. Lord of the Rings gibi bir film, tarihi. Develer, atlar falan var. Çölde birini oynuyorum. Oraya gideceğim, kısa bir rol.
- Burada da teklifler gelmeye başlamıştır... Kötü adam olarak.
- Evet, geliyor. Ama hep kötü adam teklifi gelmiyor.
Benim için bu adam sadece kötüyü oynar diye düşünülürse, üzülürüm. Çok basit çünkü bu. Belki yarın bambaşka bir şey oynayacağım ve insanlar şaşıracak. İyi proje, iyi hikaye olduktan sonra her rolü oynarım.
- Kariyerinde kendine kurallar koyan biri değilsiniz... Kutluğ Ataman'ın filminde, bir travestiye âşık bir adamı oynamıştınız. Burada popüler bir isme böyle bir rol teklif edilse kabul etmez...
- Benim sınırlarım yok. Öyle bir rol oynadığım için çok mutluyum. Oyuncu olarak uçlarda gezmeyi seviyorum. İnsanlar kolayı seçmiş Türkiye'de. Bu insanlar kafasında serbest değil demek ki. Bir oyuncunun çok değişik yollara gitmesi lazım. Ben oyuncuyum, Erdal değilim ki. Benim karakterim kadınları satıyor diye, benim kadın sattığım nasıl düşünülebilir?
- Role girmek için nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?
- Önce vücudumu gevşetiyorum, sonra hayatımdaki her şey donuyor. Belli bir resim var oraya gidiyorum ki, Yaman her zaman aynı olsun.
İstanbul'da tehlike cildin tam dibinde
- Mutlu olmadığınız yerde kalamazmışsınız gibi bir izlenim ediniyorum...
- Benim için iki kültürde ve iki ülkede yaşamak zenginlik. Altı ay burada yaşıyorum, tam sıkılacağım zaman Almanya'ya gideceğim. Ama İstanbul'da sabah yataktan kalktığın zaman ne olacağını bilmiyorsun, işte bu çok ilginç. İstanbul'da tehlike cildin tam dibinde. Almanya'da gözlerim kapalı, sabah gidip akşam gelebilirim, hiçbir şey olmaz. Burada adrenalin yüksek. Bu hem oyuncu olarak hem de insan olarak bana çok ilginç geliyor. Karakterimi kurduğum zaman saatlerce geziyorum, sadece insanlara bakıyorum. Bana neler veriyorlar, inanamazsınız. Burada mutlu olabilirim.
- Yaratıcı gücünüz sadece oyunculukla mı sınırlı, yoksa başka sanat dallarıyla da ilginiz var mı?
- Resim yapıyorum. Yağlı boya yapıyorum ama en sevdiğim şey oyunculuk. Bir de insanlarla uğraşıyorum işte. Projeler yapmak istiyorum burada.
- Nasıl projeler?
- Hapishaneye girmek istiyorum. Almanya'da yaptım bunu. Hapishanedeki genç insanlara dört yıl boyunca tiyatro eğitimi verdim. Aslında onları dinledim, onlarla çalıştım. Hapishanede oyun sahneye koyduk. Oradaki insanlarla konuşmak, onlara çok büyük mutluluk veriyor. O insanlarda öyle bir potansiyel, öyle bir güzellik var ki, içimden 'O insanlara bir şans daha vermek lazım,' diye geçiyor. Bana bu fırsatın verilmesini istiyorum Türkiye'de. Oradaki insanlarla ilgilenmek, köprü kurmak isterim. Filmler gösterebilirim orada, sanat eğitimi verebilirim, fikirlerini alabilirim.
- Neden hapishane?
- Benim babam gardiyandı, o da böyle şeylerle ilgilenir. Hastaneler de olabilir, akıl hastalarıyla da çalıştım. Farklı insanları tanımak beni mutlu ediyor. Oradaki insanlar hayatlarını bana anlatıyordu. Bana güveniyorlardı. Sır tutarım. Hapishanede sakladıkları şeyleri bile benimle paylaşıyorlardı. Ben o sırrı saklıyordum. Oyunculuk tekniklerini uyguladığın zaman, insan kendini daha iyi tanır. Onlar da kendilerini tanıyordu. Bazen hapishanedeki dersten çıkıp ağlıyordum. Çünkü bana öyle şeyler anlatıyorlardı ki... Biri kendini asmıştı, bu çok etkiledi beni.
- Yaman karakteri belki bu yüzden çok iyi oturdu. Suça bulaşmış insanların iç yüzünü görme fırsatınız olmuş...
- Tabii. Çok güzel tespit. İki kadına tecavüz edip öldürmüş biriyle tanıştım. Çok kötü bir suç. Adam kendini kapatmış. Konuştuk, onu açtım. Kız arkadaşına söyleyeceklerinden korktuğu için işlemiş o cinayetleri.
- Yaman bir kadın satıcısı. Peki siz hiç para karşlığında bir kadınla birlikte oldunuz mu?
- Hayır, olmadım. İşin içine para girince, ateş sönüyor çünkü. Ama tabii bundan özel bir zevk alanlar da var.
Almanya 'da kahraman gibi karşılandım
- Aileniz izledi mi diziyi?
- Almanya'ya düğüne gittim, abimin oğlu evlendi. Havaalanında başladı ilgi. Türkiye'den Almanya'ya giden Türkler bana sarıldı. Düğünde de aynı şey. Hepsi Yaman hayranı. Herkes benimle fotoğraf çektirmek istedi. Şaşırdım. Düğünün yıldızı yeğenim olmalıydı, ben oldum. Annem babam hiç böyle bir şey görmemiş, onlara biraz tuhaf geldi. Yıllarca 'Oyunculuk meslek değil, iş değil, bu çocuk da adam olamadı,' diye geçiriyorlardı içlerinden. Şimdi seviniyorlar. Diziyi çok beğeniyorlar.
- Almanya'daki yaşamınız nasıldı bir yabancı olarak?
- Görüntüm farklı Almanlardan. Bakışlardan hissediyordum farklı olduğumu. Sadece üç saniye bana bakıyor, ama bana çok şeyler anlatıyor. Çok kızıyordum bir zamanlar, 'Yabancılarla sorununuz mu var?' diyordum. Şimdi ilgilenmiyorum, o onun problemi. Bir zamanlar çok öfkeliydim bu konuda, ama çözdüm.
Tunceli'den Almanya'ya, oradan İstanbul'a
- Bizdeki dizilerde başroller hep ultra güzel insanlar. Halbuki o kadar da güzel bir ırk olmadığımız kesin...
- İlk defa beni gördüğünüzü mü söylüyorsunuz? Tamam kabul çok yakışıklı bir adam değilim. (Gülüyor.)
- Yok, size çirkin demek istemiyorum, bir karizmanız olduğu kesin ama bebek yüzlü olmadığınız da kesin...
- Toplumu güzel bulmuyorsunuz ya, ben o insanların aslında güzelliğini görüyorum. Baktıkça güzelleşebilen insan güzeldir.
- Ev ne ifade ediyor sizin için?
- Ben gidip yatıyorum sadece orada. Lüks olmasın, rahat edeyim. Otellerde rahat etmiyorum. Geçen haftaya kadar otelde kalıyordum, şimdi çok küçük bir eve geçtim. Tam Beyoğlu'nun göbeğinde. Çok gürültülü bir ev, ama alıştım. Sette de çok gürültü var. Konservatuar öğretmenim, gürültü içinde konsantre olmayı öğrenmek için beni otobana gönderirdi. 'Dağın başında herkes konsantre olur, mesele gürültüde olmak,' derdi. Haklı.
Erdal Yıldız kimdir ?
Tunceli'de, Birman köyünde doğdu. Köylerinde sadece üç ev vardı. Baba gardiyan, anne ev kadınıydı. Altı yaşına kadar orada büyüdü. Sonra kendi deyimiyle, kopardılar onu oradan; 1970'lerde aile Almanya'ya göç etti. Tübingen'de bir köye yerleştiler. Almanya'ya gittiğinde sadece Zazaca konuşabiliyordu; bir Türk okulunda Türkçe konuşmayı öğrendi. Punkçıydı, saçlarını kırmızıya boyardı, deri, zımbalı ceketler giyerdi. Oyuncu olmak istediğine karar verdi. Ailesine anlattı. 'Nereden çıktı bu!' diye kavga kıyamet koptu. Erdal Yıldız da 19 yaşındayken evden ayrıldı. New York'un en meşhur oyunculuk okullarından Lee Strasberg Theatre Institute'a mektup yazdı. Sınava girdi, okula kabul edildi. Ama parası yoktu. Amerika'da restoranlarda bulaşık yıkadı, üç ayrı barda çalıştı. Gece çalışıp, gündüz okuyordu. Dört buçuk yıl Amerika'da kaldı. Okul bitince Almanya'ya döndü. Almanya'da genelde terörist, Kürt rolleri geliyordu. Hayatının akışı, Kutluğ Ataman'ın Lola and Billy the Kid filminde, bir travestiye âşık olan adamı canlandırmasıyla değişti. Ve Türkiye'de keşfedildi...