Geçen ay bir imza günü için Viyana'daydım. Şehrin taş sokaklarında yürürken, Alfred Adler'in doğduğu binanın önünden geçtim. Kapısında küçük bir plaka vardı ama o küçük tabelanın ardında, insan psikolojisine yön vermiş koca bir fikir yatıyordu. O an düşündüm: bir insanın, kendi eksiklik hissinden yola çıkarak tüm insanlığın gelişim anlayışını değiştirmesi ne kadar büyük bir şeydi. Bugün sizlerle, Adler'in belki de en çok bilinen ama en yanlış anlaşılan kavramı üzerine konuşmak istiyorum: Aşağılık kompleksi.
Çünkü bu kavram, sadece bir psikolojik tanım değil, kendimizi küçümsediğimizde aslında içimizdeki gücü nasıl kaybettiğimizi anlatan evrensel bir hikâyedir.
İnsanın en derin arzusu üstün olmak değil, yeterli hissetmektir. Ama yeterli hissetmediğimizde, içimizde sessiz bir yara açılır. İşte Alfred Adler'in 'aşağılık kompleksi' dediği şey, bu yaranın üzerini örtmeye çalışırken kendimizi daha da yitirmemizdir. Adler, insanı 'eksiğini tamamlamaya çalışan bir varlık' olarak tanımlar. Hepimizin içinde bir eksiklik duygusu vardır. Bu duygu doğaldır; çünkü gelişimi başlatan güçtür. Bir çocuk yürüyemez, bu yüzden yürümeyi öğrenir. Bir genç başarısız olur, bu yüzden daha çok çalışır.
Ama bazen bu "eksiklik duygusu", sağlıklı bir motive edici güç olmaktan çıkar; kişiyi aşağılık kompleksine sürükler. Artık gelişmek için değil, kendini kanıtlamak için yaşar.
Bu noktada "büyümek" değil, "başkalarının gözünde büyük görünmek" hedefi olur. Adler bu hâli şöyle özetler: "İnsanın asıl düşmanı başkaları değil, kendi yetersizlik duygusudur."
AŞAĞILIK KOMPLEKSİ NASIL OLUŞUR?
Bir çocuk, sürekli eleştirilen, kıyaslanan ya da değersizleştirilen bir ortamda büyüdüğünde, "ben yeterli değilim" inancı zihnine kazınır. Bunu değiştirmek için iki yol dener: Ya içine kapanır ve hiçbir şey yapmaz ya da aşırı telafiye gider yani sürekli daha fazlasını yapmaya çalışır.
Bir yetişkin olarak "kusursuz olmalıyım", "herkes beni beğenmeli", "yanlış yaparsam değerimi kaybederim" gibi düşünceler bu çocukluk inancının maskelenmiş hâlleridir.
İşte bu maskeler, aşağılık kompleksinin günlük hayattaki yüzleridir.
Aşağılık kompleksi olan biri genellikle şunları yaşar: Sürekli başkalarıyla kıyaslama Başarısızlıktan aşırı korkma Eleştirildiğinde hemen savunmaya geçme Övgüyle rahatlayıp eleştiriyle yıkılma Her şeyi "ya çok iyi" ya "çok kötü" olarak görme İçten içe sevilmediğine ya da yeterince iyi olmadığına inanma. Dışarıdan güçlü, özgüvenli hatta bazen kibirli görünse de, bu sadece bir savunma duvarıdır. Çünkü içerde küçük bir çocuk hâlâ "Beni beğendiniz mi?" diye fısıldamaktadır. Adler der ki: "İnsanın sağlıklı olgunluğu, sevildiğini bilmesinden doğar." Ama eğer bir çocuk, sevgiyi koşula bağlı olarak öğrendiyse, yani sadece başarılıyken, usluyken ya da başkalarını memnun ettiğinde sevildiyse, yetişkin olduğunda sevgiyi "kazanılması gereken" bir şey sanır. Bu yüzden her ilişkide, her ortamda, her başarıda yeniden kendini kanıtlamaya çalışır. Oysa sevgi kanıtlanmaz; yaşanır. Ve insan ancak koşulsuz kabul gördüğünde "kendilik değeri"ni hisseder.
ÇÖZÜM: YETERSİZLİKLE BARIŞMAK
Aşağılık kompleksinden kurtulmanın yolu, "yeterli olduğunu ispatlamak" değil, yetersizliğini kabul etmektir. Çünkü insan kusurludur, ama değerlidir. Kusur, gelişimin kapısıdır. Bir yerimiz eksik olduğu için değil, o eksiği tamamlamak için hayattayız. Bu yüzden kendine şu soruyu sormak iyileştirici olabilir: "Kendimi sürekli kime kanıtlamaya çalışıyorum?" Ve ardından bir nefes al, kalbine dön, şu cümleyi fısılda: "Artık yeterliyim. Artık kendime inanıyorum." Bu kabul hâli, kompleksin yerini dengeye bırakır.
Artık başkalarının gözünde değil, kendi vicdanında büyümeye başlarsın.
ADLER'İN ÖĞRETTİĞİ DENGE
Adler'in psikolojisi bize şunu hatırlatır: Gerçek özgüven, üstünlükten değil aidiyet duygusundan doğar. İnsanı şifalandıran şey, "herkesten iyi" olmak değil, "herkesle birlikte" olabilmektir. Bu yüzden en güçlü insan, kendini zayıf yanlarıyla birlikte kabul edebilendir. Zayıflıklarını inkâr etmek değil, onlarla barışmak; eksik yanlarını utanmadan göstermek, başkalarının da cesaretini artırır. Kendini başkalarıyla kıyasladığında, kendi yolundan uzaklaşırsın. Unutma: Sen eksik değilsin, sadece tamamlanmakta olan bir hikâyesin. Kendini yarım hissettiğin anlar bile, aslında olgunlaşmanın satır aralarıdır. Her yara bir cümle, her düşüş bir virgül, her yeniden başlama bir noktalı virgüldür bu hikâyede. Ve her hikâye gibi, seninki de benzersiz bir şekilde güzel çünkü onu yalnızca sen yazabiliyorsun.