Kortta her şey ölçülüdür: çizgiler net, sayıların dili kesin, hatanın affı yoktur. Ama kortun dışına çıktığınızda zaman uzar, mesafeler bulanıklaşır, yalnızlık çoğu zaman skor tabelasından daha görünür hale gelir.
Zeynep Sönmez tam da bu iki dünya arasında yaşayan bir sporcu. Bir takvim yılına sığdırılmış uçuşlar, oteller, antrenman kortları ve kısa molalar... Nasılsın soruma, "İyiyim" derken arkasından "Gerçekten nasılsın?" soruma cevabı kısa ama samimi: "Yorgunum evet; ama sevilen bir işin yorgunluğu bu." Tenisin romantik tarafı televizyon ekranında kalır. Gerçekte ise her maç bir başka şehir, her galibiyet bir sonraki yolculuğun başlangıcıdır.
Tenis dünyası dışarıdan parıltılı bir vitrin gibi görünür. Oysa bu vitrinin arkasında bitmeyen yolculuklar, farklı ülkeler, farklı saat dilimleri ve her hafta yeniden başlayan bir mücadele vardır. Zeynep Sönmez bu gerçeği ne romantize ediyor ne de şikayet! Evet yorucu ama yaptığı işi sevdiğini söylüyor. Belki de onu farklı kılan tam olarak bu; başarıyı bir sonuç değil, bir süreç olarak görmesi.
Zeynep'in oyunu gibi duruşu da abartısız. Gösterişli ritüelleri yok; ne kazandığında taşan bir sevinç ne de kaybettiğinde teatral bir kırılma. Bu sakinlik bir eksiklik değil, bir tercih gibidir. Kortta bağırarak var olmayı değil, oynayarak kalmayı seçer. Raket elindeyken vücudu konuşur; geri kalan her şey susar. Zeynep'in yurt dışı hayatı, kupalar ve puanlardan ibaret değil. Büyük turnuvalar, kusursuz oteller, aynı tatta yemekler... Ve arada, beklenmedik bir eksiklik: zeytin. Türkiye'de farkına bile varılmayan, sofrada kendiliğinden duran bir şeyin başka bir ülkede bulunamaması. Basit gibi görünen bu yokluk, memleketle bağın ne kadar gündelik bir yerden kurulduğunu hatırlatır. Zeytin aramak, aslında eve dair bir şey aramaktır; tanıdık bir tadı, alışkanlığı, bir sabah hissini. Belki de bu yüzden Zeynep'in hikayesi yalnızca bir 'yükselen sporcu' anlatısı değildir. Daha çok, sürekli hareket halindeyken bile kendine bir merkez kurma çabasıdır. Her şehirde aynı rutini kurmak, her kortta aynı zihinsel dengeyi tutturmak... Teniste asıl mücadele çoğu zaman rakiple değil, zihnin dağılma ihtimaliyledir. Zeynep bu mücadeleyi sessizce verir.
Onu izlerken insan şunu fark ediyor: Bu bir acelecilik hikayesi değil. Ne başarıyı çağıran cümleler var ne de dramatik kırılmalar. Zeynep Sönmez, adım adım ilerleyen, yolun ağırlığını bilen ama yolun kendisinden de kaçmayan bir sporcu portresi çiziyor. Raketindeki teller bazen bir bayrağın rengine bürünüyor, bazen bir topun sesine karışıyor; ama her seferinde aynı sakinlikte. Fazlalıkları atıyor, riski azaltmıyor ama gürültüyü kesiyor. Belki de bu yüzden maçları izlerken insan, büyük bir hikâye anlatılıyormuş gibi değil de, dikkatli bir metin okunuyormuş gibi hissediyor. Bir noktada konu oyuna geliyor. Teknikten, ritimden, kort üzerindeki kararlardan... Ve ister istemez tenis tarihinin en büyük isimlerine dokunuyoruz. Roger Federer'in adını andığımızda yüzünde hayranlıktan çok, dikkatli bir mesafe beliriyor. Federer onun için ulaşılmaz bir ikon değil; oyunun nasıl sadeleşebileceğinin kanıtı gibi. Abartısızlık, ekonomi, sakinlik... Zeynep'in korttaki duruşuyla Federer estetiği arasında görünmez bir bağ var. Gösterişsiz ama etkili: "O günün geleceğini biliyorduk ama yine de bütün tenis dünyası için üzücüydü. Özellikle veda organizasyonu herkesi ağlattı."
GÜN GELECEK, BUGÜN DE ÖZLENECEK
Tenise dışarıdan bakıldığında bireysel bir spor gibi görünür. Oysa içeriden bakıldığında, insanın kendisiyle kurduğu en uzun diyaloglardan biridir. Zeynep'le konuşurken bu diyalog hissi hep orada duruyor. Ne anlattığından çok
, nasıl anlattığı belirleyici. Cümleleri kısa ama boşlukları dolu. Tenis, bireysel bir spor denir. Doğru. Ama bazı oyuncular vardır ki, bireyselliklerinin içine dünyayı da sızdırırlar. Zeynep'in farkı tam burada başlıyor. Onun portresi bir yükseliş hikayesi gibi okunmuyor. Daha çok, acele etmeyen bir ilerleme gibi. Federer'i referans alırken hayranlık değil, ölçü araması; Filistin detayında slogan değil, duruş seçmesi; zeytin meselesinde nostalji değil, aidiyet kurması... Hepsi aynı yerden besleniyor. Onunla konuşurken insan şunu hissediyor: Bu hikâye anlatılmak için değil, yaşanmak için devam ediyor. Çünkü o, bugünün bir gün özleneceğini bilenlerden...

LUGATINDA 'BANANE' YOK
Kort dışında ise Zeynep'in dünyası oldukça sade. Uzun uçuşlarda müzik dinliyor, film izliyor; son dönemde gerilim romanlarına yönelmiş... Kitap ismi vermiyor. Zira molada motivasyon amacıyla altını çizdiği satırlar için kitabına başvurması bile battı birilerine. Maçta kitap okumak onu oyundan koparırmış! Ah şu her şeyi çok iyi bildiğini sanan okumuş kara cahiller! Bu tercih bile onun karakterine dair ipuçları veriyor: Hız, gerilim ve bilinmezlik... Tenisin doğasına uygun bir okuma alışkanlığı. Bazen en sessiz ayrıntılar en yüksek sesi çıkarır. Bir maçta, raketindeki tellerin rengini Filistin bayrağının renklerine çevirdiğinde olduğu gibi. Tribünlere dönük bir jest değildi bu; kameralara oynayan bir mesaj hiç değildi. Maç bitince geçip giden, ama fark edildiğinde ağırlığı hissedilen bir ayrıntıydı. Bir sporcunun bedeninin, fark edilme ihtimalini göze alarak bir duruş taşıması... Sessiz ama net. Tenisin "tarafsızlık" kalıbının içinde küçük bir çatlak gibi. Bu çatlak bazen de maçı bırakıp düşeni omuzlamak oluyor. "Kim olsa aynısını yapardı" demesine bakmayın, Zeynep başka! Bu yüzden bu kadar saf ve hesapsız hareket ediyor. Hakem fildişi kulesinden inmeden, yere düşen top toplayıcının yanında bitiyor. Bir kez daha düşerken bu kez taşıyor onu... Lugatında 'Banane' yok, top yere düşmeden tüm gücüyle uzanmak var, öyle öğrenmiş anne babasından.
RAKİP İSMİ ÖNEMLİ DEĞİL, TERCİHİM İLK 10
Geleceğe dair hayalleri iddialı ama ölçülü. Spesifik bir rakip adı vermiyor; fakat ilk 10'daki bir isimle oynamak istediğini söylüyor. Yani hedefi büyük ama ayakları hep yere basıyor. Çünkü onun için önemli olan isim değil, bir seviye...
İSTANBUL'UN KOKUSU ONA HUZUR VERİYOR
Sürekli seyahat eden bir tenisçi için 'ev' kavramı zamanla soyutlaşır. Zeynep için ise ev hâlâ çok somut: Ailesi, sevdikleri ve İstanbul... Her dönüşünde Boğaz'da bir yemek ya da bir kahve içmeye çalıştığını söylüyor. Bu küçük ritüel, sadece bir alışkanlık değil, bir yeniden başlama biçimi. Otel odalarının geçici konforundan sonra İstanbul'un sesi ve kokusu, ona huzur veriyor.