Bir ağacın dallarına bakarak onun neden eğri büyüdüğünü anlayamazsınız. Cevap, çoğu zaman toprağın altındadır. İnsan da böyledir. Bir erkeğin bugün nasıl davrandığını anlamak istiyorsanız, yalnızca bugüne değil, çocukluğuna da bakmanız gerekir. Amerikalı Jungçu psikanalist Robert Moore, erkek psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarında önemli bir noktaya dikkat çeker. Ona göre bir erkek çocuğunun sağlıklı bir kimlik geliştirebilmesi için hayatında kendisini gören, takdir eden, yol gösteren ve güven veren olgun bir erkek figürüne ihtiyaç vardır. Çoğu zaman bu kişi babadır. Çünkü çocuk, ilk kez kendi değerini babasının gözlerinde arar. Bir çocuk yürümeyi annesinin elinden tutarak öğrenir; ama birçok erkek, kendine güvenmeyi babasının bakışında öğrenir. Peki ya o bakış hiç gelmezse? Ya baba evde olduğu hâlde aslında hiç yoksa... Ya da sürekli çalışan, hep yorgun olan, sevgisini göstermeyen, her başarıyı yetersiz bulan, sürekli eleştiren bir babayla büyürse... İşte o zaman çocuk, yaşananları olduğu gibi yorumlayamaz. Çünkü çocuk zihni henüz hayatı anlayacak olgunlukta değildir. Olan biteni kendisiyle ilişkilendirir. "Babamın sevgisini alamıyorsam demek ki yeterince iyi değilim." diye düşünür. Aslında sorun babanın sevgiyi gösterememesi olabilir. Ama çocuk bunu bilmez. O, kendisini suçlar. Bu yüzden çocuklukta oluşan en derin yaralardan biri utançtır. Bu utanç, "Ben kötü biriyim." şeklinde ortaya çıkmaz. Daha sessiz konuşur. "Yeterince iyi değilim." "Ne yaparsam yapayım yetmeyecek." "Beni olduğum gibi sevmezler." Bu cümleler zamanla insanın karakteriymiş gibi görünmeye başlar. Oysa bunlar karakter değildir; yıllar önce verilmiş anlamlardır.

İnsan, taşıyamadığı acının arkasına saklanır
Robert Moore, erkeklerin büyük bölümünün aslında güçsüz oldukları için değil, çocuklukta oluşan bu görünmez yaraları taşıdıkları için mücadele ettiğini söyler. Bu yara iyileşmediğinde ise yetişkinlikte genellikle iki farklı yol ortaya çıkar. Bazı erkekler durmadan kendini kanıtlamaya çalışır. Daha çok çalışırlar. Daha çok kazanırlar. Daha güçlü görünmek isterler. Başarı onlar için bir hedef değil, onay almanın yoludur. Dışarıdan bakıldığında son derece başarılı görünürler. Fakat içlerinde küçük bir çocuk hâlâ aynı cümleyi beklemektedir: "Seninle gurur duyuyorum." Bu yüzden başarı onları kısa süre mutlu eder. Yeni bir hedef çıkar. Sonra bir yenisi... Çünkü aslında aradıkları başarı değil, çocuklukta alamadıkları değerdir. Bazı erkekler ise tam tersini yapar. Kendilerini hayattan geri çekerler. Risk almaktan korkarlar. Potansiyellerini gösteremezler. İçten içe değersiz olduklarına inanırlar. Zamanla bu inanç depresyona, yalnızlığa ya da bağımlılıklara dönüşebilir. Çünkü insan, taşıyamadığı acıyı çoğu zaman susturmaya çalışır. Kimi başarıyla, kimi işle, kimi alkolle, kimi de ekranın arkasına saklanarak... Farklı görünen bu iki hayatın altında ise çoğu zaman aynı yara vardır: "Ben yeterli değilim." Peki insan çocukluğunda oluşan bu yarayla ömür boyu yaşamak zorunda mıdır? Hayır. Çünkü bizi değiştiren yalnızca yaşadıklarımız değildir; yaşadıklarımıza verdiğimiz anlamdır. Asıl belirleyici olan, yaşadığımız olaya yüklediğimiz anlamdır. Çocukken bu anlamı seçme şansımız yoktu. Çocuk zihni hayatı yetişkin gibi değerlendiremez. Babası kendisini sürekli eleştiriyorsa, "Babamın kendi yaraları var." diye düşünmez. Bunun yerine, "Demek ki ben yetersizim." sonucuna ulaşır. Çünkü çocuk için anne ve baba haklıdır. Yanlış olan kendisidir. İşte sorun da burada başlar. Aradan otuz, kırk hatta elli yıl geçer. İnsan büyür, iş sahibi olur, evlenir, çocuk sahibi olur. Ama o küçük çocuk hâlâ bilinçaltında aynı cümleyi taşımaktadır: "Ben yeterli değilim." Sonra patronundan gelen küçük bir eleştiri, eşinin söylediği basit bir söz ya da bir arkadaşının ilgisiz tavrı, bugünkü olayı değil, yıllar önce oluşmuş o eski yarayı harekete geçirir. İnsan bugüne değil, geçmişine tepki verir. Bu yüzden bazen bir cümle bizi saatlerce üzer. Bazen yıllardır taşıdığımız yük, yaşadığımız olay değil; o olaya verdiğimiz anlamdır.

Affetmek, yapılanları unutmak değildir
Ve son olarak, affetmek... Affetmek, yapılanları unutmak değildir. Yaşananları haklı görmek de değildir. Affetmek, geçmişin bugün üzerinizde kurduğu hâkimiyeti bırakmaktır. Çünkü affetmediğiniz her olay, zihninizde yaşamaya devam eder. Siz kırk yaşına gelirsiniz ama içinizdeki sekiz yaşındaki çocuk hâlâ babasının bir gün kendisini görmesini bekler. Gerçek özgürlük, geçmişi inkâr etmekte değil; onun sizi yönetmesine izin vermemektedir. Belki babanız size vermeniz gereken sevgiyi veremedi. Ama bugün kendinize bunu verebilirsiniz. Belki sizi hiç takdir etmedi. Ama bugün kendi emeğinizi siz görebilirsiniz. Belki size "Sen değerlisin." demedi. Ama artık bunu duymak için bütün hayatınızı başkalarının alkışına bağlamak zorunda değilsiniz. Gerçek olgunluk, çocukluğumuzda eksik kalan her şeyi başkalarından istemeyi bırakıp, onları kendi içimizde inşa edebildiğimiz gün başlar. Çünkü gerçek güç, herkese ne kadar güçlü olduğunu göstermek değildir. Gerçek güç, artık bunu hiç kimseye ispat etmek zorunda hissetmemektir.