Bazen ne olduğunu tam olarak adlandıramadığımız bir ağırlık çöker üstümüze. Hayatımızda büyük bir felaket yoktur, kimse bize kötü davranmamıştır; ama içimizde sürekli bir eksiklik, bir yetişememe hissi vardır. Peki bu his tam olarak nereden gelir? Columbia Üniversitesi'nde görev yapan E. Tory Higgins ve Duke Üniversitesi'nden Timothy J. Strauman'ın Journal of Personality dergisinde 1988 yılında yayımladıkları "Self- Discrepancies as Predictors of Vulnerability to Distinct Syndromes of Chronic Emotional Distress" başlıklı araştırma, bu soruya çok net bir cevap veriyor. Araştırmacılar katılımcılardan üç ayrı listeyi doldurmalarını istediler. Birinci listede kendilerini bugün nasıl gördüklerini, yani gerçek benliklerini yazdılar. İkinci listede olmayı en çok istedikleri kişiyi, yani ideal benliklerini tarif ettiler. Üçüncü listede ise kendilerini olmak zorunda hissettikleri kişiyi, yani olması gereken benliklerini yazdılar. Aradan haftalar geçtikten sonra aynı kişilerin duygusal durumları ölçüldü. Sonuç son derece çarpıcıydı. Gerçek benlikle ideal benlik arasındaki mesafe büyüdükçe, kişinin depresyon belirtileri artıyordu. Gerçek benlikle "olması gereken" benlik arasındaki mesafe büyüdükçe ise kaygı ve tedirginlik belirtileri artıyordu. Dahası, bu iki mesafe birbirinin yerine geçmiyordu. İdealinden uzak olmak kişiyi kaygılandırmıyor, hüzünlendiriyordu. Sorumluluklarından uzak olmak ise hüzünlendirmiyor, huzursuz ediyordu. Yani içimizdeki iki farklı acının, iki farklı kaynağı var.
HER ŞEY YOLUNDA AMA İÇİMDE BOŞLUK VAR
Bu bulgu bana yıllardır sohbetlerde en çok duyduğum iki cümleyi hatırlattı. Birincisi şu: "Hayatımda her şey yolunda ama içimde bir boşluk var." İkincisi ise şu: "Sürekli bir şeyleri yetiştiremeyeceğim hissiyle yaşıyorum." Birinci cümleyi kuran insan, hayal ettiği halinden uzaktır. İkinci cümleyi kuran insan ise omuzlarına yüklenmiş beklentilerin altındadır. İkisi de acı çeker, ama acıları aynı değildir. Yıllardır resim yapmayı hayal eden, ama bir türlü başlayamayan birini düşünün. Hayatı düzenlidir, işi vardır, evi vardır; yine de akşamları içine bir ağırlık çöker. Onu yoran bir yük değil, bir eksikliktir. Hayalindeki kişiye bir türlü yaklaşamamanın sessiz hüznüdür. Bir de şunu düşünün: Herkesin beklentisini karşılamaya çalışan bir insan. İyi bir evlat olmalıdır, iyi bir çalışan olmalıdır, iyi bir arkadaş olmalıdır. Listesi hiç bitmez. Onu yoran bir eksiklik değil, bir yüktür. "Yetişemiyorum" duygusunun sürekli tedirginliğidir. Aynı yorgunluk gibi görünürler. Ama biri hüzündür, diğeri kaygıdır. Bunu ayırt edebilmek çok önemlidir. Çünkü yanlış teşhis, yanlış çözüm getirir. Hüznünü kaygı sanan insan kendini daha çok çalışmaya, daha çok yetişmeye zorlar; oysa ihtiyacı olan şey hız değil, yönünü hatırlamaktır. Kaygısını hüzün sanan insan ise kendini daha büyük hayallerle avutmaya çalışır; oysa ihtiyacı olan şey yeni bir hayal değil, taşıdığı yükü hafifletmektir.
KENDİMİZE ŞEFKATLE BAKMALIYIZ
Yıllardır anlattığım DAT Sistemi -durum, anlam, tepki- burada çok işe yarar. Çünkü bu iki mesafeyi yaratan şey durumun kendisi değildir; o duruma yüklediğimiz anlamdır. "Henüz resme başlayamadım" bir durumdur. Buna "demek ki hiçbir zaman olamayacağım" anlamını yüklerseniz hüzün doğar; "demek ki bugün küçük bir adım atabilirim" anlamını yüklerseniz hareket doğar. Durum aynıdır, tepki farklıdır. Tasavvufta bu meseleye çok derin bir yerden bakılır. Yunus Emre'nin o meşhur dizesini hatırlayın: "Bir ben vardır bende benden içeri." Yani insanın kendisiyle ilgili taşıdığı imge, gerçek kendiswi değildir. Tasavvuf yolunda esas olan, insanın kendine acımasız bir yargıyla değil, şefkatli bir gözle bakabilmesidir. Kendini olduğu gibi görmeden, olmak istediği yere yürüyemez. Burada bir noktanın altını çizmem gerekiyor. Bu araştırma, "hedeflerinizden vazgeçin, sorumluluklarınızı bırakın" demek değildir. İdealler insanı büyütür, sorumluluklar insanı olgunlaştırır. Sorun ideallerin varlığında değil, o ideallerle aramızdaki mesafeyi bir suç gibi taşımamızdadır. Ve eğer bu ağırlık uzun süredir gündelik hayatınızı zorluyorsa, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz; bir uzmandan destek almak da bir çözümdür.
NASIL ÇÖZÜM BULURUZ?
1- Hangi mesafenin sizi yorduğunu ayırt edin. Kendinize sorun: "Ben bir şeyi kaçırdığım için mi üzgünüm, yoksa bir şeye yetişemediğim için mi tedirginim?" Adı doğru konmuş bir duygu, yarı yarıya hafifler.
2- "Olması gereken" listenizi gözden geçirin. O listedeki maddelerin kaçı gerçekten size ait, kaçı başkalarının sizin üzerinize yüklediği bir beklenti? Size ait olmayan bir yükü taşımak zorunda değilsiniz.
3- İdeal benliğinizi bir hedef değil, bir yön olarak görün. Yön, her gün varılması gereken bir yer değildir; sadece yürünen taraftır. Bugün bir adım attıysanız, o yöne gidiyorsunuz demektir.
4- Kendinize de başkalarına konuştuğunuz gibi konuşun. Bir dostunuza "sen hiçbir şeyi beceremiyorsun" demezsiniz. Kendinize de demeyin.
5- Gerçek benliğinizin de bir değeri olduğunu hatırlayın. Bugünkü hâliniz sadece aşılması gereken bir engel değil; buraya kadar gelebilmiş, çok şey taşımış bir insandır. Onu görmeden ileriye bakmak, temelini görmeden bina yükseltmeye benzer.
UNUTMA
Mesafe aynıdır. Değişen, o mesafeye yüklediğiniz anlamdır. Anlam değişince duygu değişir. Duygu değişince yürüyüş değişir. Belki de mesele, o mesafeyi bir gecede kapatmak değil. Belki de mesele, o mesafede yürürken kendine düşman değil, yol arkadaşı olabilmektir. Çünkü insan, kendisiyle barıştığı gün, olmak istediği kişiye çoktan yaklaşmış olur.