Pennsylvania Üniversitesi'nden Marissa Sharif ile California Üniversitesi, Los Angeles'tan (UCLA) Cassie Mogilner ve Hal Hershfield, "vaktim yok" şikâyetinin altında yatan sebepleri merak ettiler. Araştırmalarını 2021 yılında Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayımladılar.
Ekip, 35 binden fazla kişinin verilerini inceledi. Bu kişilerin 20 binden fazlası, önceki 24 saatini saat saat anlatmıştı: ne yaptıklarını, her işe ne kadar zaman ayırdıklarını ve o sırada kiminle olduklarını.
Araştırmacılar bu kayıtlardan yola çıkarak herkesin gün içinde kendine ayırabildiği zamanı hesapladı. Ardından bu sürenin, insanların hayatlarından ne kadar memnun olduklarıyla nasıl bir ilişkisi olduğuna baktılar.
İlk bakışta sonuç tahmin edilebilir görünüyordu: İnsan ne kadar çok boş zamana sahipse, o kadar mutlu olmalıydı.
Ama veriler bunu söylemedi.
Günde iki saatten az boş zamanı olanlar gerçekten daha mutsuzdu. Sürekli bir yerlere yetişme ve kendine vakit ayıramama hissi onları yıpratıyordu. Fakat boş zamanı beş saati aşanlarda da memnuniyet düşüyordu.

ZAMAN ASLINDA İKİYE AYRILIR
Başka bir deyişle, boş zamanın da bir eşiği vardı. Belli bir noktadan sonra insanı dinlendirmek yerine, günün ağırlığını artırmaya başlıyordu.
Asıl bulgu bundan sonra geldi. Araştırmacılar boş vakti ikiye ayırdılar: Tek başına geçirilen vakit ve sevdikleriyle geçirilen vakit. Tek başına geçirilen vakitte "fazlası zarar verir" kuralı işliyordu. Ama vakit paylaşıldığında bu kural ortadan kalkıyordu.
Orada fazlası diye bir şey yoktu.
Yani mesele günün kaç saatinin bize kaldığı değil. O saatleri neyle doldurduğumuz.
Bunu, bir felsefe dersinde anlatılan şu hikâye kadar iyi açıklayan az şey var.
Profesör bir gün sınıfa elinde kocaman bir cam kavanozla girer. Hiçbir şey söylemeden kavanozu tenis toplarıyla ağzına kadar doldurur ve sorar: "Doldu mu?" Öğrenciler hep bir ağızdan "doldu" derler.
Profesör masadaki kutulardan birini alır, içindeki çakıl taşlarını kavanoza döker. Taşlar topların arasındaki boşluklara kayar. Yine sorar: "Peki şimdi?" Yine "doldu" derler.
Bu kez kumu döker. Kum, çakılların arasında kalan her boşluğa dolar. Aynı soru, aynı cevap.
En sonunda profesör masanın altından iki fincan kahve çıkarır ve kavanoza boşaltır.
Kahve, kumun bile arasından sızar.
Sınıf gülmeye başlar.
Sonra profesör konuşur:

"Bu kavanoz sizin hayatınız. Tenis topları ailenizdir, sağlığınızdır, dostlarınızdır.
Gerisini kaybetseniz de hayatınız onlarla dolu kalır. Çakıl taşları işiniz, eviniz, arabanızdır.
Kum ise geri kalan ufak tefek her şeydir. Kavanoza önce kumu doldurursanız, ne çakıla yer kalır ne de tenis toplarına.
Önce tenis toplarını yerleştirin. Gerisi zaten kumdur." Bir öğrenci elini kaldırır: "Peki hocam, o iki fincan kahve neydi?" Profesör güler: "Bu soruyu bekliyordum.
Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, bir dostunuzla kahve içecek kadar yer her zaman vardır." Araştırmacıların binlerce insanın verisinde bulduğu şeyi, o profesör tek bir kavanozla anlatmış oluyor.
Akşam eve yorgun dönen birini düşünün.
Kapıdan girer, üstünü değiştirir, kanepeye oturur, telefonunu eline alır. "Beş dakika" der. O beş dakika bir saat olur.
Çocuğu yanına gelip bir şey anlatmak ister, "birazdan" der. Eşi bir şey soracak olur, "sonra" der. Gece yatağa girdiğinde tuhaf bir eksiklik hisseder. O gün çok şey yapmıştır ama önemli hiçbir şeye dokunmamıştır.
Kavanoz kumla dolmuştur.
Tasavvuf yolunda insana "ibnü'l-vakt", yani "vaktin oğlu" denir. Çünkü insanın elinde bulunduğu andan başka bir şey yoktur. Geçmiş elinden çıkmıştır, gelecek henüz eline geçmemiştir. Bu yüzden eskiler vakti sermaye sayarlardı. Sermayenizi neye yatırdığınız, sonunda kim olacağınızı belirler.
Bu, işinizi savsaklayın anlamına gelmez. Çakıl taşları da kavanozun içindedir; ekmeğini kazanmak, evini çekip çevirmek hayatın gerçek yükleridir. Mesele onları atmak değil, sıralamayı doğru kurmak.
Bir de şu var: Kum dediğimiz şeyler tek tek zararsız görünür. Bir bildirim, bir tartışma, bir video. Zararı tek tek değil, toplamda verirler.

ÇÖZÜM OLDUKÇA KOLAY
1 Tenis toplarınızı isimlendirin.
Zihninizde tutmayın. Bir kâğıda hayatınızdaki beş şeyi yazın; kaybettiğinizde yerine hiçbir şey koyamayacağınız beş şeyi. Adı konmamış öncelik, önceliğe benzemez.
2 Sevdiklerinizle buluşmayı planlayın. "Vakit bulursam" cümlesi hiç kurulmasın.
Vakit bulunmaz, ayrılır. Perşembe akşamı babanızla telefonda konuşacaksanız, o perşembe akşamını önceden ayırın.
3 Kumu yasaklamayın, sınırlayın.
Telefonu, diziyi, akışı hayatınızdan çıkarmanız gerekmiyor. Sadece bunların ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine siz karar verin.
4 Anlamı siz verin. DAT Sistemi'nde üç basamak vardır:
Durum, Anlam, Tepki. "Yoğunum" bir durumdur. Ona verdiğiniz anlam "yetişemiyorum" olursa tepkiniz telaş olur. "Neyin önemli olduğunu seçmem gerekiyor" olursa tepkiniz düzen olur.
Aynı gün, farklı iki hayat.
5 Birine kahve teklif edin.
Bugün. Aramayı ertelediğiniz kişiyi arayın. Bir kahveye bile yer olmayan bir hayat, dolu değil; sadece tıkanmıştır.
UNUTMAYIN
Zaman kimseye yetmez.
Zaman kimseyi beklemez.
Zaman, yalnızca kendisine değer verdiğimiz yerde çoğalır.
Hepimizin kavanozu aynı büyüklükte. Kimsenin günü yirmi beş saat değil. Fark, kavanoza ne koyduğumuzda ve neyi önce koyduğumuzda ortaya çıkıyor. Ömrünün sonuna gelen hiç kimse daha çok çalışmadığına hayıflanmıyor; sevdiklerine yeterince vakit ayırmadığına hayıflanıyor.
Önce tenis toplarını koyun. Gerisi kendi yerini bulur!..
Ve unutmayın: Zaman en değerli şeydir. Onu kime hediye ettiğinize dikkat edin...