Türkiye'den Grammy'nin karar mekanizmasında yer alan isimlerden biri olmak, genç kuşak sanatçılar için önemli bir eşik. Recording Academy üyeliğine davet edilen piyanist ve besteci Büşra Kayıkçı, bu daveti kariyerinin uluslararası alanda ilerlediğinin güçlü bir işareti olarak görüyor.
Kanada'ya ilk Kuzey Amerika konserini vermek üzere gittiği sırada aldığı davet, onun için birkaç 'ilk'i aynı anda buluşturdu. Avrupa'dan Japonya'ya, Amerika'dan farklı uluslararası festivallere uzanan müzik yolculuğunda eserleriyle kendine özgü bir dünya kuran sanatçı, Türkiye'de ise zaman zaman müziğinden çok kimliği ve görünüşü üzerinden tartışılmasına rağmen rotasını değiştirmiyor. Annelikle birlikte üretkenliğinin arttığını söyleyen sanatçı, mimarlık eğitiminin beste anlayışına etkisinden ekim ayında AKM'de vereceği konsere kadar müzikle kurduğu ilişkiyi anlattı.
- Grammy'den gelen daveti ilk gördüğünüzde neredeydiniz, neler hissettiniz? Bu harika haberi ilk kiminle paylaştınız?
- Daveti aldığımda Kanada'ya gidiyordum. Uçak daha yeni inmişti ve ben ilk Kanada konserimi, aslında ilk Kuzey Amerika konserimi vermek üzere oraya gitmiştim. Tam o sırada e-postayı gördüm. Tabii ki çok sevindim. Benim için güzel olan, birkaç "ilk"in aynı anda bir araya gelmesiydi. İlk kez Amerika kıtasında konser vermeye gidiyorum ve aynı anda Recording Academy üyeliğiyle ilgili böyle bir haber alıyorum. Sonuçta Grammy demek de Amerika demek. Kariyerimde bundan sonraki hedeflerimden biri de orada çok daha kapsamlı bir turne gerçekleştirmek. Dolayısıyla bu davet, kendi planlarıma ve hayallerime doğru ilerlediğimi hissettiren, benim için oldukça ümit verici bir adım oldu. Uçakta kızım da yanımdaydı, dolayısıyla haberi ilk onunla paylaştım. Ardından Recording Academy paylaşım için bir sosyal medya kiti gönderdi; ben de çok beklemeden haberi takipçilerimle paylaştım.

FARKLI MÜZİK TÜRLERİNİ DE TANIYACAĞIM
- Sizi seçmelerinin arkasında hangi çalışmalarınızın etkili olduğunu düşünüyorsunuz?
- Spesifik bir şeyin etkili olduğunu söylemem çok mümkün değil; bana da bu yönde özel bir bildirim yapılmadı. Ancak 2022 yılından beri uluslararası bir plak şirketi olan Warner Classics'in sanatçısıyım ve eserlerim burada yayımlanıyor. Aynı zamanda Londra merkezli bir müzik yayıncısının kataloğunda yer alıyorum. Bugüne kadar Avrupa'nın pek çok ülkesinde, Japonya'da ve Amerika'da konser verme; önemli festival ve platformlarda müziğimi paylaşma fırsatım oldu. Çalışmalarım çeşitli uluslararası ödüllere aday gösterildi, müziklerim farklı ülkelerde radyolarda yayımlandı. Dolayısıyla bunu tek bir eser ya da projeden ziyade, yıllar içerisinde oluşan bu bütünün bir sonucu olarak görüyorum.
-Türkiye'den bir piyanistin Grammy'nin karar mekanizmasının içinde olması sizin için ne ifade ediyor?
- Recording Academy dünyanın pek çok farklı ülkesinden sanatçıların ve müzik profesyonellerinin bir araya geldiği çok büyük bir müzik topluluğu. Türkiye'den de daha önce bu topluluğa katılan ve katkı sunan müzisyenler olduğunu biliyoruz. Benim de bu yıl Türkiye'den seçilen isimlerden biri olmak ve bu topluluğun bir parçası haline gelmek elbette gurur verici. Ama buradaki önemli olan mesele yalnızca Grammy oylamalarında söz sahibi olmak değil. Çok büyük ve uluslararası bir müzik ekosisteminin içine dahil oluyorsunuz. Burada farklı müzik kültürlerini ve üretimleri takip etmek, yeni şeyler öğrenmek ve aynı zamanda kendi birikiminizle bu topluluğa katkı sunmak için çok fazla alan var. Benim için asıl heyecan verici olan tarafı da bu.

YURT DIŞINDA GÖRÜNÜŞÜME DEĞİL MÜZİĞE ODAKLANIYORLAR
- Bu başarıdan sonra Türkiye'de size yönelen ilginin müziğinizden çok görünüşünüz üzerinden tartışılmasını nasıl karşıladınız?
- Benim için yeni değil; kariyerimin ilk günlerinden beri Türkiye'de zaman zaman karşılaştığım bir şey. Biraz da bu nedenle daha yolun başında kendime uluslararası ölçekte aktif olmayı hedef olarak koydum, sektörel anlaşmalarımı, iş birliklerimi ve bağlantılarımı bu doğrultuda kurmaya çalıştım ve kurdum da çok şükür. Çünkü müziğin dışında kalan bu tür tartışmaların çok yorucu olduğunu düşünüyorum. İstanbul'da doğdum, büyüdüm, hâlâ burada yaşıyorum ve bu mübarek şehri çok seviyorum. Ama şunu da itiraf etmem gerekir ki bir sanatçı olarak üzerimdeki farklı beklentileri ve tanımlamaları psikolojik olarak göğüslemenin benim için en zor olduğu yer de burası maalesef. Yurt dışında herhangi bir şehirde konser vermeye gittiğimde ister istemez bu bagajların bir kısmından sıyrılmış oluyorum. Bazen müziğimi gerçekten seven birinin görünüşüm üzerinden mesafe koyabildiğini, bazen de yaptığım müzik aslında kendi dünyasına çok yakın olmadığı hâlde benim hikâyemle bağ kurduğu için beni destekleyen insanların olduğunu görebiliyorum. Sanatçıyla eseri arasındaki ilişki zaten her zaman çok katmanlı. Benim kendi adıma yapmaya çalıştığım şey bütün bu tartışmaların içerisinde kaybolmadan, odağımı yaptığım işte tutmak.
KADINSANIZ DÜNYANIN HER YERİNDE KENDİNİZİ KANITLAMAK ZORUNDASINIZ!
- Sizce bugün dünyada bir kadın sanatçının başarısının önüne hâlâ kimliği, görünüşü veya inancı geçebiliyor mu?
- Elbette geçebiliyor, bunu yalnızca benim yaşadığım bir durum olmadığını da görüyorum. Berlin'de yaşayan Amerikalı bir ses mühendisim var ve konserlerime birlikte gidiyoruz. Kendisi sektörde uzun yıllardır çalışan, son derece deneyimli biri olmasına rağmen, gittiğimiz yeni bir konser mekânında teknik ekiple ilk kez karşılaştığında kadın olduğu için bir süre yetkinliğini kanıtlamak zorunda kaldığını anlatıyor. Bunun müzik sektöründe hâlâ çok sık karşılaşılan bir durum olduğunu ve sabırlı olmayı öğrendiğini söylüyor. Ben de iki yıl önce Avrupa'nın en önemli kültür-sanat kanallarından ARTE ile bir canlı konser kaydetmiştim. Kayıt yayınlanınca çok fazla güzel yorumlar aldım fakat müziğin kendisinden önce görünüşüm ya da kimliğim üzerinden şaşkınlığını ifade eden, hatta "izlemeyeceğim" diyen yorumlarla da karşılaştım.
Bunların tamamen ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Farklı kimliklerden kadınların farklı alanlarda görünür olmaya devam etmesinin bu kalıpları değiştirdiğine inanıyorum. Belki yapabileceğimiz en iyi şey de kendimizi sürekli açıklamaya çalışmak yerine, o alanlarda var olmaya ve işimizi en iyi şekilde yapmak.

MADDE 42, HİKAYESİNİ BİLMEYENİ DE ETKİLİYOR
"Madde 42'yi 2020 yılında, 28 Şubat sürecini konu alan Böyle Daha Güzelsin isimli bir sergi için besteledim. Serginin küratörü olan arkadaşım beni de sergiye bir eserle katılmaya davet etmişti. Zamanla çıkış noktasının da ötesine geçen bir eser oldu. Bestelediğim günden beri neredeyse bütün konserlerimde çaldım. Hikayesini hiç bilmeyen dinleyicilerin de eserle çok güçlü bir bağ kurduğunu gördüm. Bunu önemli. Çünkü bir eserin arkasındaki hikâye ona başka bir anlam katabilir ama müzikal olarak ayakta kalabilmesi için o hikâyeyi bilmeyen bir insana da ulaşabilmesi gerekiyor. Madde 42'nin melodisinin, tekrarlarının ve minimalist formunun kendi başına da güçlü bir anlatısı var. Bugün sahnede çalarken eserin hangi düşünceden doğduğunu biliyorum ve o hafıza benimle birlikte geliyor. Zaman içerisinde kendi hikâyesini de biriktirmiş bir eser."
AKM'DEKİ KONSERİM İÇİN ÇOK HEYECANLIYIM
- Ekim ayında Kültür Yolu etkinlikleri kapsamında AKM'de sahne alacaksınız. Neler hissediyorsunuz?
- Çok heyecanlıyım. İstanbul'daki konser takvimim maalesef yurt dışındaki kadar yoğun değil; uluslararası taraftan daha fazla var. Bu nedenle kendi şehrimde dinleyicilerle buluşacak kıymetli oluyor. Şubat ayında Paribu Art'taki konser için, güncel projemin görsel dünyasını da sahneye taşıyan üç boyutlu, özel bir sahne tasarlamıştık. Böyle bir prodüksiyonu hem teknik hem de ekonomik imkânlar açısından en rahat İstanbul'da gerçekleştirebilirim elbette. O yüzden o sahneyi yeniden kurmayı ve daha fazla dinleyiciyle buluşturmayı çok istiyordum. AKM konserinde de bunu yeniden hayata geçirmeye niyetlendik. Sahnede dinleyiciyle kurulan bağı seviyorum ve önemsiyorum. Çünkü her konser o akşam salondaki insanlarla birlikte yeniden şekilleniyor.

MİMARLIĞI BIRAKSAM DA O BENİ TERK ETMİYOR
"Mimarlığın müziğim üzerindeki etkisini yıllar geçtikçe daha fazla fark ediyorum. Beste yaparken müziği yalnızca melodik olarak düşünmüyorum. Katman, boşluk, tekrar, yoğunluk, oran gibi kavramlarla düşünüyorum ve bunların hepsi mimarlık eğitiminin bana kazandırdığı düşünme biçimleri. İstanbul'un farklı yapılarında yaptığım kayıtlarda mekân artık yalnızca müziğin icra edildiği bir arka plan değil; eserin bir parçası. Mimarlığı meslek olarak bırakmış olabilirim ama mimar gibi düşünmeyi hiç bir zaman bırakmadım."
ÇOCUĞUNUZDAKİ MERAK DUYGUSUNU KÖRELTMEYİN
- Çocuklarını müziğe yönlendirmek isteyen anne babalara neler tavsiye edersiniz?
- Bence önce çocuğun müzikle doğal bir ilişki kurmasına izin vermek gerekiyor. Her müzik eğitiminin sonunda profesyonel bir müzisyen çıkması gerekmiyor. Çocukken bir enstrümanla tanışmak; dinlemeyi, sabretmeyi, tekrar etmeyi ve bir şeyi zaman içerisinde geliştirmeyi öğrenmek açısından çok değerli. Ama bunun sürekli başarı ya da performans üzerinden kurulması çocuğun müzikle olan bağını yorabiliyor. Bana göre sanat eğitiminde en kıymetli şey, çocuğa bir sonuç ya da meslek beklentisi yüklemekten ziyade ondaki merak duygusunu öldürmemek.

ANNE OLMAK ÜRETKENLİĞİMİ ARTIRDI
- Klasik olacak ama anne olmadan önce ve sonra üretim sürecinizde neler değişti?
- Anne olmak zamanla olan ilişkimi çok değiştirdi. Çocuğunuz olduğunda hayatınız artık yalnızca kendi ritminiz üzerinden ilerlemiyor. Dolayısıyla üretmek için sonsuz zamanınız varmış gibi davranamıyorsunuz. Mesela benim annelikten önce bestelenmiş hiçbir eserim yok. Ama annelik sonrası üzerimde oluşan bu zaman baskısı üretkenliğimi artırdı. Daha disiplinli biri olmak zorunda kaldım. Çalışabileceğim bir alan açıldığında o zamanı çok daha bilinçli kullanıyorum. Bir taraftan annelik insanın dünyaya bakışını da değiştiriyor; sabır, sorumluluk, kırılganlık gibi kavramlarla ilişkiniz başka bir yere geliyor. Hiç tatmadığınız duygular ortaya çıkıyor. Bazen onları çözümlemeye çalışıyorsunuz bazen mesafe koymaya alışıyorsunuz, böylece bence müzikle birbirlerini besliyorlar. Çünkü müzik demek duygu demek.